RSS

18 Ağustos 2014 Pazartesi

OTUZ YAŞ INGEBORG BACMANN

MANHATTAN’IN İYİ TANRISI adı altında topladığı radyo oyunlarının yanısıra ve OTUZ YAŞ adlı çok beğenilen bir öykü kitabı vardır. Heidegger varoluşçuluğunun etkilerini taşıyan; otuz yaşına dek kendisiyle hiç yüzleşmeden, hazır bulduğu kurallar içinde yaşamanın oluşturduğu kapanın farkına varan bir kadının kendisiyle hesaplaşmasını ele alır...


“Otuzuna basmış birisi için genç denilir hala.. Ama böyle bir kimse, kendisinde herhangi bir değişiklik farketmemesine karşın, bu konuda kararsızığa düşer; kendisini genç olarak göstermeye bundan böyle hakkı olmadığını sanır adeta.. "

"Bir sabah uyanır, sonradan unutacağı bir gün uyanır ve birden, üzerinde güneşin sert ışınları, yeni başlayan bir gün için her türlü silah elinden alınmış, yatakta yatıyor bulur kendini, bir türlü doğrulup kalkamaz. Kendini korumak için gözlerini kapatınca gerilere doğru düşmeye başlar ve yaşadığı her anla birlikte bir baygınlıktan içeriye doğru sürüklenir. "

"Çöker, boyuna çöker aşağılara, oysa çığlığı sese dönüşemez (çığlık gücü bile alınmıştır elinden, herşey elinden alınmıştır...) ve düşer dipsiz derinlere... derken kendini yitirir, varlığına ilişkin bütün sanıları dağılıp çözülür, söner ve yok olur. Ama yeniden bilinçli durumuna kavuşup titreyerek düşünmeye başladı mı, yeniden bir canlılık kazanıp, çok geçmeden ayağa kalkarak gün içerisine çıkması gereken bir kişi oldu mu, yeni ve harikulade bir güç keşfeder kendisinde... "

"Şimdiye kadarki gibi, falan filan şeyi anımsayışı umulmadık anda ya da kendisi öyle istediği için olmaz; bütün geçmiş yıllarını, yüzeysel ya da derinliğine yaşanmış yıllarını ve bütün yıllar boyunca yaşadığı yerleri acı veren bir zorlamanın altında anımsamaya başlar."

"Kim idi?.. Kim olmuştur?.. Bunu görebilmek için anımsama ağını serper... kendi üzerine serper ağı.. ve kendisini hem av, hem avlayıcı olarak zaman eşiği üzerinden çekip berilere alır. Çünkü şimdiye kadar yalnızca dünden bugüne yaşadı, her gün bir başka denemede bulundu ve kötülükten uzak kaldı. Karşısında pek çok olanaklar gördü... ve sözgelişi herşey olabileceğini düşündü..."

"Büyük bir adam... bir yol gösterici.. bir dahi filozof..."

"Ya da hareketli, elinden iş gelen bir insan; üzerinde triko bir gömlekle kendini köprü yapımında gördü... inşaat alanında tere batmış durumda dolaşırken, araziyi ölçerken, bir sefertasından koyu bir çorbayı kaşıklarken, işçilerle içki içerken gördü... ve sustu hep, çok konuşmasını beceren bir kişi değildi."

"Ya da toplumun çürümüş kagir temelini kundaklayan bir devrimci olarak gördü kendini; ateşli, güzel konuşan, her atak davranışa hevesli biri olarak gördü... Karşısındakileri hayran bırakıyor, hapishanelere düşüyor, çileler çekiyor, başarısızlıklara uğruyor, sonunda savaşıp yengilerin en yücesini ele geçiriyordu."

"Ya da kökü bilgeliğe dayanan bir aylak oldu; müzikte, kitaplarda, eski el yazmalarında, uzak ülkelerde zevk, yalnızca zevk peşinde koştu; sütunlara sırtını dayadı, çünkü yalnızca bir hayatı vardı yaşanacak, bu tek ben’i vardı harcanacak, mutluluk ve güzelliğe aç, mutluluk için yaratılmış ve saltanatın her çeşidine düşkün..."

"En aşırı düşünceleri, düşleri, tasarıları bu yüzden yıllar yılı kafasında yaşatmış, pek genç ve sağlıklı biri olup önünde henüz çok zaman var göründüğünden, karşısına çıkan her geçici işe evet demişti. Sıcak bir yemek karşılığında öğrencilere ders vermiş, gazete satmış, saati beş şilin üzerinden kar kürelemiş ve bir yandan Sokrat öncesi Yunan filozoflarını okumuştu. Müşkülpesent olmaması gerektiğinden bir firmaya öğrenci işçi olarak girmiş, sonra buradan çıkıp bir gazeteye kapılanmıştı; yeni bir diş deliciyle, ikizler konusunda yapılan araştırmalarla ve Stephan Kilisesi’nin onarımıyla ilgili olarak röportajlar hazırlatılmıştı kendisine.."



"Her fırsatta bir dostluğa, bir sevgiye, bir öneriye evet demiş ve bütün bunları da eğreti olarak, sonradan yine hayır demek üzere yapmıştı. Dünyayı işine son verebilir, kendisini işine son verebilir bir nesne olarak görmüştü hep."

"Şimdiki gibi otuzuncu yaşın eşiğinde perdenin kalkacağından, kendisi için başlama yaşının verileceğinden ve günün birinde şimdiye kadar neler düşünüp neler yapabildiğini göstermesi, ne önem verdiğini açıklaması gerekeceğinden bir an olsun korkmamıştı. Binbir fırsattan belki de bininin şimdiye kadar çar çur edildiğini, elden kaçırıldığını ya da içlerinden ancak biri kendisi için geçerli olduğundan çaresiz bunları kaçırmak zorunda kaldığını asla düşünmemişti."

"Asla düşünmemişti ki..."

"Hiç bir şeyden korkmamıştı."

"Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyordu.
Yağmurlu bir temmuz günüyle otuz yaş başlıyor. Eskiden doğduğu bu aya, ilkyaza, sıcakları ve yıldızların olumlu etkilerini müjdeleyen kendi burcuna tutkundu."

"Burcuna tutkun değil artık."

"Bir tedirginlik çullanıyor üzerine. Bavullarını hazırlamalı, odasını, çevresini, geçmişini, terketmeli. Sadece bir geziye çıkış olmamalı bu, buralardan temelli ayrılıp gitmeli. Bu yıl özgür olmalı, herşeye senin olsun demeli, yerini yurdunu, dört duvarı insanları değiştirmeli. Eski hesapları temizlemeli... Herşeyden kurtulmalı, özgür olmak için yapmalı bunları.. Roma’ya gitmeli, kendini en özgür hissettiği ve yıllar önce uyanışını, gözlerinin sevincinin, ölçütlerinin, ve ahlak duygularının uyanışını yaşadığı kente yollanmalı."

"Çevresindeki insanlardan kendini çözüp alacak ve elden geldiği kadar yenilerine gitmeyecek. İnsanlar arasında yaşayamaz artık. İnsanlar onu felce uğratıyor, diledikleri gibi ona biçim vermişlerdir. İnsan bir süre bir kentte kalınca, pek çok kılıklar, sözde kılıklar altında dolaşmaya başlıyor ve “kendi kendisi” olma hakkını gittikçe yitiriyor. Dolayısıyla bundan böyle gerçek yüzüyle görünecek ve artık hep öyle kalacak. Uzun zamandır oturduğu bu kentte böyle bir şeye kalkışamaz, ama özgürlüğüne kavuşacağı o kentte bunu yapacak."

"Bazan seni istemelerine ve senin işe yaramana karşın, bazan senin şu ya da bu kimseye sempati duyup başkalarını gereksinmene rağmen, yine de bütün davranışlarda tatsız bir yan var... artık baş ağrılarıyla ortada dolaşamıyorsun.; hemen bu aşağılayıcı bir antipati olarak yorumlanıyor... Bir mektubu kendini beğenmişlikle, umursamazlıkla karşılıksız bırakamıyorsun. Hiç bir söz vermeye karşıdakileri kızdırmadan gecikemiyorsun artık..."

"Ama nasıl başlamıştı? Topluluk yaşamının o çekişmeli havasına kendini kaptırdıktan hemen sonra dostluk ve düşmanlık ağlarının egemenliği, vesayeti altına girmişti. Cesaretsizliğiyle o günden bu yana çifte bir hayatı geliştirmiş, kısaca yaşayabilmek için çokgen bir hayatı sürdürmüş değil miydi? Artık herkesi, her kişiyi ve çok kere kendi kendini aldatmıyor muydu?"

Hiç yorum yok: