RSS

9 Ocak 2017 Pazartesi

YANNIS RITSOS

YANNIS RITSOS

Nazım, Aragon, Guıllen, Neruda’yla birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biri hiç kuşkusuz Yannis Ritsos’tur. O’nun şiirlerini ilk okuduğunda gözlerinin dolduğunu yazan Aragon, O’nu çağımızın en büyük ozanı sayar....

“Başlangıçta O’nun yaşadığımız çağın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum. Yemin ederim bilmiyordum. Zamanla evre evre öğrendim. şiirden şiire, birinden diğerine geçerek...”

Pablo Neruda ise şiirinin yalnızca Ritsos’unkiyle karşılaştırılmasına izin verir.

Yannis Ritsos, Yunanistan’ın Peleponez bölgesinde Monemvissa adlı, ortaçağ görünümündeki bir köyünde 1 Mayıs 1909’da toprak sahibi bir ailenin dördüncü ve en küçük çocuğu olarak doğdu. O doğduğu sıralar ailenin geniş toprakları vardı. Ama birdenbire yoksullaştılar. Bu sırada erkek kardeşi öldü. Veremli annesinin yaşamı senatoryumda sona erdi. .. Ardından ailenin çökmesine neden olan kumar düşkünü babası, daha sonra da iki kızkardeşinden birisi delirdi. Ritsos da geri kalmadı.. O da on yedisinde vereme tutuldu, senatoryuma girdi çıktı. Bu yıkımların ozanın yaşamında ve şiirlerinde derin izleri vardır.

Sunaklarımız, kiliselerimiz, kehanet yerlerimiz vardı. Kendi gözlerimizle
görmüştük altın güvercini ve oduncunun baltasını
yere düşerken. Gizli sesler -yapraklar, kuşlar ve pınar -
söylüyordu ne yapmamız, ne yapmamamız gerektiğini. İyi destek
kazanlarıyla, büyücü kadınlar ve kahve fincanıyla.
Ayrıca boğuk sesli meşe ağacı

Bizim de yerlerimiz vardı başvuracak, bizim de soru soracak
koyunlarımız, çocuklarımız, nar ağacı, tek gözlü inek,
eşek, bostan, tencere hakkında.
Ve yanıt, her zaman,
(nice değişse de her defasında, her defasında aynı tonda:
emin, yüksek sesli, buyurgan ve değişmez. Tasalarımız dağılırdı biraz-
başkalarınındı karar sorumluluğu; başarı, başarısızlık konusunda.
Bizimse boyun eğmek sadece
ve söyleneni yerine getirmek gözkapaklarımız inik.
Şimdi her şeyi altüst ettiler
-sunakları, kiliseleri, mezarları.
Kemikler sokağa atılmış.
Kutsal meşeyi de kestiler-
danışmanımızı,
soru soracak kimsemiz yok artık, sırlarımızı açacak kimsemiz.Herkes
dolaşıyor pazar yerinde, kuşanmış beline kanlı baltayı,
ve tek bir altın tüy bile yok öldürülmüş uzgören güvercininden,
mutfak aydınlığında titreşen, ya da tozlu zakkumlarda;
yalnız yadsımanın suyu damlıyor,
geceleyin boş saatte, boş ahırda,
ve bir dinginlik var ortalıkta -bir kalleş dinginlik,
ilki gibi, sonuncusu gibi.

II.
Ve böylesine yıkılınca tanrılar, kime başvurucağını bilemiyor insan.
Hastalar yataklarında kalıyordu gözleri kapalı.
Ayakkabılarının içinde çürüyordu çorapları, ve bardakta iki çiçek.

Kurnazlar çabucak uydular.
Yine giydiler bayramlıkları
gidip geliyorlar çarşıda, tartışıyorlar, ticaret yapıyorlar.
Üstlendiler savunmasını işgalcinin.
Adlarını değiştirdiler sokakların
ve tapınakların
ve gelip geçici değişiklikler. -Zeus ve Dione
yerlerini İsa’ya Meryem’e bıraktı.Herşeyi tamamladı
Theodosios-
ne sunaklar kaldı, ne tapınaklar, ne de o koca ağaç.
bunca sunguyla bezenmiş olan.
Ama gene de var bazıları
ve en iyileri uslanmamış olan.Yine bekliyorlar
başka daha iyi tanrılar ve insanlar;
hoşnutsuzluk gösteriyorlar karşı çıkıyorlar
düşleri var, umutları var. Biz azlar ( ki ne de olsa birşeyşer düşünüyoruz)
vazgeçtik böyle lüksten,
düşünceden bile;
kendi küçük tarlamızı sürüyoruz
bazı bazı bulutlara bakıyoruz.
yatışmış, güvenlik içinde hemen hemen...”


Ritsos ilk öğrenimini bitirdikten sonra 1921’de Githion Lisesine gitti. 1925’te bu okulu bitirdikten sonra Atina’ya çalışmaya gitti. Bir süre çeşitli büro işlerinde çalıştı. Ama ciğerlerinden hastalanınca tekrar Monemvassia’ya döndü. İlk şiirlerini onsekizinde bu dönemde yazdı. Resim, heykel ve müzikle ilgilendi. Ertesi yıl gene Atina’ya giderek geçici işlerde çalışmaya başladı. 1927-1930 arasında Atina ve Girit’te çeşitli senatoryumlarda yattı.


KANSER

“Ve birden uzaklaştı herşey - yüzler, ağaçlar, deniz,
nesneler olaylar, şiir, -ötede, daha ötede,
bir karşı kıyıda - onları ha görüyor ha görmüyordu.
Onlar mı/
bırakıp gittiler onu/
yoksa o mu?
Ölüm kımıltısız yerleşmişti tırnaklarının ucuna kadar
geceleri o kocaman hareketsizliği duyuyordu içinde.
Yine de uyumadan önce ve uyanınca, sürdürüyordu
eski, dökülmüş fırçasıyla
düzenle dişlerini yıkamayı,
beyaz, güvenli, temiz göstererek son gülümsemesini.”



Orada tanıştığı hastaların aracılığıyla çeşitli kitaplar okudu. Marksist dünya görüşünü benimsedi. İyileşip Atina’ya dönünce bir işçi örgütüne girdi. Ablasının desteğiyle iki yıl boyunca bu işçi örgütünün sanat etkinliklerinin yönetti.. Oyunlar sahneye koydu, şiir dinletileri düzenledi. Bu çalışmaları nedeniyle tanıştığı Kostantinos Govostis O’na kendi yayınevinde düzeltmenlik ve redaktörlük görevi verdi.

Ritsos ortaöğrenimin bitimiyle 1926’da Atina’ya geldiğinde büyük serüveni ve değişimler çağı da başlamış oluyordu. Yaşamını sürdürebilmek için sağlığının izin verdiği zamanlar sayısız işlere girip çıktı. Horlanma ve sömürüyü yakından tanıdı. Yoksul düşmüş olsa bile bir taşra soylusunun tanımadığı, bilmediği; acımasız ve düşman bir evrendi bu.... Bu sıralar kendine kıymanın, deliliğin eşiğinde dolaştı durdu. Ölüm sanki O’nu gözaltına almıştı..

Ama O’nun direnme için “şiir ve ülküleri” gibi iki dayanağı vardı. İlk dizelerini onsekizinde yazan, bunun yanısıra resim ve müzikle de ilgilenen yazar, inatçı bir direnişle şiir yazmayı sürdürdü. Yazmaya başladığı sıralar edindiği çalışma disiplini, yaşamı boyunca O’nun kişiliğini belirleyen etken niteliklerden biri oldu. Şiir O’nun için bir boşalmadan, kurtuluştan daha çok yaşama varlığının tek amacıydı sanki.. Öte yandan bağlandığı ideolojide kişisel olduğu kadar, evrensel bir kurtuluş umudu da buluyordu ...


“Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi
işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe. Bir dize yazıyorum;
dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor ucundan serçe parmağımın.
Gök yedi kez mavi. Bu arılık
ilk doğrudur yine, son dileğim benim.”



Yannis Ritsos ilk iki kitabını 1934’de TRAKTÖRLER ve 1935’te PİRAMİTLER’i işte bu nesnel ve öznel koşullar içinde yazdı... Ritsos bu dönemde içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası içindedir. Şiirlerinde kişisel ve ailesel sorunlarının yanısıra kokuşmuş toplum düzeninin değişmesi, bir toplumsal devrimin gerçekleştirilebileceği umudu, mutlu bir dünya özlemi vardır.Kitaplarda Palamas Okulu’yla Mayakovski ve Costas Varnalis’in etkileri görülür. Etkilere ve eksikliklere karşın,ilk iki kitap, soylu ve gerçek bir ozanın habercisidir.

İlk şiir kitaplarından sonra üçüncüsünü 1936’da EPİTAPHİOS izledi... Bu kitabın bazı kopyaları Akropol’deki Zeus Tapınağı’nda törenle yakıldı.



*****************************



Her şey yerleşikti, güvenceliydi, mantıkla işlenmiş,
insancaydı diyebilirsin hatta.
Kendine düşeni yapıyordu Halk Kurulları;
.............

Güzel günler geçirdik-
sanki hayalmiş gibi; oldu mu o günler? Olmadı mı yoksa?
yoksa sadece düş mü gördük?- sakın sık sık ansımak
yağmurlu güz günbatımlarında değiştirmiş olmasın onları?
Tarlaların sürülmesini kutladığımız zaman,
eğilmiş rahip Akropol’ün eteğine ilk su yolunu çizerken,
güzel sözler söylüyordu: “ Geri çevirme sakın ateş ve su isteyeni.
Yanlış yol gösterme sakın senden yol sorana. Mezarsız bırakma sakın
hiçbir ölüyü. Öldürme sakın sabanı çeken boğayı.”
Güzel sözler gerçekten; -ama sadece söz;
ve eylemde bugün gibi o zaman da,
ateş komşunun ekini için, su baskını için,
kırmızı kurdeleli boğaya gelince,hırsızın kazanında kaynamak için.

Yalnızca saban,
yapayalnız, (belki de görünmeyen bir elle sürülen)
sürüyor hala ebegümeçli ve yaban zambaklı çorak tarlayı...



1937-1938 yıllarında altı ay Panitha Senatoryumu’nda yattı.

Yannis Ritsos ülkesinin tarihine sıkı sıkıya bağlıdır. II. Dünya Savaşı sırasında Alman İşgali boyunca, ulusunun baskılar altında çektiği acıları dile getiren şiirler yazdı. Yunan direnme hareketini övdü, yürekten destekledi. Daha sonra, kurtuluşa, İngiliz müdahalesine, iç savaşa, solun uğradığı acı yenilgiye ve göğüs gerdiği acımasız baskılara tanıklık etti.


1945’te Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katılarak Kuzey Yunanistan’daki birliklerde görev yaptı. Makedonya Halk Tiyatrosu’nun çalışmalarına katkıda bulundu. Aynı yıl Varkiza Antlaşması’nın imzalanmasıyla Atina’ya döndü. 1948’de tutuklanıncaya kadar Govostis Yayınevi’nde editör olarak çalıştı.1948’den 1952 yılına kadar çeşitli adalarda sürgün kaldı.


Epitaphios’tan sonra her yıl bir şiir kitabı yayınladı.

1937’de KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ,

1938- İLKYAZ SENFONİSİ,

1940- OKYANUS’UN YÜRÜYÜŞÜ,

1942-YAĞMUR RİTİMLİ MAZURKA ve

1945’te SINAMA....



********************************



Ekim 1944’deki Kurtuluş’a değin İngiliz müdahalesine, 1947-49 arası iç savaşın acımasız baskılarına göğüs gerdi... tanıklık etti. 1947 yılında siyasal düşünceleri yüzünden tutuklandı. ..1952’ye kadar Lemnos, Maronisos ve Ayios Stratis adalarında sürgün ve tutuklu olarak kaldı. Bu yıllarda yazdığı şiirleri toprağa gömüyor; “gün doğsun diye yazıyorum “ diyordu... Şiirleriyle sürgünlere, ezilenlere, işkence görenlere umut ve direnme gücü veriyordu.

Sürgün yıllarında şiirlerinin yayımlanması yasaklandı.

Dört yıl süren sürgünlükten iki yıl sonra 1954’te evlendi.

1955’te doğan kızı için SABAH YILDIZI’nı yazdı...

1954-1966 arası her yıl en az bir kitap yayınladı... On kadar kitabı da yayınlanmadan kaldı. Bunlardan AYIŞIĞI SONATI 1956’da Ulusal Şiir Ödülü aldı. Gene bu dönemde Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne gezilere çıktı. Şiirleri bir çok yabancı dillere çevrilerek yayınlandı.

Boş inançlı yaptı bizi başımıza gelen bunca bela
dikkat ederiz gölgelerine kuşların, yaprakların,
duyulmaz seslere kulak kabartıp geri geri gideriz,
tapınağa gireriz, geç saatte akşamüstü,
basarak ayak uçlarımıza,
günnük yakarız ocakta,
kandillere yağ koyarız,
sunağa bırakırız bakır paramızı,
yaklaşıp tanrının sorarız kulağına fısıltıyla:
“ne zaman?” “nereden?” “ne ile?”.
-Sonra hemen tıkarız iyice kulaklarımızı-
gönderdiği yanıttır tanrının bize ulaşan ilk sözcük
Hiç de beklediğimiz sözcük olmuyor duyduğumuz
- belki de iyi duymadık.
Ve yeniden, başından başlarız o aynı can sıkıcı işlere-
tapınak, kandiller, bakır para, agora,
dükkanların kapandığı/ karpit lambalarının söndüğü saate kadar,
ve biz sokakta,
yalnız,
duvar duvar yürüyüp,
o sözcüğü harf harf yoklayarak,
yerlerini değiştirerek hecelerin,
ama istediğimiz şeye hiçbir zaman ulaşamadan.
İşte, sözün kısası,
böyle harcıyoruz Phares’te hayatımızı
bomboş agora ile şom ağızlı kehanet yerleri arasında.”



1967’de Atina’da yaşamaktaydı, bu yıl biliyorsunuz Yunanistan’da Albaylar Cuntası yılıdır. Ünü gittikçe büyümekteydi.. Papadapulos’un yönetimi ele geçirmesiyle yeniden tutuklandı. Bu yılın 21 Nisan’ında ikinci kez yeniden tutuklandı.. Şaşırmadı...alışkınlıkla: “Buyurun baylar..hiç rahatsız etmiyorsunuz, her yere bakın..” dedi.. Bavulunu hazırladı ve polislerin peşinden gitti... Binlerce aydınla birlikte hipodroma kapatıldı.Düşüncelerini yadsımasını istediler, kabul etmedi.. 1970’e kadar Yeros, Leros ve Sisam Adaları’nda sürgüne gönderildi.


“Nereye götürüyorsun buradan beni? Nereye çıkıyor bu yol?
Söyle bana.
Bir şey görmüyorum. Bir sokak değil bu. Taşlar sadece.
Kara kalaslar. Bir sokak feneri. Hiç olmazsa
benim olsaydı şu kafes, -şu kuşlarınki değil, öteki,
büyük demir parmaklıklı, içinde çıplak heykeller olan.
Ölüleri taraçadan attıkları zaman, konuşmadım ben,
o heykelleri topluyordum -acımıştım onlara. Şimdi biliyorum:
en son ölen vücuttur.
Konuş benimle.
Nereye götürüyorsun buradan beni? Hiç birşey görmüyorum.
Ne iyi hiç bir şey görmemem..
Ündür sonuna kadar düşünmeme en büyük engel.

.....................


bitti sanatların gelişmesi, jimnastik alanları, şölenleri bilgelerimizin.
Şimdi
ağır bir sessizlik var Agora’da
kaşlar çatık, ve utanmazlıkları Otuz Tiran’ın.
Herşey (en bizim olan işlerimiz bile) gıyabımızda yapılıyor,
bir başvurma, bir savunma, bir hesap verme,
hiç olmazsa biçimsel bir karşı çıkma olanağı tanımadan.

Kağıtlarımız, kitaplarımız ateşe verildi
ve çöplüklere atıldı yurdumuzun onuru.

Ve eğer izin verilseydi göstermeye
eski bir dostumuzu tanık olarak - o kabul etmezdi tanıklığı, korkarak
uğradığımız belalara uğramaktan -haklıydı adam!

İyi burası,
belki de doğayla yeni bir ilişki kurabiliriz
bakarak tellerin arasından bir parça denize,
taşlara,
otlara,
ya da günbatımında bir buluta, derin bir buluta,
mor ve duygulanmış. Ve belki
bir gün yeni bir Kimon bulunur, gizli klavuzluğunda
aynı kartalın, kazıp çıkarmak için kargımızın demir temrenini,
paslı, çürümüş durumda, törenle götürmek için
bir yas ya da kutlama alayı önünde,
çalgı ve çelenklerle Atina’ya.


(Fransızcadan çev:Özdemir İnce)



***************************


Bu arada özgürlüğüne kavuşturulması için uluslararası girişimler oldu, ama kabul etmediler.. Sonra sağlık nedenlerinden ve uluslararası baskıların iyice yoğunlaşmasından Atina’ya gelmesine izin verildi.

1972’de sansürün yumuşamasıyla birlikte sürgünde yazdığı şiirleri yedi kitapla biraraya getirdi. Aynı yıl Knokk-le Zout Büyük Şiir Ödülünü aldı... Ve Meinz Edebiyat ve Bilim Akademisine üye seçildi. Bunları 1974’te Uluslararası Dimitrov Ödülü... 1976’da Uluslararası Etna-Taormina Şiir Ödülü... ve 1977’de Lenin Ödülü izledi. Ayrıca kendisine Selanik ve Birmingham Üniversiteleri “onursal doktora” ünvanları verdi.

Şiirlerinden bir bölümünü Theodoralis besteleyerek daha geniş halk yığınlarına ulaşmasını sağladı.

Yannis Ritsos’un Ayışığı Sonatı’yla Ulusal Şiir Ödülü’nü alışıyla ünü büyüdü.Kitapları basım üstüne basım yapıyor, başta Fransızca olmak üzere yabancı dillere çevriliyordu.. Ve Mikis Theodorakis’in şarkılarına dönüşerek dünyanın her tarafında söyleniyordu.. Bu dönemde amacı gerçeği haykırmak değil, betimlemek ve çözümlemekti diyebiliriz...

“Şurada kalacaktık - kimbilir ne kadar. Yavaş yavaş
unuttuk zamanı, ayrımları yitirdik -aylar, haftalar,
günler, saatler. Böylesi de iyiydi. Aşağıda en aşağıda,
zakkumlar vardı; daha yukarda serviler taşlar daha yukarlarda.

Kuş sürüleri geçiyordu: gölgeleriyle kararıyordu toprak
Tıpkı böyleydi işte - dedi yaşlı adam- benim zamanımda da. Demirler
oradaydılar , pencerelere takılmadan önce, görünmeseler bile.
Şimdi
o kadar çok gördüm ki onları yoklar sanıyorum- görmüyorum onları.

Ya siz görüyor musunuz?

Ve tekrar konuştu yaşlı adam:
Ah - dedi- gözler arındıkça hiçbirşey göremez olursun,
dedikleri gibi hiçi görürsün - kireç, güneş, yel, tuz-
eve giriyorsun; -ne sandalye, ne yatak, - toprağa oturuyorsun;
küçük örümcekler geziniyor saçlarında, giysilerinde, ağzında...”


************************



Yannis Ritsos’un yüze yaklaşan kitaplarındaki şiirleri dört bölümde incelenebilir.

İlk dönem: 1934-1937 yılları arası...
TRAKTÖRLER,
PİRAMİTLER,
EPHİTAPHİOS


gibi kitaplarında kişisel, toplumsal ve siyasal yaşantıları arasında bir bağ kurmaya çalıştığı görülür.

İkinci dönem: 1937-1940...Bu döneminde de
KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ,
İLKYAZ SENFONİSİ,
OKYANUSUN YÜRÜYÜŞÜ
kitaplarıyla lirik bir anlatım, yalın bir dille alışılmamış görüntüleri ve dramatik duyarlığı birleştirerek bütün yazdıklarının temelinde yatan toplumsal bilince sağlam bir biçim kazandırır. Toprağa, denize ve ışığa sıkı sıkıya bağlıdır. Ozanın delirerek ölen kızkardeşine adadığı KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ 20 Temmuz 1937’de yayınlandı ve bir ayda tükendi. İkinci basımın başında, yaşlı ozan Palamas’ın şu cümlesi yer alır:

“Biz kenara çekiliyoruz ey ozan, sen geçesin diye!.”

Üçüncü dönem: Alman ve İtalyan İstilası... İç savaş ve sürgün yıllarını kapsar.
SINAMA,
KARANFİLLİ ADAM,
UYANIKLIK
bu yılları yansıtan yapıtlarıdır.

Dördüncü dönem: 1952’den sonraki yıllarını kapsıyor...Yannis Ritsos yazarlık yaşamının bu son dönemine “Dördüncü Boyut “ adını veriyor.

“AYIŞIĞI SONATI”
VEDA”,
“TANIKLIKLAR”,
“TAŞLAR, YİNELEMELER, PARMAKLIKLAR”
“PENCERE”,
“İSMENE VE ORESTES”
gibi olgun yapıtlarını bu dönemde yayınladı...

Bu kitaplarda yer alan kısa ve yalın şiirlerinde; Ritsos gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarını, bunların çağrıştırdığı yaşantı zenginliği içinde ve insanla nesne arasındaki can alıcı ilişkilerin altını ustaca çizerek dile getirmiş, yakın geçmişteki acı ve yoksunluk dolu günleri yansıtmıştır..

Gene aynı döneminde yazılmış uzun şiirlerinde ise, ya eski söylencelerden yola çıkarak Yunan halkının İç Savaş ve onu izleyen yıllarda yaşadığı olayları nesnel bir gözle ve zaman etkeninin dramatik gerilimiyle almıştır.

Yannis Ritsos tıpkı Yorgo Seferis gibi, mitolojiden kendi özel yorumuna yararlanır. Mitolojik öykü O’nun için çağdaş trajediyi üzerine oturtacağı bir temeldir. Ama antik mitin tekrarı ve yeniden yazılması söz konusu değildir. O öykünün konusundaki kişilerinin dışına çıkar... Ve bazen antik olguları ve kişileri eleştirir... trajediyi tersine çevirir.

TAŞLAR, YİNELEMELER VE PARMAKLIKLAR kitabının ikinci bölümünde de görüleceği gibi, Yunan tanrılarının yanısıra Helen, PHİLOCTTE, İSMENE VE ORESTES gibi trajedi kahramanları da Ritsos’un şiirlerine girerler...Ama dokunulmazlıklarından, değişmezliklerinden sıyrılarak... Tüm sorunların ortasında güncel kente gelirler.. Ritsos için bunlar taşlaşmış kişiler değillerdir. Gelirler boğularak ölen sünger avcısının başına otururlar, konuşurlar... Nesnelerin tümü, insanlar,(ölü ya da diri) doğa ve doğa güçleri O’nun şiirinin ayrılmaz parçalarıdır.



“Yüce oğlu bir tanrının
ve öğrencisi ünlü öğretmenlerin,
..............
Oysa biz bir ölümlü oğlu,
öğretmensiz, irademiz sayesinde ancak,
inatla, seçme yetisi ve onca acıyla yetiştik bugüne kadar.”


Böyle derken ölümlü ile ölümsüzün karşılaştırılması yapılmakta, ölümlünün eylemleri üstün tutulmaktadır.

Bazan bir raslantı ya da önemsiz bir sözcük
umulmadık bir anlam kazandırır şiire,
nasıl ki kimsenin uğramadığı
terkedilmiş bir bodrumda, büyük, boş bir küpün
karanlık kasnağında bir örümcek amaçsızca dolaşrsa-
(size göre amaçsızca, ama ona göre...)



*************************************




Ritsos’un hemen her şiirinde yer alan temalardan biri de “yaşam ve ölüm” dür. Yaşamın bir sonu vardır, bu kaçınılmazdır... ama aslında bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. .. Tıpkı Adonis mitinde olduğu gibi... Tıpkı maddeci dünya görüşüne göre her varlığın kendi karşıtını taşıması gibi... O’na göre, ölümle hayat arasında eytişimsel bir bağlantı vardır..

Örneğin yazıldıktan sonra bir devrimci şarkı kimliği kazanan “Epitaphios” şu prologla başlar:

“Selanik. Mayıs 1936. Sokağın ortasında bir anne, Öldürülmüş oğlunun başında ağlıyor.Çevresinde göstericiler...grevciler, tütün işçileri. O ağlıyor ve ağıt yakıyor.”

Gerçekten de Selanık’te bir işçi gösterisi olmuş, polis tarafından bastırılmıştır. Ritsos oğlunun başında ağlayan kadın fotğrafını gazetede görmüştür. O’na göre ölen oğul tıpkı Adonis gibi dirilecektir.

Ölümden sonra dirilme!.. Ritsos bu şiirde geleneksel şiir yapısından yararlanmıştır. Şiir Lorca’nın ünlü “Ignacio Sanshes Mejias’a Ağıt”ını anımsatırsa da Ritsos’un o yıllarda Lorca’yı tanıdığını söyleyemeyiz. Ritsos’un buradaki anası, Gorki’nin “Ana”sına benzer. Başlangıçta oğlunun ölümüne dövünen anne şiirin sonunda oğlunun ölümünün bilincine varır, oğlunun yerine o savaşacaktır artık. Şiirin yayınlanmasından bir kaç ay sonra yönetimi alan dikta yönetimi diğer hoşlanmadığı kitaplarla birlikte Atina’da yaktırdı.


ÇAN


Kimdi asan (ve ne zaman tam masanın üzerine
tam orta yerine tavanın bu kara çanı?-aylar mı oldu?
yoksa yıllar?
Tabağımıza eğilmiş, görememiştik onu.
Hiç kaldırmamıştık biraz daha yukarı başımızı -neden zaten?
Ama şimdi biliyoruz -oradadır, yeri değişmez.
Peki kim gördü ilkin onu?
Kim söyledi bize.
hiç birimiz konuşmadığımıza göre? Belki de bir gece-
şarabımızın son damlasını boşaltırken-
bardağı izlerken bakışımız,
boş ve bulanık bardağın içinden ilişti gözümüze.
Hemen daha çok eğildik.
Açız, aç değiliz, yemek yiyoruz;
hep bekleyerek
her an büyük, görünmez bir elin çanı çalmasını
dokuz yada oniki kez ya da bir tek kez,
sınırsızcasına tek,
söz dinlemezcesine tek,
oysa içimizden sayıyoruz bile
-hiç olmazsa vuruş sayısını denk düşürebiliriz
.


Öte yandan Ritsos’un yapıtı bize sayısız kadın yüzleri sunar. Kadın O’nun şiirlerinin temel taşlarından biri gibidir. Kadın O’nun gözünde herşeyden önce annedir. Doğurgandır, üretkendir, yaratan güçtür, topraktır. .. Ama bu kadın görüntüsünün karşısında, yoksun bırakılmış, kısır ve ebedi bakire kadın görüntüsü yer alır. Güncel bir kadının da mitolojide bir yeri vardır. Herhangi bir köylü yaşlı kadın birbir Elektra ile özdeşleşebilir...

Bütün bu özellikler son yıllarda Ritsos’u çağımızın en önemli ozanı durumuna getirdi. 1972 yılında Belçika’nın Knokke kentinde düzenlenen Şiir Bienali’nde Büyük Ödül’ü... 1977 yılında Uluslararası Dimitrov Ödülü’nü , son olarak da Nobel Ödülü’nü alışı O’nun uluslararası şiir ortamında taşıdığı saygınlığın kanıtıdır. Bu saygınlığın bir başka örneği de dünyanın her yannda özellikle Nobel Ödülü’nü aldıktan sonra yayınlanan kitapları olsa gerek..


“Taşlar Yinelemeler Parmaklıklar” Yunanistan’da yayınlanmadan önce Albaylar döneminde Fransa’da 1971 yılında Gallimard Yayınevi tarafından Fransızca ve Yunanca çıkarıldı. Bazı bölümlerin altındaki notlardan da anlaşılacağı gibi Leros ve Sisam adalarındaki tutukluluk yıllarında yazıldı.

Bu şiirlerinde bir yandan Ritsos’un bildiğimiz, alıştığımız sesini bulurken, öte yandan yepyeni bir sese de tanık oluyoruz. Eski sese oranla daha derinden, daha yumuşak, daha sevecen, daha açık bir ses... Ama bu iki ses birbirini destekleyip geliştiren uyum ve dayanışma içinde... Bazen trajik ya da sevecen, bazen satirik, bazen de sert ve acımasız şiir. Bu yeni şiirlerde eskinin yüce gönüllü kolayca tatmin olmayan Ritsos’u bütün şiirsel, insani yanlarıyla var... Bu yeni Ritsos biraz daha sert, daha amansız, ama kendisi gibi baskı deneylerinden geçmiş olanlara karşı çok daha yakın, çok daha dost... Bu deneyler; üç adada yaşanan iki yılın acılı ve dayanılmaz deneyleri...

Yavaş yavaş çekildi aramızdan, biraz üzüntülüymüş gibi,
tuhaf bir şekilde dinginlik içinde, bulmuş gibi
büyük dile getirilmez bir şey
başsız bir heykel, bir yıldız, bir doğru,
son ve biricik doğru
-hangisini?-
Ona sorduk.
O konuşmadı...

sanki öğrenemeyeceğimizi
ne de öğrenmek isteyeceğimizi biliyormuş gibi.
İlk taşı biz attık O’na, dostları.
Düşmanlarının canına minnet.
Duruşmada sordular ona, bir daha sordular...
Tek sözcük çıkmadı ağzından.
O zaman başkan hızla çaldı zili,
bağırdı,
öfkelendi;
sessizlik olsun diye, sanığın sessizliği duyulmasın.
Oy birliğiyle verildi yargı.
Teker teker geri döndük ve alnımızı duvara dayadık.



**************************************



TAŞLAR YİNELEMELER VE PARMAKLAR’
ın öz ve biçim olarak yeni olduğunu söylerken, Ritsos’un bu tür şiirlerine TANIKLIKLAR-1973 Cevat Çapan’ın dilimize çevirdiği UMARSIZ PENELOPE’ ınde yer alan KAVAFİS İÇİN 12 ŞİİR’le başlamış olduğunu belirtmek gerek...

Ben genellikle Yannis Ritsos’tan şiirleri TAŞLAR YİNELEMELER, PARMAKLIKLAR’dan seçtiğim için bu kitabın bazı özelliklerine daha çok ağırlık veriyorum.. Buradaki şiirlerin çoğuna teslim olmamanın şiirleri diyebiliriz. Sürgün ve tutukluluk yıllarının maddi ve manevi koşulları içinde canlanan bu yepyeni ses hayranlık uyandırmalı.. Örneğin YİNELEMELER bölümünde, eski Yunan kentleri arasındaki bölücü çatışmaları, yanıltıcı Tanrı sözcülerini, tiranların utanç verici bir biçimde ve sessizlik içinde 2000 yıl önce öldürmüş oldukları demokrasiyi yeniden ele alıp irdeliyor... ama koyu bir umutsuzluk içinde değil... kaynağını topraktan ve tarihten alan bir umut içinde... Her şeye rağmen ne Yaros’u, ne Leros’u, ne de Sisam’ı umutlarının mezarı olarak görmüyor.


Nice nice şeyler, yıllar yıllar arasında,
özellikle bizim ve yabancıymışcasına
bekliyorlar sessizce şiire geçmek için, güzel, arınmış,
(bu gösterişsiz şeyler, kemirgen, bilinmemiş ve yıpranmış,
bizi bunca yıpratmış şeyler ve unutulmuş, bağışlanmış.)
Birden
içlerinden biri kopup gelir dipten, kapalı, gururlu, etli ağzıyla,
alnında yaldızlı beşkollu ölümsüzlüğün. Kaldırır
öpülmemiş elini ve kutsar günahı, boşunalığı, pişmanlığı,
bilinmeyen yeni kederini tüm yaşamın, tüm ölümün.



Başta Heraklit ve Eflatun olmak üzere, eski Yunan tarihçi ve filozofları için tarih yinelenen bir zamandır.. Ritsos da Atina ile Isparta arasındaki ayrılıkçı savaşlarla, 1945 İç Savaşı arasında bir paralellik kuruyor. Bozgun ile zafer .. ve ikisinin de yüklendiği aynı boyutlarda..

Burada hiç kuşkusuz basit ve ilkel bir paralellik yaratmak için “dün” e dayanmıyor. Tarih benzer ve trajik bir zaman dilimi olarak kabul ediliyor. Aynı başarısızlıkların, aynı güçsüzlüklerin tarihi çünkü.. Bu tarih içinde geriye dönüş şiirlerinin yanısıra Parmaklıklar bölümünde yer alan şiirlerde büyük bir acı seziliyor. Şiirler saptayıcı bir aydınlığın, güçlü bir ustanın elinden çıkmış ürünler... Ritsos anlatımındaki aydınlık ve kesinlik de doruk noktasına çıkmış çünkü...

Haydi Ritsos’ca bir benzetme yapalım.. “Yaz günü, pencere kıyısında ısınmış bir testinin dış yüzeyi gibi yakıcı şiirler” bunlar. Yalın ve yakıcı dizeler. Kendi toprağının yaşanmış yakıcı gerçeği... Bu dizelerde binlerce ses gizlidir: tutuklular.. sürgünler.. işkence görenler...ve sokaklar..

Her şiir hemen hemen bir olayın, bir olgunun, bir eylemin, bir bekleyişin öyküsü... özeti.. Şiirlerin yazıldığı koşullar içinde nesneler nesnelikten çıkıp bir tanık, bir haberci oluyorlar.. Şiirler böylece bir bellek oluyorlar.. yaşanan utancın belleği... Türlü anılarla yaşanmış bir ömür... Sayısı yüzlere ulaşmış şiir kitapları, incelemeler...

Attila Jozsef, Mayakovski, Dora Gabe ve Ehrenburg’dan yapılan çeviriler... Şarkıları dillerden düşmeyen plaklar.. yabancı dillerde yayınlanan kitaplar... sarsılmayan bir irade ve dayanma gücü... Bunlar özenilecek bir ozanın, örnek bir insanın doğal başarısı...

Ama Ritsos’un en önemli özelliği; ülkesinin eski kültürü ile çağdaş kültürü, geleneksel şiir biçimleriyle, yeni şiir biçimlerini barıştırıp kaynaştırarak toprağına ve halkına yakın, onları anlatan şiirler yazmış olması... Halk ancak böylesi şiirleri türküleştirir... ve müziğine uyarak dans eder...

YAŞLANMA

Cumartesi, pazar, gene cumartesi - pazartesi de geçti
Sakin alacakaranlık tümüyle renksiz, ağaçlar, sandalyeler.
Hiç bir şey harcamadık. Yoksul, akşam yemeğinin yoksul testisi;
tabaklar, bardaklar, kederli eller, yüzüstü bırakılmış; -
kaşık yükseliyor; buluyor öteki ağızı -hangi ağızı?
Yemek yiyen kim? Susan kim? Açık pencerede
tükrüğünü yutuyor unutulmuş küçük bir ay.
Doymamış değiliz artık, aç değiliz şimdi.



Ritsos’un en önemli yanı ülkesinin geçmiş kültürü ile çağımızı, geleneksel şiir biçimleri ile yeni şiir biçimlerini kaynaştırıp halkına yakın şiirler yazarak çağdaş Yunan şiirindeki en önemli yerlerden birini alması.. Hem de, devrimci şiir yazacağım diye sloganlar yazmadan, şiire ihanet etmemek bahanesiyle şiirini labirentlere kapatmadan...

“Ve bir gün eğer
Beceriksiz gibi gelirse size dizelerimiz
bir şunu hatırlayın:
gardiyanların burunları dibinde yazıldılar
ve böğrümüzde süngü uçları”


Bu bir özür açıklaması değil kuşkusuz. Açık ve alçakgönüllü bir itiraf.. Savaşın başarısızlığına, eylemin yetersizliğine ve eski trajedilerin yinelenmesine rağmen, ozanın ve yandaşlarının yenilmezliklerini belgeler.



*************************************




BARIŞ


Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi gibi
ter damlalarıyla alnında...
barış budur işte.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
barış budur işte.

Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla
bayram günlerini çalan gözlerimizde.
Barış budur işte.

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
barış budur işte.

Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.

Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.
Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya
kuracağız demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.

Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın...
barış budur işte.

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren, barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.

Çev: Ataol Behramoğlu

Hiç yorum yok: