RSS

1 Eylül 2016 Perşembe

GOETHE

ALMAN ŞAİRİ GOETHE'NİN EVRENSELLİĞİ

(28 Ağustos 1749, Frankfurt - 22 Mart 1832, Weimar)

 Çev: Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Kültür Bakanlığı Yayınları / 1992


 "Para her şeyi yapar diyen adam / para için her şeyi göze alan adamdır..."

GOETHE






Goethe'nin dehası onun ciltler dolduran ve yalnız şiir, nesir, tiyatro gibi edebîyatın tüm alanlarını kapsamakla kalmayıp botanik, jeoloji, anatomi gibi bilim alanlarına da uzanan eserlerinde ölümsüzleşmiştir. Ama şunu hemen belirtmek isterim ki Geothe'nin yalnız kitapları değil, hayatı da başlı başına incelenmeye değer bir eserdir.

Eğitimine, yetiştirilmesine özen gösteren bir anne babanın varlığı ilk yaşlarda onun kişiliğini belirlemiş, ama Goethe sonra hayatı boyunca kendini sürekli yetiştirmek, hayatı çok çeşitli yanlarıyla dolu dolu yaşamak ilkesini korumuştur.

«Dichtung und Wahreit» (1811- 14) (Şiir ve Hakikat) başlıklı otobiyografisinde, tabiatının anasına ve babasına çeken yanlarını şöyle sıralar: «Babamdan dış görünüşümü ve hayatı ciddi sürdürmeyi, Anacığımdan da şen tabiatımı ve hayal kurma zevkimi aldım».

Gerçekten de Goethe, babasında disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinde de hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme imkânını bularak dengeli bir bütünlükten daha çocuklukta nasibini almıştır. Onun ilk öğretmeni babasıdır. Ondan Latince, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, İbranice dersleri, almış, daha on yaşındayken Aesop'u, Homeros'u, Vergilius ve Ovidius'u tanımış; öte yandan da Şark dünyasına Binbir Gece Masalları'yla girmiştir.

Çocukluk döneminde etkilendiği eserler arasında Alman halk efsaneleri de vardır. Babası çocuklarının din eğitimine önem verdiği için onu ve kardeşini muntazam olarak kiliseye götürür, onlara İncil okurdu. Goethe daha sonraları Hıristiyanlığı katı din kalıpları şeklinde yorumlamayan çok geniş bir din duygusuna ulaşmışsa da İncil'in kendi üzerindeki etkisini her zaman itiraf etmiştir. Çocukluk yıllarına ait önemli bir olay, Yedi Yıl Savaşları'dır ..

Fransız işgali sırasında Goethe'lerin evi Fransız subaylarına karargâh olmuş, resim ve tiyatroya meraklı olan Fransız subayı küçük Goethe'yi gezici Fransız tiyatro grubunun temsillerine götürmüş, onda resme ilgi uyandırmıştır.

Babasının isteğine uyarak Leipzig'de hukuk öğrenimine başlayan Goethe bu arada edebiyat derslerini de izlemiş, ünlü Winckelmann'ın bir öğrencisinden resim dersleri almıştır. Hareketli ve hararetli üniversiteliler hayatını bütün yönleriyle yaşamak istediğini, yemeklerini yediği bir misafirhanecinin kızı Katchen Schönkopf'a âşık olduğunu öğreniyoruz.

Rokoko tarzında kaleme aldığı ilk şiirlerin konusu ve esin kaynağı bu kızdır. Yaşanmış bir aşkı sanat katına yüceltmekle başlayan şairlik tutumu Goethe'nin hayatı boyunca sürmüş, «yaşantı edebîyatı» denen tarz onun tarzı olmuştur.

Leibzig'den sonra Strassburg, şair hukuk öğrencisinin ikinci durağıdır. Öğrencilik yılları sırasında rahatsızlanıp baba ocağında kendine geldikten sonra Strassburg'a geçmiştir. Burada edindiği dostlar, hakim Jung Stiling, Jacob Michael, Reinhold Lenz ve ilahiyatçı Franz Christian Lerse onun ruh ve düşünce dünyasında yapıcı rol oynarlar. Ama edebîyat açısından dönüm noktası oluşturan dostluk, Sturm und Drang akımının ünlü şair ve düşünürü Herder'le olan arkadaşlığıdır. Strassburg Goethe'nin Rokoko'dan Sturm und Drang'a geçişi, halk edebîyatına, Shakespeare, Ossian ve Pindar'a yönelişi demektir.

Bu dönemin aşk objesi Frederike Brion adlı bir rahip kızıdır. Pek parlak geçmeyen hukuk öğreniminden sonra Goethe Frankfurt'a döner ve Ossian çevirilerine, Shakespeare'le yoğun ilgilenmeye başlar. 1771 yılı 14 ekim günü arkadaşlarına hitaben yaptığı Shakespeare konuşması, Alman edebiyatında o zamana kadar Lessing dışında kimsenin pek ilgilenmediği bu yazara yeni bir bakış açısıyla yaklaşma demekti. İlk tiyatro eseri Götz von Berlichingen (1773) kendisinin hukuk öğrenimi sırasında ilgilendiği hukuk tarihinde dikkatini çeken bir otobiyografiden kaynaklanır.

Strassburg dönüşü başlayıp fragman olarak bıraktığı başka dramlar da vardır: Urfaust, Prometheus, Mohamet gibi.

1772 yılında Wetzlar'a, hukuk stajını yapmak üzere gittiğinde, arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte'ye âşık olur. Bir duygu ve ahlâk çatışması biçiminde yaşadığı bu ilişkiyi, Wetzlar'da o günlerin konusu olan bir intihar olayı ile birleştirerek ünlü romanı Die Leiden des jungen Werther (Genç Werter'in Acıları) nı yazar (1774).

Monolog mektup tarzında kaleme aldığı bu sanatçı romanı, Sturm und Drang ekolünün tipik özelliklerini (duygu zenginliği, tutku, tabiat sevgisi, çocuk sevgisi, panteist din anlayışı, toplum kurumlarına karşı eleştirici bir tutum gibi, gösterir.

Almanya içinde ve öteki Avrupa ülkelerinde, hatta Asya ülkelerinde bile bir çırpıda tanınan «Werther», çağında bir edebiyat olayı olmuş, gençler arasında Werther kıyafeti modası başlamış, Werther'in kaderine benzer intihar olaylarına ard arda rastlanmıştır. Japon, Çin porselenlerinde, küçük kardeşlerine ekmek kesen «Lotte motifleri» işlenmeye başlanması, romanın evrensel boyutlarının güzel bir ispatıdır. Böyle dünya çapında bir esere konu yapılan Charlotte - Goethe ilişkisi, daha sonra 20. yüzyıl Alman yazarlarından Thomas Mann'ı ilgilendirecek ve Goethe'nin kişiliğini ve onun gerçek dünya ile sanat dünyası arasında kurduğu ilişkiyi bir roman konusu yapmaya itecektir: Lotte in Weimar (1939).

Goethe, 1775 yılında Weimar'a gelir, 1776 yılında Weimar'da özel elçilik müşaviri sıfatıyla resmen göreve başlar. Genç Herzog Karl August onun kişiliğinde kendine büyük bir danışman keşfeder. Yol yapımı, maden ocaklarının denetimi, müzelerin kontrolü gibi işlerle görevlendirerek ona geçimini rahatça sağlayacağı bir gelir sağlar, bahçeli bir ev verir. Faal hayatta etkili olma fırsatı, Goethe'nin Frankfurt'ta özlemini duyduğu bir şeydir. Üstelik burada iyi bir kültür çevresi bulmuş, kendini ilgi duyduğu bilimsel araştırmalara da yöneltme imkânını değerlendirmiştir.

Weimar yıllarının aşk objesi Frau von Stein'dır. Saray çevresinin kalvenist eğitim görmüş, soğuk bir evlilik hayatı ve hastalıklar sonucu melankoliye eğilimli bu kadını, Goethe'den yedi yaş büyüktür. Ölçülülüğü ve akıl-irade ilkeleriyle biçimlediği davranışları, soğuk güzelliği Goethe'de sürekli bir etki uyandırmış, hatta ona karşı duyduğu sevgide ve saygıda olağanüstü bir şeyler aramıştır: ruh göçümü gibi:

«Ich kann mir die Becleutsamkeit-die Macht, die diese Frau über mich hat, anders nicht erklaren als durch die Seelenwanderung. -Ja, wir waren einst Mann und, Weib! - Nun wissen wir von uns - verhüllt, in Geisterduft».

Daha önceki dünyaya gelişlerde onun ya karısı ya da kızkardeşi olması gerektiği hakkındaki sezgisini bir şiirinde de şöyle dile getirir:

«Ah, du warst in abgelebten Zeiten
Meine Schwester ader' meine Frau.
Kanntest jeden Zug in meinem Wesen
Spahtest wie die reinste Nerve klingt,
Konntest mich mit einem Blicke lesen,
Den so schwer ein sterblich Aug durchdringt;»
 
 


Frau von Stein'ın Goethe üzerindeki etkisi, ilk gençlik heyecanlarının coşkulu havasından sıyrılma, durulma, «akıllanma»dır. O yılları anlatan güncelerinde ve mektuplarında şair, ruh dünyasındaki bu dönüşümü kendisinin de farkettiğini sık sık belirtmektedir.

1786 - 88 yılları şairin hayatında kendi deyişiyle kültürünün asıl «üniversite yılları»dır. Bu süre içinde İtalya'dadır. Wieimar'da bunaldığını hisseden, Frau von Stein'a olan platonik ilişkiden sıkılan Goethe, kimselere haber vermeden bir faytonla Weimar'dan İtalya'ya doğru yola çıkar; Karlsbad, Münih, Innsbruck, Venedik yoluyla Roma'ya ulaşır. Burada yeni bir dünya keşfeden Goethe, bir Akdeniz ülkesinin güneşli iklimini, Akdeniz'in yaşama sevincini ve cömert tabiatlı insanlarını birer hayat kaynağı gibi değerlendirir. Antik kültürün sanat eserlerini yerinde görüp o sanatın büyüklüğündeki sırrı araştırmaya başlar.

Sicilya'da tabiat bilimleri ve botanik çalışmalarını ilerletir. Weimar'da başladığı bazı tiyatro eserlerini, Egmont, Iphigenie auf Tauris ve Tarquatto Tasso yu yeniden ele alıp işler. İtalya seyahati, Goethe'nin hayatmda ve yaratıcılığında bir dönüm noktasıdır: Edebiyat tarihçileri şairin Sturm und Drang' dan kurtulup klâsizme geçişini bu tarihte saptarlar.

Daha da önemlisi, bu, Alman edebiyat tarihinde klâsizmin başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Goethe'nin sanat, tabiat ve hayat anlayışının temel ilkeleri kutupluluk (Polaritat) ve sonsuz değişimdir (Metamorphose).

Weimar'da ve Sicilya'daki araştırmaları ve incelemeleri onun bu ilkelere olan inancını destekler türdedir.

Botanikte bütün bitki biçimlerinin ilk ana biçimini araştırma, sürekli değişim - gelişim zincirlerinin ilk halkasını keşfetme girişimleri vardır. Anatomide insan kalbinin çalışma esası olan açılma - kapanmada (Diastole - Systole) gördüğü kutupluluğu organik bütün olayların, yani canlılığın temel ilkesi olarak kabul eder. Hayat sayısız kutupluluklardan oluşmaktadır, sevinç ve üzüntüyü, çalışma ve dinlenmeyi de bu kutuplulukların arasında farketmek, olumsuzu olumlunun gereği olarak görmek de yine bu ilkeye inancın mantık sonuçlarıdır.

Goethe'nin daha 1776 yılında tasarlayıp nesir olarak 1779' da kaleme aldığı ve İtalya gezisinde yeniden biçimlediği antik konulu bir trajedisi vardır: Iphigenie auf Tauris. (Iphigenie Iphigenie Tauris’te)

Şair, Frau von Stein'ın etkisiyle geçirdiği ruhsal değişimin izlerini bu eserde ortaya koyar. Iphigenie, otobiyografik kaynağı Frau von Stein'a dayalı bir kadın kahramandır. Trajedinin odak noktasını oluşturan «şifa bulma» (Heilung) süreci de Goethe' nin bizzat yaşadığı ruhsal değişimdir.


Şair çok sonraları eserine nesnel bir mesafeden baktığında «ganz vertaufeh human» deyimini kullanmıştır.

Trajedinin konusu antik Orest efsanesinden alınmıştır: Orest, annesini öldürerek babasının intikamını aldığı için intikam perilerinin takibindedir, bir ülkeden ötekine kaçıp huzursuz bir hayat sürmektedir. Ona bundan kurtulması için Delphie'de bir öğüt verilir: Güney Rusya steplerinde hemşirenin heykelini alarak tanrıların lânetinden kurtulmak!

Goethe bu antik konuyu hemşire sözünü iki anlamda kullanarak "Tanrı" ve "insan" katında değerlendirmiştir: Orest'e verilen öğütte kastedilen Apollo'nun kızkardeşi Artemis de olabilir, Orest'in kızkardeşi Iphigenie de Antik edebîyatta Aschylos, Sophokles, Euripides tarafından, Fransız edebiyatında Racine, Goethe' den başka Alman edebiyatında Elias Schlegel tarafından işlenen bu konuda ortak özellik bir entrika olayıdır.

Bunlarda Yunanlıların barbar dedikleri öteki kavimlere üstünlüğü, Orest'in Iphigenie'yi tanrıça Athena'nın yardımıyla kurtarışı ve kendisini de tanrıların lânetinden kurtarması söz konusudur. Oysa Goethe konuyu bir humanizma ahlâk düzeyinde ele alır, kişisel yaşantı ve deneyimleriyle besler, onu adeta modernize eder. Goethe'de odak noktası entrika değil, Orest'in ruhça şifa bulmasıdır. Iphigenie, Tantalidler soyundan gelmedir ve babası onu rüzgâr vermeyen tanrılara kurban ettiğinde tanrıça Diana tarafından bir buluta sarılıp Tauris'te barbar kralı Thoas'ın ülkesindeki mâbedine rahibe olarak getirilir. Iphigenie bu ülkede olumlu ve insancıl devrimler yaptırır, insanların kurban edilmesi geleneğine son verdirir. Kendisi vatan özlemiyle huzursuz ve mutsuzdur, kral Thoas'ın evlenme teklifini reddeder. Onuru kırılan Thoas eski yasaları yine uygulamaya kalkar. Adaya ilk gelen yabancı kurban edilecektir, ve bu ilk yabancılar da Yunanlıdır. İphigenie bunlardan birinin, aklını kaçırmış kardeşi olduğunu anlar. Onun insanca davranışı ve sevgisi Orest'e şifa olur. Iphigenie bir seçim yapmak zorunda kalır: Ya kral Thoas'a yalan söylecek, kardeşi ve arkadaşı Pylades ile kaçacaktır ya da her şeyi ona itiraf ederek onun vicdanına bırakacaktır. Iphigehie, hakikatin ve erdemin gücüne inanmış bir insan olarak Thoas'a doğruyu söyler, ve o da Iphigenie'nin erdemini ödüllendirerek kardeşi ve arkadaşıyla birlikte ülkesine dönmesi için izin verir.

Goethe'nin İtalya dönüşü bitirdiği bir başka klasik dramı da Tarquatto Tasso'dur (1789). Sanatçı kişinin, hayat gerçekliğiyle karşı karşıya geldiğinde yaşadığı çatışma, yani sanatçı problematiğini işlemesi bakımından eser «sanatçı dramı» (Künstlerdrama) türüne girer. Konusu yönünden «Werther»i andıran bu dramı için Goethe «ein gesteigerter Werther» (abartılmış Werther) sözünü kullanmıştır.

Kendisi bir mektubunda Karoline Herder'e ana problemi şöyle formüle eder: «Die Disproportion des Lebens mit dem Talent» (hayatla kabiliyetin uyuşmazlığı». Ve bu eserin de konusu otobiyografik temele dayanır. Goethe, şair yani sanatçı kişiliğiyle Weimar'da saray çevresinde politik, gerçek hayatın söz sahibi olduğu bir çevrede sanat - hayat karşıtlığını bizzat yaşamıştır. Onun Weimar aristokrat hayatına uyumsuzluğunun edebî yankısı sayılabilen eserin kahramanı Tasso bir yerde onun benzer figürüdür. Leonore de Frau von Stein'dan izler taşır. Tasso' nun zıt figürü Antonio, eserin İtalya dönüşü tarih incelemelerinden sonraki şeklinde dünya ve saray adamı hüviyetiyle önem kazanmıştır ve Goethe'nin İtalya dönüşü kişiliğinden de yankılar gösterir. İtalyan şairi Tasso, Kurtarılmış Kudüs destanıyla ödüle layık görülmüştür, şairlere has defne dalıyla taçlandırılır. Bu sırada diplomatik bir geziden dönen Antonio, Tasso'yu kolay elde edilen bu ününden dolayı küçümser, onunla alay eder. Tasso ona yaklaşmak isterse de kabul etmez. Onuru kırılır, Antonio'ya karşı kılıcını çekerken dük araya girer ve Tasso'yu odasına gönderir, kılıcını da geri verir. Antonio'nun ve dükün tutumunu hazmedemeyen Tasso sarayı terkedip seyahate çıkmak, Roma'ya gitmek ister. Vedalaşırken prensesin söylediği gönül alıcı sözleri aşk itirafı sanıp ona sarılmak isteyince itilir ve bütün saray halkı tarafından terkedilir. Bu durumda ona elini uzatan, düşmanı sandığı Antonio olur. Ona şairlik onurunun bilincine varmasında yardımcı olur. Konunun tarihi kaynağında Tasso - Antonio anlaşmazlığı vardır, ama prenses e âşık olma motifi Goethe'nin kendi buluşudur. Eserde edebiyat tarihi açısından önemli bir özellik, Sturm und Drang akımındaki deha (Genie) imajının burada ben ile dünya dengesine ulaşma yolundaki gelişimidir.

Kişilerin azlığı, dilin arılığıyla «Tasso», «Iphigenie» düzeyinde bir eserdir.

İtalya dönüşü, Goethe, Weimar'da eski dostları tarafından soğuk karşılanır. Frau von Stein onun habersiz ayrılışını affetmemiştir, Herzog Karl August, Prusya generali olarak daha çok Weimar dışında görevdedir, Herder onun üzerindeki ilk etkisini kaybettiğini fark ettiği için uzak durmayı yeğlemektedir. Mutlu olduğu bir ülkeden geri dönmek zorunda kaldığı için teselli etmelerini beklediği yakınlarının bu ilgisizliği yüzünden yeni dostluklar aramak zorunda kalır. Jena Üniversitesi profesörleri ve bu arada Schiller'le yakınlaşma söz konusudur.

Goethe-Schiller ilişkisi Alman edebiyatının ilginç konularından biridir.

Tabiatları ve sanat anlayışlarıyla birbirinin zıt kutbu olan bu iki büyük çağdaş, birbirlerinin hem büyüklüğünü hem de zıtlığını anlamaktan doğan bir sevgi-nefret karşımıyla birbirine bağlıdır. Yaratıcılığının kaynağını hayatta, yaşantılarında bulan Goethe, Schiller için fazla duyusaldır (sinnlich) :

«Goethes Philosophie holt zuviel aus der Sinnenwelt, wo ich aus der Seele hole».

Gerçekten de Schiller daha çok düşünce liriği olarak bilinen tarza, düşüncelerle beslenen bir sanata yatkındır. Tarih ve Kant'ın felsefesi Schiller'in yaratıcılığını besleyen kaynaklardır.

Öte yandan Goethe'nin büyüklüğünden emin hali, sağlıklı, varlıklı oluşu, saray çevresinde gördüğü saygı Schiller'in gözünde onu yanına zor yaklaşılır biri haline getirmeye yetmiştir. Onun sahip olduğu birçok şey Schiller'e göre yalnızca bir tanrı lütfûdur, yani kazanılarak hak edilmiş şeyler değildir. Oysa kendisi yine kendi elinde olmadan bu konularda hep hakkı yenilmiş biridir: Sağlığı yerinde değildir, parasızlık çeker ve yaratıcılığı da bir yerde kendini zorlama, emek sonucudur.

Bütün bu zıtlıklar yüzünden Goethe'ye yaklaşmak cesaretini uzun süre kendinde bulamaz. Ama onun Kant felsefesiyle yaşadığı değişim, Goethe'nin İtalya gezisiyle elde ettiği olgunluğa bir yerde denk düşüyordu. Her iki şair de yaratıcılıklarına yeni normlar katmak durumundaydılar. Buna Goethe'nin İtalya'dan dönüşünde düştüğü yalnızlık da eklenince iki büyük çağdaşın birbirine yaklaşma ortamı hazırlanmış olur. Schiller kendisinden on yaş büyük olan Goethe'nin dostluğunu nezaketi ve ağırbaşlılığıyla kazanmayı başarır: Goethe onun çıkardığı edebiyat dergisi Die Boren'da yazmaya başlar.

1794'de başlayıp Schiller'in ölümüne kadar on yıl kadar süren bu dostluk her ikisinin yaratıcılığını son derece olumlu bir biçimde etkilemiştir.

Goethe'nin evliliği de İtalya dönüşüne rastlar. Şehrin küçük burjuva ailelerinden Christiane Vulpius'da kendisini çeken yanı «naturhafte Persönlichkeit» (tabiata bağlı kişilik) sözleriyle dile getiren şair bu evliliği geleneksel ölçüler içinde yapmamış, Vulpius'la törensiz evlendiğini söyleyerek onunla nikâhsız yaşamaya başlamıştır.

Christiane Vulpius, Weimar sosyetesinin eleştirici bakışlarını sürekli olarak üzerinde hisseder. Yemesine içmesine düşkün, neşeli, okuma yazmayla ilgisi olmayan Vulpius, Goethe'ye âdeta düşünce ve kültürün zıt kutbu alarak dengeleyici, dinlendirici bir arkadaş gibi görünüyordu. Ama onunla nikâhlanması ancak oğlunun doğumundan çok sonraya rastlar (1806).

Goethe, hayatında yeri olan her kadını olduğu gibi Christiane Vulpius'u da ölümsüzleştirecek bir eser bırakmıştır: Römische Elegien (1788). Bu elejilerde Romalı Faustina'yı Vulpius'un özellikleriyle donatmıştır.

Christiane Vulpius'u Goethe'nin bir roman figüründe de teşhis etmek mümkündür: Die Wahlverwandschaften'daki Charlotte!

Ama ilginçtir; bu, Vulpius'un tam zıttı olmak özelliğinden dolayı onu çağrıştıran bir figürdür. Goethe adeta ideal eş hayaliyle gerçek karısı arasındaki uçurumu burada ortaya koymuştur. Davranışlarında, süsünde, dans ve içkisinde aşırılığa kaçan, sosyetede yadırganan, düşünce dünyası olmayan ve Goethe'nin kibar bir dille «tabiat insanı» (Naturwesen) diye tanımladığı karısı Christiane ile ölçülü, mantıklı sosyal, kibar Charlotte arasındaki zıtlık göze çarpar niteliktedir.

  Die Wahlverwandschaften (1809), Goethe'nin ana eserlerinden biridir. İki anlamda da «klasik roman» olarak niteleyebileceğimiz bu eser hem Alman klâsizminin roman türündeki örneğidir hem de kalite bakımından klâsiktir, yani zaman ve mekân kavramlarını aşıp her zaman ve her yerde değerini koruyan bir romandır.

Konusu bakımından bir evlilik romanıdır (Eheroman), Goethe'nin İtalya gezisi sırasında edindiği klasik anlayışını:Sanat eserini tabiat yasalarına yaklaştırma ve soyut düşünceleri somut konularla sembolik olarak dile getirme çabasını gerçekleştirir.

Şöyle ki romanın başlarında bir kimyasal tepkimeden söz edilir: CaO + H2S02 => CaS02 + H2O.

Eserin konusu burada sembolik ifadesini bulur. Bir tabiat olayı olan kimyasal değişim, sosyal- psikolojik bir olayla aynı düzlem üzerinde ele alınıyor. İki bileşiği meydana getiren dört element çaprazlama çekime uyarak yeni maddeler meydana getiriyor.

Eserin ana figürleri Eduard - Charlotte çifti ile onların arasına katılan ve evliliklerini tehlikeye sokan Ottilie ve yüzbaşıdır. Eduard ile Charlotte gençliklerinde birbirlerini sevmiş, ama aileleri yüzünden birleşememiş; her ikisi de kendilerinden oldukça yaşlı kimselerle evlenmek zorunda kalmıştır. Her ikisinin de eşi erken ölünce Eduard içinde kalan bir isteği gerçekleştirmiş, Charlotte'yi evlenmeye razı etmiştir. Evliliklerinin ilk günlerinde düşünce ayrılıklarını ortaya koyan bir problemle karşılaşırlar: Eduard çocukluk arkadaşı yüzbaşıyı, başının dertte olduğunu öğrenince yanlarına davet etmek ister, Charlotte'yi buna razı eder. Yüzbaşının gelişiyle ailenin yalnızlığı haliyle ortadan kalkacağı için Charlotte de bir yatılı okulda kalan yetim yeğeni Ottilie'yi çağırır. Eduard ile Attie, Charlotte ile yüzbaşı arasında bir ilgi oluşur. Ama tabiattakinden farklı olarak çaprazlama birleşmeler hemen gerçekleşmez, çünkü ortada bir ahlâk problemi vardır: Evlilik.

Ottilie ile Eduard ölünceye kadar birbirlerine sevgiyle bağlanırlar, ama evlenip sosyal düzen içinde saygı gören bir bağ kurmaları gerçekleşemez. Söz konusu çaprazlama sevgi, roman figürlerinin her birinde onların tabiatlarına uygun birer gelişim yaratır. Yalnız hayalde vukû bulan bir ihanet, onları bambaşka birer yola sürükler. Charlotte ile Eduard'ın oğlu, bu ihanetin sembolik ifadesi olarak Ottilie ile yüzbaşıya benzer. Çocuğun Ottillie'nin yanında bir gezinti sırasında boğulup ölmesi, bütün figürlerin hayatında bir dönüm noktası yaratır: Suçluluk duygusuna kapılan Ottilie, hayatının sonuna kadar feragat etmeye yemin eder; konuşmaz; yemez içmez ve sonunda ölür. Ertesi yıl Eduard da ölür. Charlotte ve yüzbaşı evlenemezler, daha uzun yıllar yaşarlar.

Eser, tabiattaki kutupluluğu roman figürlerinin kişiliğinde dile getirmektedir:

Charlotte, dengeli, akıl kadınıdır; Ottilie ise duygu yanı ağır basan, kendini sevgide, erkeğe uyum sağlamada gerçekleştiren kadındır. Duygu - akıl zıtlığı erkek figürlerde de söz konusudur. Eduard, duygu yanı ağır basan tutkulu erkekken, yüzbaşı akıl ve temkinliliğin temsilcisidir. Bu durumda Charlotte ile yüzbaşı, Ottilie ile Eduard arasındaki ruh akrabalığı (Wahlverwandtschaft) beklenen etkileşimi yaratacaktır. Goethe bu romanda zıt kutupları eşit güçle ortaya koyabilmeyi başarmış, böylece mesafe ilkesine dayalı «ironi» üslûbunun en kalıcı örneğini vermiştir.

Schiller'in ölümüyle Goethe'nin hayatında belli bir dönem kapanmıştır. Napoleon'un Almanya'yı işgalinin de bu yıllara rastlaması onu politik gerçeklik karşısında tutum almaya zorlar. Goethe «ruhige Bildung» dediği tabii akışı içinde gelişim ve kültüre önem veriyordu. Savaşlar, ihtilâller ona göre bunu engelleyici, geciktirici şeylerdi ve bu yüzden onlara karşıydı. Ama Fransız işgâline rağmen Fransızlardan nefret etmiyordu. Weimar'da o günlerin coşkulu milliyetçi savaşkan havasına katılmayışı, savaş ve kahramanlık şiirleri yazmayışı, hele hele oğlu August'u savaşmaya göndermeyişi çevresinde çok yadırganmıştır. Bu konudaki pasivist tutumu hakkında Eckermann'a söylediği şu sözler anlamlıdır:



«Bei mir aber, der ich keine kriegerische Natur bin und keinen kriegerisehen Sinn habe, würden Kriegslieder eine Maske gewesen sein, die mil sehr schlecht zu Gesicht gestanden hatte. [...] Wie hatte ich nun Lieder des Hasses schreiben können ohne Hass!-Und unter uns, ich hasse die Franzosen nicht, wie wohl ich Gott dankte, als wir sie los waren. Wie hatte auch ich, dem nur Kultur und Barbarei Dinge von Bedeutung sind, eine Nation hassen können, die zu den kultiviertesten der Erde gehört, und der ich einen so grossen Teil meiner eigenen Bildung verdankte!» 

 Yaşamadığı bir duygunun şiirini yazamayacağını, kültürüne çok şeyler borçlu olduğu bir millete de kin ve nefret duyamayacağını bu sözlerle dile getiren Goethe, aynı konuşmada Eckermann'a millî kinin «Nationalhass» en alt kültür basamağına özgü olduğunu, ama bir başka kültür basamağında bu duygunun silinip yok olduğunu savunur:


«Es gibt aber eine Stufe, wo er ganz versehwindet und woman gewissermassen über den Nationen steht und man ein Glück oder ein Wehe seines Nachbarvolkes empfindet, als ware es dem eigenen begegnet. Diese Kulturstufe war meiner Natur gemass, und ich hatte mich darin lange befestigt, ehe ich mein sechszigstes Jahr erreicht hatte».


Vulpius'la evliliği gibi Fransızlara karşı yeterince kesin milliyetçi savaşkan bir tavır takınmayışı da Weimar'da Goethe'ye karşı soğuk bir tutum yaratmış; yalnızlaşan şair, mineroloji ve botanik çalışmalarına, hayvanların evrimi ve metamorfoz, sonra renk öğretisi üzerinde çalışmalarına ağırlık vermiştir. Goethe'nin araştırıcı kişiliğinin ilginç bir yanı vardır: Araştırılabilenin, bilinebilenin sınırına dayandığı zaman çaresizlik değil, tanrısallığın karşısında huşû duymak, onun araştırıcı ve sanatçı kişiliğinin bir belirtisidir:


«Das höchste Glück des denkenden Menschen ist, das Erforschliche erforscht zu haben und das Unerforschliche ruhig zu verehren».(Max. und Refl. 1207) 

Goethe'nin büyük yankı uyandıran bir başka eseri de Wilhelm Meisters Lehrjahre (Wilhelm Ustanın Çıraklık Yılları) (1795 - 96) başlığını taşıyan eğitim romanıdır (Bildungsroman). Alman edebiyatının özel ilgi alanı diyebileceğimiz eğitim romanı türü, bir insanın çocukluktan başlayarak adam oluncaya kadar geçirdiği gelişim evrelerini, onu etkileyen eğitici kişileri, çevreyi ve eğitim sonunda ulaşması öngörülen eği¬tim düzeyini konu alır. İlk kalıcı örneğini Christof Martin Wieland'ın Gesehichte des Agathon romanıyla (1766) verdiği bu tür, Goethe'nin «Wilhelm Meister» iyle klâsik doruğuna ulaşır. Sonra hemen her Alman edebiyat akımında o akımın özellikleriyle yaratılmış eğitim romanlarıyla karşılaşırız.

Romanın hazırlık basamağı Wilhelm Meisters theatralische Sendung, otobiyografik yanı ağır basan bir çağ romanıdır (Zeitroman). Eserin ikinci kez ele alınıp tamamlanmış şeklinde yani Lehrjahre’de tiyatroyla ilgili bölümler roman kahramanının gelişim sürecinde önemli görüldüğünden yoğunlaştırılarak sınırlandırılmıştır.

Karakterlerde değişiklik, otobiyografiden uzaklaşma biçiminde olmuştur. Wilhelm zengin bir tüccarın oğludur. Çocukluğundan beri tiyatro dünyasına hayrandır. Burjuva dünyasının ona istediği kültürü verebileceğine inanmadığından tiyatro dünyasına kaçar. Amacı kendini yetiştirmektir. Kukla oyunuyla işe başlar. Sonra Marianne adında bir tiyatro artistine âşık olur. Aldatıldığını anlayınca. Ondan ayrılıp eski tiyatro grubuna döner. Hayatın çok çeşitli alanlarında edindiği deneyimlerle olgunlaşır. Ama öte yandan onun gelişimi, eğitimiyle görevli bir gizli cemiyet (Turmgesellschaft), onun bütün davranışlarını gözetlemektedir. Wilhelm, tiyatroda ısrar etmenin anlamsızlığını, bir çeşit sorumsuzluktan başka bir şey olmadığını farkedip, gerçeklerle mücadele etmek ister.

Goethe bu romanında zaman sırasına bağlı kalmamış, olayları ruhsal önemlerine göre sıralamıştır. Eserde anlatıcı ile okuyucu arasına bir mesafe koymuş, klâsik form ilkelerine özen göstermiştir.

Schiller'in ölümü ve o aradaki politik olaylar Goethe'de bir an hayatın sonuna gelmiş olma duygusu ve bunalımı yaratmışsa da şair, hayat mimarlığının gücüyle kendini bundan kurtarıp yeniden canlılığını kazanmayı bilmiştir. 1814 yılında yaptığı bir Ren-Main gezisi ve Wiesbaden'da geçirdiği süre onu her bakımdan yenilemiştir. Frankfurt bankerlerinden Von Willemer'in karısı Marianne von Willemer'le aralarında oluşan duygu bağı onu yeniden aşk şiirleri yazmaya yüreklendirir.

«Doğu Batı Divanı» (West-Östlicher Divan) bu olayla hız kazanır. Acem şairi Hâfız Hatem'de şairlik mesleğinin örnek ustasını canlandırırken sevgili Suleyka figüründe Marianne von Willemar'ı işler.

Eser, Goethe'nin hayat bilgeliğini, doğu, batı dinleri, tabiat, insanlık gibi konulardaki görüşlerini dile getirir. Bu gezide ferahlamış, yaşama sevincine ulaşmışken, kısa zaman sonra yine sıkıntılı bir devreye girer: Karısının ölümü (1816), saray tiyatrosunun yönetiminden uzaklaşmak zorunda kalışı bu dönemin belirleyici faktörleridir.
Bir «Lebenswerk» yani ömür boyu yazılan eser niteliğindeki Faust çalışmalarına bu dönemde hız verir. Daha çocukluğunda kukla oyununda tanıdığı Faust efsanesini İngiliz edebiyatında Marlow'un işleyişinden ve Alman Aydınlanma yazarı Lessing'in işleyişinden farklı biçimde değerlendirir. Yazımı 60 yıl süren bu dev eser, Goethe'nin geçirdiği farklı edebiyat akımlarının izlerini taşır. Birinci bölümü Sturm und Drang çizgileriyle donatılmıştır.

2. bölüm klâsisizm ve realizm unsurlarını içerir. Araştırma ve öğrenme tutkusu içinde sürekli çabalayan insanın temsilcisi olan Faust, bir ortaçağ bilgini olarak çağının her bilim dalını denemiş, ama ulaşmak istediği hakikati, yani evrenin sırrını (was die Welt im Innersten zusammenhalt) çözememiştir. Tanrı, bu hakikat uğruna çabalayan kulunun iyiliğinden emindir, ama şeytan Mephisto, kötünün, olumsuzun sembolü hüviyetiyle Faust'u baştan çıkartacağına inanır. Faust'la bahse girişir; Ona her istediğini sağlayacak, mutlu olduğu anda da karşılık olarak ruhunu alacaktır:

«Werd ich beruhigt je mich auf ein Faulbett legen,
So sei es gleich um mich getan!
Kannst du mich schmeichelnd je belügen
Dass ich mir selbst gefallen mag,
Kannst du mich mit Genuss betrügen:
Das sei für mich der letzte Tag!
Die Wette biet ich!»



«Faust» trajedisinin bütün olayları, işte bu andlaşma açısından Mephisto'nun Faust'u baştan çıkarma denemeleri sayılır. İlk deneme onu gençlik ve aşk serüveniyle kandırmaya çalışma olur. Birinci bölüme adını veren saf genç kız Gretchen'le ilişkisi mutluluk değil, hüsranda biter: Gretchen Faust’tan olan gayrimeşru çocuğunu boğarak öldürür ve çocuk katili olarak hapse düşer, aklını kaybeder.

İkinci bölümde Faust'un antik güzellikle karşılaşması planlanmıştır. Faust, kuzeyli ruhunu temsil ederken, Helena güneyin klâsik güzelidir. Çocukları Euphorion bir yandan bu iki ruhun sentezi, öte yandan Almanya'daki romantizm akımının sembolüdür. Faust'un hayatındaki sürekli değişimlerin, gelişim basamaklarının sonuncusu onun devlet hizmetinde aktif danışmanlığıdır. İmparatora hizmetlerinden dolayı kendisine verilen deniz bölgesinde halk için yaşanabilir toprak kazanmak ister. Aktif devlet adamının mutluluk kaynağı olan istikbal hayalleri: Halkı mutlu etme, ona üzerinde çalışabileceği, yaşayabileceği bir yurt bırakmak hayali Faust'un içini doldurur. Hayatın akla gelebilecek bütün nimetlerini ona tattırdığı halde Mephisto, Faust'un olgun ruhunu doyurabilecek bir şey keşfedememiştir. Şimdi onun bu hayallerle kendine vaadettiği mutluluğu gerçek mutluluk anıymış gibi sayarak, bahsi kazandığını ileri sürüp Faust'un ruhuna sahip olma hakkını kendinde görür. Mephisto'ya bu hakkı veren şu sözlerdir :

«Im Vorgefühl von solchem hohen Glück
Geniess ich jetzt den höchsten Augenblick».
Ne var ki Faust'un yenilgisi bir kelime oyununa kurban gitmeden ibarettir: Melekler onun ruhuna sahip çıkarlar. Çünkü Faust iyi niyetle çabalayan, sürekli arayan, aktif insandır:

«Gerettet ist das edle Glied
Der Geisterwelt vom Bösen:
Wer immer strebend sich bemüht,
Den können wir erlösen,
Und hat an ihm die Liebe gar
Von oben teilgenommen
Begegnet ihm die seelige Schar
Mit herzlichem Willkommen».
 


Aktif ruh, sürekli çabalayan insan, Goethe'nin sanat ve düşünce dünyasında çok önemli bir yer alır. Onun tabiat anlayışının temeli gelişimdir ve bu da sürekli çalışma, çabalamayla iç içedir. İnsanın dünyaya gelişi, yaşayarak gelişen bir formu gerçekleştirmek amacını taşır; gelişerek yaşamak adeta hiçbir gücün silemeyeceği bir Tanrı emridir:


«Wie an dem Tag, der dich der Welt verliehen,
Die Sonne stand zum Grusse der Planeten,
Bist also bald und fort und fort gediehen
Nach dem Gesetz, wo nach du angetreten.
So musst du sein, dir kannst du nicht entfliehen,
So sagten schon Sybillen so Propheten
Und keine Zeit und keine Macht zertückelt
Gepragte Form, die lebend sich entwickelt. »

(Gott und Welt. Urworte. Orphisch.)


Goethe'nin ölümsüzlük kavramı da çabalamak, çalışmak kavramıyla ilişkilidir, onun âdeta bir sonucudur. Üstelik bu, eserleriyle yaşamak; insanlığın anısında varlığını sürdürmekten de öte doğrudan doğruya metafizik anlamda ölümsüzlüktür. Yani, hayatı boyunca sürekli çalışıp çabalayan, etkinliği kendi tabiatı haline getiren ruha karşı Tanrı bir bakıma ödüllendirme gereği duyar, ona yeni hayat biçimleri vererek sürekli varolmasını sağlar :

«Die Überzeugung unserer Fortdauer entspringt mir aus dem Begriff der Tatigkert; denn wenn ich bis an mein Ende rastlos wirke, so ist die Natur verpflichtet, mir eine andere Form des Daseins anzuweisen, wenn die jetzige meinen Geist nicht ferner auszuhalten vermag»

(Eckermann, 4.2.1829). 








Devam edecek:))  

Hiç yorum yok: