RSS

7 Temmuz 2010 Çarşamba

SAMUEL BECKETT / YAŞAMI VE KİTAPLARINA İLİŞKİN

Yirminci yüzyılın ilk otuz yılı, Avrupa'nın bir çok ülkesinde ve Amerika'da çok büyük bir kültür rönesansına tanık oldu. Güzel sanatlar ve edebiyatta bu rönesansın adı Yenilikçilik Modernizm'dir. Son derece karmaşık yapıda bir takım sosyal, iktisadi ve siyasi çalkantıların sonucunda ortaya çıkan bu akım süresince yüzyılın en önemli yapıtları üretilmiş, sanatta deneycilik uç noktalara vardırılmıştır. "Deneycilik" sözünden de anlaşılacağı gibi yenilikçilik bir yapıtın konusundan çok, anlatım, biçim ve estetiğindedir. Burada içeriğin ikinci plana düştüğünü söylemek pek doğru olmaz; ancak bu dönemde üretilen yapıtların belirleyici özelliği; üslup ve sunuş yönüyle gelenekten kopuk olmaları, alışılagelen teknikleri uygulamamalarıdır. Önceleri, diyelim ki romanda; yazar bir ahlak sözcüsü ya da toplumsal değerleri, insana özgü değerleri savunan bir eğitici olarak okuyucuyla doğrudan iletişime girmekte, eğlendirirken eğitmeyi amaç edindiğinden, öyküsüne konu ettiği olayları doğrudan bir düzen çerçevesinde ve olabildiğince açık, anlaşılır bir biçimde yansıtmayı amaçlamaktaydı. Bu 18. yy. yazarlarından Henry Fielding, romantik dönem yazarlarından Jane Austen, Victorya Dönemi yazarlarından Charles Dickens ile George Eliot'un eserlerinde oldukça belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yani yenilikçi hareketten önce yazarlar, ayakları yere basan, sağlıklı bir dünya görüşüyle toplumsal ve bireysel sorunlara değinen, ama iyimserlikten ayrılmayan yarı bilge kişilikli eğitici; roman dili bu eğitici bakışın gerektirdiği bir üslupla yansıtmayı amaçlayan bir araçtı.


19. yüzyılın sonlarına doğru edebiyat dünyasında bazı dalgalanmalar olur. Bu dalgalanmaları tüm dünyadaki gelişimiyle vermek oldukça zamanımızı alacağından bugünkü yazarımızı daha iyi anlatabilmek açısından İngiltere'deki gelişimi ve genel olarak da İngiliz Edebiyatı çerçevesinde vermek istiyorum. Bu nedenle şimdi, aslında yenilikçi düşüncenin mimarı sayılan Flaubert, Beaudelaire, Proust, Gide, Kafka, Mallarme, Valery ya da Rilke'den söz etmeyeceğim.


Samuel Beckett'in 1969 Nobel Edebiyat ödülünü kazanması hiç de sürpriz olmadı. İsveç Akademisi Üyeleri arasında bu İrlandalı-Fransız yazara hayran olanların sayısının arttığı ve ona bu ödülü kazandırmaya kararlı oldukları biliniyordu. Taçlanan adam çağımızın en ilginç yazarlarından biridir: Oyunlarında olsun, romanlarında olsun kalabalığa taviz vermeyen, eserlerinin özünü insanın bir başınalığından, insanlararası iletişim kopukluğundan, insanların yaşantı koşullarının saçmalığından sağıp süzen bir yazar...


13 Nisan 1906'da Dublin yakınlarında Foxrock'ta doğdu. Annesi ve babası, Mary ve William Beckett, İrlanda'nın protestan orta tabakasından gelen insanlardı. Beckett öğrenimine 1912'de Dublin'de Earsfort House School'da başladı. 14 yaşındayken bugün Kuzey İrlanda'da olan bölgede İngiliz-İrlandalı orta sınıf ailelerin çocuklarının gittiği Portola Kraliyet Okuluna girdi. 1923'de Dublin'de Trinity College'a girerek Fransız ve İtalyan dilleri ve edebiyatları Bölümünde okudu. Öğrenciliğinde Dante ile ilgilenen Beckett, yaz tatillerinde Fransa ve İtalya'ya giderek bu ülkelerin edebiyatlarına duyduğu ilgiyi pekiştirdi. Aralık 1927'de öğrenimini tamamladıktan sonra 1928 yılı başlarında kısa bir süre Belfast'ta Fransızca öğretmenliği yaptı ve ekim ayında Paris'te Ecole Normale Superieure'de İngilizce okutmanı olarak çalışmaya başladı.


Paris'te yazarlık yaşamını büyük ölçüde etkileyecek olan James Joyce ile tanışarak onun dost çevresine girdi. Joyce'un daha sonra Finnegan's Wake adıyla yayınlanacak olan güç anlaşılır romanının bir bölümünün Fransızcaya çevrilmesine yardım etti. Aynı dönemde Joyce'un bu son romanını tanıtmak için yazılan incelemelerden birincisi Beckett'in imzasını ve "Our Exagmination Round his Factification for Incamination of Work in Progress" başlığını taşıyordu.

1930'da basılan Whoroscope adlı doksan dize ve onyedi dipnottan oluşan şiiri yayınlanan ilk yapıtıydı.

Aynı yılın eylül ayında Dublin'e dönerek Trinity College'de Fransızca asistanı oldu. Descartes'in felsefesi ile ilgili olarak yazdığı tezle Aralık 1931'de master derecesi aldı ve asistanlık görevinden ayrılarak bütün zamanının yazarlığa ayırmaya karar verdi. 1932'de yeniden Avrupa'ya giden Beckett, 1933-1937 arasında Londra'da yaşadı. Sık sık Almanya ve Fransa'ya yolculuklar yaptı. Bu dönemde yazdığı öykülerden oluşan "MORE PRİCKS THAN KİCKS" 1934'de , MURPHY adlı romanı ise 1938'de Londra'da yayınlandı. 1937'de Paris'e yerleşti. II. Dünya Savaşı çıktığı zaman tatil için gittiği İrlanda'dan Fransa'ya dönerek, Fransız Direniş Hareketine katıldı. Naziler tarafından arandığı için Fransa'nın güneyine kaçtı, iki yıl Vaucluse'de kaldı. Gündüzleri tarım işçiliği yaptı, geceleri ise Watt adlı romanını yazdı.

Savaş sona erince kısa bir süre İrlanda'da kaldıktan sonra İrlanda Kızıl Haç grubuna katılarak Fransa'ya döndü ve yeniden Paris'e yerleşti. Bundan sonra yapıtlarını yalnızca Fransızca olarak yazmaya başladı. 1946-1950 arasında MOLLOY, MALONE ÖLÜYOR ve ADLANDIRILAMAYAN adlı roman üçlemesini tamamladı. Daha önce "Murphy'yi Fransızcaya çevirmiş olan Beckett, bu romanlarını da İngilizceye kendisi çevirdi.

MOLLOY 'u okurken insan Kafka'nın Dava'sını okuyor gibidir. O da başka bir dünyada kişiliğini bilmeyen, arayan, kendi olmaya çalışan biridir. Varlığından bezgin, hep bir şeylerden kurtulmaya çalışan; yaşamayı, soluk alışını, varoluşunu küçümseyen biri.. "Yaşamak güzel şeydir Gaber, görülmemiş bir şeydir. Çok güzel bir şeydir " derken bile bir yerde varlığı tadamayan, sevemeyen, kavrayamayan biri... Kendini ve insanı "Sifonun çekilmesini bekleyen pisliğe" benzetiyor..

Molloy bir çukura düşmüş, orada çamura karışmış, artık çamurun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Baş kaldırıyor, alınyazısını beğenmiyor, buyurganı, dünyayı, evren yasalarını, beğenmiyor...Dağları taşları çekilmez sayıyor.. Ve hayır diyor... Tutarsızlıklara , ölüme, çaresizliklere öfkeli... Yaşamayı berbat sayıyor...sürekli insanın bitmeyen çilesini anlatarak, kötüleyerek, umursamayarak, yaşamı aşağılayarak ondan öç alıyor.

"Salon karanlıktı..." diyor "acele acele gidip gelen insanlarla dolmuştu; suçlular, polisler, yasa adamları, papazlar ve sanırım gazeteciler. Bütütn bu insanlar ortalığı karartıyordu, karanlık bir uzay parçasında koşuşan karanlık biçimler." O'nun gözünde insanlar işte bu hayalet parçaları, gölge yaratıklar... ya da sis parçaları...

"Bana dikkat etmiyorlar, ben de bunu olduğu gibi onlara iade ediyorum. İyi ama, bana dikkat etmediklerine göre, bana dikkat etmediklerinin nasıl bilebilirim... bunu onlara nasıl iade edebilirim? Bilmiyorum... Hayır biliyorum, bunu onlara olduğu gibi iade ediyorum. Bir nokta bu.. hepsi bu.. " Molloy bir insan.. Önemsenmeyen, dikkat edilmeyen, kimsenin onunla ilgilenmediği yalnız bir insan!


"Benim gibi bir insanı sistemli olarak cezalandırmak hiç hoş bir şey değil... ama bilgelik bunu yapmayın der.." Bilgelik! Bu dönem yazarlarının genel bakışıdır bu: Bilgece sözlerin, adaletin, etik kuralların kitaplarda ve sözde kaldığını savunurlar.. böylece hayatı yaşanır kılacak tüm dayanakların da ortadan kalktığını, boşuna bekleyişlerle, boşuna umutlarla gün geçirmekten ve oyalanmaktan öte anlamı olmayan bir yaşam profili sererler önümüze…


Gene bu dönemde yazdığı oyunlardan ELEUTHERİA'yı hiç yayınlanmadı ve oynanamadı.. GODOT'YU BEKLERKEN ise 5 Ocak 1953'te Paris'te Theatre de Babylone'daki ilk temsili ile bit tiyatro olayı yarattı ve kısa zamanda birçok dile çevrilerek Beckett'in uluslararası üne kavuşmasını sağladı. SONU, SON BAND, KÜLLER, MUTLU GÜNLER, OYUN... gibi sahne ve radyo için yazılmış oyunlar izledi. Beckett, 1964'te Buster Keaton için yazdığı FİLM adlı senaryosunun çekiminde bulunmak için New York'a gitti ve 1966'dab başlayarak oyunlarından birçoğunu dünyanın çeşitli ülkelerinde kendisi sahneledi. 1970'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.


Yazarlık yaşamına şiirle giren Beckett, daha ilk yapıtlarında deneyci bir yaklaşım ile, kara güldürü havasını uzlaştırarak insanın tanrısız bir evrende kimliğini arayışını anlatmaya çalışmıştır. Bu kimlik arayışı en aza indirgenmiş kişiler ve dekor içinde insanlığın durumunu yansıtan daha sonraki yapıtlarının da içeriğini oluşturmuştur. İlk oyunu GODOT'YU BEKLERKEN daha ilk oynandığı yerde uzun tartışmalara yol açmış, düşünsel içeriğinin yoğunluğu ve anlatımının soytarı geleneğine yakınlığı yüzünden, PASCAL'ın Düşünceleri'nin Fratellini palyaçoları tarafından bir müzikhol gösterisi biçiminde sergilenmesi olarak tanımlanmıştır. Beckett'in oyun kişileri kendilerini, anlayamadıkları bir konumda, ağlamakla gülmek arası bir durumda bulurlar.. . Bu kara güldürü havası Beckett'in oyunlarında olduğu kadar romanlarında da rastlanan yoğun umutsuzluğun ve karamsarlığın dengelenmesini sağlar ve ortaya ilginç bir acıklı güldürü türü çıkarır. Olayların geçtiği çevrenin çarpıcı yalınlığı da, ele alınan kişilerin kimliklerini yitirmekten duydukları acıyı, bir türlü kurtulamadıkları o belirsiz suçluluk ve umutsuzluk duygusunu ayrıca pekiştirir.


GODOT'YU BEKLERKEN'de iki aylak sirk palyaçosu çıplak bir sahnede, kim olduğunu bilmedikleri Godot adlı birini beklemektedirler. Oyun kişileri listesinde adları Vladimir ve Estragon olarak belirtilen bu iki arkadaş birbirlerini Didi ve Gogo diye çağırırlar. Birinci bölümün sonunda Godot'nun gelmeyeceğini bildiren haberci çocuk ise Vladimir'e dönerek Monsieur Albert diye hitabeder. Oyun boyunca bu iki kişinin beklemekten başka işleri yoktur. Zamanı geçirmek için türlü yollara başvururlar: Bir yandan geçmişlerini hatırlamaya çalışırlarken, bir yandan da Godot konusundaki olasılıkları tartışırlar, birbirlerine fıkralar anlatırlar. Kutsal Kitap'tan hatırlayabildikleri sözleri söylerler, yemek yerler su dökerler. Pozzo adlı bir adamla Lucky adlı uşağının gelmeleri, bu bekleyiş içinde onlar için önemli bir yeniliktir. Ancak efendi ile uşak arasındaki ilişkinin insanlık onurunu aşağılayıcı niteliği, onlarda avuntu yerine yeni bir korku ve tiksinti duygusunun belirmesine yol açar. İkinci perdede ağaçta dört beş tane yeşil yaprak açtığı görülür. Oysa Didid ile Gogog'nun bekleme güçleri azalmış, bellekleri zayıflamış, birbirlerini avutmak için söyleyebilecekleri pek az bir şey kalmıştır. Pozzo ile Lucky yeniden geldiklerinde Pozzo'nun gözleri kör olmuş, Lucky'nin ise dili tutulmuştur. Godot yeniden o gün de gelemeyeceğini bildirir. Didi ile Gogo o gün kendilerinin ağaca asmayı denerler ama başarılı olamazlar. Birinci perdenin sonunda olduğu gibi gene oradan gitmek istediklerinin söylerler, ama bir yere kıpırdayamazlar. Bekleyiş yeniden başlayacaktır.


Beckett'in ikinci oyunu SONU, birincisine göre çok daha durağandır. Sahnedeki olaylar ve kişiler çok daha aza indirgenmiştir. Oturduğu tekerlekli sandalyeden kıpırdayamayan Hamm ile hiç bir yere oturamayan Clov hem efendi hem uşak, hem de baba oğul ilişkisini simgelerler. Bu arada Hamm'ın gerçek anası ve babası olan Nell ile Nagg, oyun boyunca birer çöp tenekesinin içinde kıpırdamadan otururlar, ancak arada bir konuşmaya katılırlar. Bu oyunun kişilerinin de bekledikleri bir şey yoktur. Çünkü dünyada artık beklenecek bir şey de kalmamıştır. Clov zaman zaman Hamm'ı bırakıp gideceğini söylerse de, bunu bir türlü yapamaz. İçinde bulundukları odanın dışında nelerle karşılaşacağını bilmediği için dışarı çıkmayı göze alamaz. Perde kapandığı zaman Godot'yu Beklerken'deki umutsuz bekleyiş bu oyunun da bir kısır döngü biçimiyle sonuçlandığını gösterir.


SON BAND'da, yaşlı bir adam otuz yıl önce banda aldığı sesini dinlemekte, zaman zaman gençliğinde söylediği sözlerdeki idealizme öfkeyle tepki göstermekte ya da gülmektedir. Bir tek kişinin gençliği ve yaşlılığı arasında geçen bu kopuk kopuk konuşmalardan, yaşamın anlam ve umuttan soyutlanmış bir hayvanlaşma süreci gibi tasarlandığı sonucu ortaya çıkar.


Aynı umutsuzluk ve anlamsızlık MUTLU GÜNLER'inde temasıdır. Bu oyunda da hemen hemen yalnız bir kişinin kendi kendine konuştuğu görülür. Oyunun birinci perdesinde Winnie, beline kadar toprağa gömülü olarak güneşin altında zamanın sonsuzluğuna karşı geçmişini hatırlayıp mutlu bir yaşamı olduğunu kanıtlamaya çalışır. Gömülü olduğu tümseğin arkasına uzanmış olan kocası Willie de arada bir, tek kelimelik yorumlarla bu mutluluğu paylaşır. İkinci perdede Winnie boğazına kadar toprağa gömülüdür. Belleği daha da zayıflamıştır. Dönüp bakamadığı için kocasının orada olmadığını bile anlayamaz. Ama gene de her şey yolundaymış gibi konuşmasını sürdürür. Oyunun sonuna doğru sabah giysileri içinde yeniden beliren kocasını gördüğü zaman "Şen Dul" valsini mırıldanarak mutluluğunu dile getirir. Zamanın her şeyi hiçe indirgeyen geçişi karşısında insan belleğinin ve hayal gücünün bu direnişi, Beckett'in kara güldürü anlayışının parlak bir örneğini oluşturur.


Beckett'in daha sonra yazdığı oyunlarda da çağdaş insanın giderek anlamsızlaşan yaşamını ve yabancılaşmasını çok daha özlü bir biçimde dile getirdiği görülür. Bu yalınlık ya tek bir oyuncu için yazılmış bir monologtur, ya da bu türün en aşırı örneği Breath (Soluk) adlı yarım dakikalık oyunda olduğu gibi, sahnede ne tek bir oyuncunun göründüğü, ne de tek bir sözcüğün konuşulduğu, yalnızca bir soluk alma sesinin duyulduğu bir gösteridir.


Beckett'in oyunlarındaki bu uyumsuz olaylar, onun toplumsal ve siyasal gerçeklere kayıtsız kalan bir yazar olduğu izlenimini yaratmıştır. Oysa "FELAKET "ve "NE, NEREDE" gibi son oyunlarında baskı yönetimlerine kara güldürü anlayışıyla karşı çıktığı da öne sürülmüştür. Beckett oyunlarında olduğu gibi romanlarında da Kafka'nın Dava ve Şato gibi romanlarındaki anlaşılmaz bekleyiş ve arayış tedirginliğini büyük bir ustalıkla yansıtır.


Beckett, yapıtlarının genellikle güç anlaşılırlığına karşın insan gerçekliğini büyük bir tutarlılıkla işlediği ve aynı rahatlıkla kullandığı İngilizce ve Fransızca'nın en parlak temsilcilerinden biri olduğu için, edebiyat ve tiyatro çevrelerinde büyük bir ilgiyle izlenmektedir.




YAPITLARI:

MURPHY- 1938
WATT-1944
MOLLOY-1951
MALONE ÖLÜYOR-1951
GODOT'YU BEKLERKEN-1952
ADLANDIRILAMAYAN -1953
SONU-1957
SON BAND-1959
NASIL OLDUĞU-1961
KÜLLER-1962
MUTLU GÜNLER- 1962
OYUN-1962
ÖLÜ HAYALGÜCÜ HAYAL EDİN-1966
YİTİKLER-1971
SOLUK VE BAŞKA KISA OYUNLAR-1972
BEN DEĞİL-1973
İLK AŞK-1973
HAYALET ÜÇLÜSÜ-1977
AYAK SESLERİ-1980
BİR MONOLOG PARÇASI -1980
OHİO EMPROMPTÜSÜ-1981
NE NERDE-1981




UYUMSUZLUK TİYATROSU

İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa'da ortaya çıkan, kısa bir süre sonra Amerika'da da örneklerine rastlanan bir tiyatro türüdür. Aynı zamanda " Absürd Tiyatro" ve "Saçma Tiyatro"su diye de anılır. Kökeni bir yandan soytarılık geleneğine, diğer yandan da Dadacılık ,Gerçeküstücülük ve Vahşet tiyatrosuna uzanan bu akım, düşünsel açıdan Varoluşçu görüşle ortak özellikler taşır.Albert Camus Sisyphos Söyleni'nde insanlığın durumunu özetlerken örnek olarak, tanrıların bir kayayı sırtlayıp bir dağın tepesine taşıma cezasına çarptırdıkları Sisyphos'u gösteriyordu. Taş doryğa varınca yeniden yuvarlanıyor, Sisyphos'da taşı yeniden yüklenip doruğa çıkarıyor, ve bu sonsuza değin sürüp gidiyordu. Camus'a göre insanın içinde bulunduğu durumda gösterdiği yaşama çabası da böyle saçma bir eylemdi. Ancak Sisyphos'un taşı her düşüşünde yeniden doruğa taşıyacak gücü kendinde bulması, O'nun bu saçmalığı aşma kararlılığını da içeriyordu. Bu yüzden Sisyphos'u mutlu saymak gerekiyordu.

Varoluşçu düşünce daha önce Camus ve Jean Paul Sartre gibi bu düşüncenin öncülüğünü eden yazarların oyunlarına da esin kaynağı olmuştu. Ama bu yazarlar düşüncelerini kendi oyunlarında, yerleşmiş tiyatro kurallarından ve gerçekçi yöntemden büyük ölçüde uzaklaşmadan dile getiriyorlardı. Uyumsuzluk Tiyatrosunun belli başlı temsilcilerinden sayılan Eugene Ionesco, Samuel Beckett, Arthur Adamov, Jean Genet gibi yazarlar yalnız içerik değil, biçim açısından da yerleşmiş tiyatro kurallarına karşı çıktılar ve yansıtmak istedikleri uyumsuzluğu bu içeriğe uyan tutarlı bir sahne diliyle işlediler. Adı geçen bu yazarlar çoğu zaman bir arada anılmakla birlikte, oyunlarını önceden belirlenmiş ortak ilke ve kurallara göre de yazmıyorlardı. Aralarındaki benzerlik daha çok tiyatro tarihçileri ve eleştirmenleri tarafından ortaya konmuştur.

Bu değerlendirmelere göre Uyumsuzluk Tiyatrosu yazarları insanı evren içinde tutkularını ve düşlerini gerçekleştiremeyen, çevresine yabancılaşmış ve her türlü iletişimden yoksun bir varlık olarak ele alırlar. İnsanlar kalabalık topluluklar halinde yaşasalar, birtakım kurumlar ve yasalar aracılığıyla aralarındaki ilişkileri düzenlemeye kalksalar bile, bütün bu çabaları boşa çıkar, sözü edilen kurumlar ve yasalar anlamsız ve boş kalıplara dönüşür. İşte bu mantıksız ve uyumsuz durumu sahnede yansıtabilmek için, oyun kişileri arasındaki konuşma ve davranışların mantıksızlığının da ötesinde, tarih dışı ve diyalektik olmayan bir oyun kurgusu yaratmak gerekir. İnsan güvenebileceği mutlak değerleri ararken, sürekli olarak hayal kırıklığına uğradığına, her girişimi anlam ve destekten yoksun kaldığına göre, bu türdeki yapıtların olay örgüleri de çoğu zaman bir kısır döngü biçimini alır. dramatik bir eylem yerine bekleyiş, yineleme, ve söz oyunlarına dayanan bir kurgu ortaya çıkar. Bu anlamsızlığın temelinde büyük savaşların sonucu olan yıkımlar, baskı yönetimleri ve bunların yarattığı kuşku, korku , suçluluk duygusu yatmaktadır. Bunun bilincine varan insan o güne değin kendisine gerçek diye tanıtılan ne varsa, onların hepsinin aldatıcı, yanıltıcı olduğunu da anlamıştır. Bu arada ahlak değerlerinin yapaylığı ve yarasızlığı da insan yalnızlığını daha da artırmıştır. Bu durum karşısında Uyumsuzluk Tiyatrosu yazarları değişik yaklaşımlarla çağdaş insanın durumunu oyunlarında dile getirmeye çalışmışlardır.

Bunlardan Ionesco nihilist bir görüşle, insanların konuşma ve davranışlarından hiç bir anlam çıkarılamayacağı, yaşama biçimlerinde tutarlı hiç bir dünya görüşüne rastlanamayacağı saçma bir dünyayı yansıtan oyunlar yazmıştır. Beckett ise, insanın içinde bulunduğu evrensel kargaşayı yansıtan uyumsuzluğu oyunlarının yapısal ilkesi olarak benimsemiş, insanlar arasındaki iletişimsizliği dilin yozlaşması olarak yorumlamıştır. Dürrenmatt, Frisch ve Grass gibi başka bir grup oyun yazarı da, gerçekçilikten büsbütün uzaklaşmadan, oyunlarında uyumsuzluk öğelerine çağdaş yaşamın aksayan yanlarını taşlamak amacıyla yer vermişlerdir. Bu üç yaklaşımda da tiyatronun gerçeğe ayna tutmak görevini bir yana bıraktığı, bunun yerine gerçek diye yerleşmiş kavramların saçmalığını sergileyerek bu kalıpları parçaladığı görülür. Bu nedenle uyumsuzluk tiyatrosu bir karşı-tiyatro, oyun kişileri de karşı-kahramanlar olarak tanımlanır. Bu tür oyunlarda gerçeğin mantığa aykırılığı sergilenirken, insanın acıklı ve gülünç yanlarının da birbirinden ayrılmazlığı da gösterilir. Böylece "acıklı-güldürü" türü, grotesk öğeler ve karikatüre ağırlık veren bir güncellik kazanır. Abartmanın ağır bastığı böyle bir sahne dili Artaud'nun Vahşet Tiyatrosundaki somut görüntü diline de benzerlik gösterir. Yalnız konuşmaların ve jestlerin değil, oyun alanındaki bütün öğelerin bileşimiyle ortaya çıkan bu dil, beklenmedik görünümleri ve gelişmeleriyle seyirci için irkiltici bir nitelik de taşıyabilir.

Bu türdeki oyunlarda olayların gelişmesine, ruhsal çözümlemelere yer verilmediği için, oyun tümüyle başlangıcındaki durumun uzatılmış ya da yoğunlaştırılmış bir serimi olarak biçimlenebilir. Konu olarak yaşamın anlamsızlığını, olayların ve kişiler arasındaki ilişkilerin uyumsuzluğunu işleyen bu yazarlar, söz konusu anlamsızlığı gene de ele alınan malzemeye en uygun biçimde vermek zorundadırlar. Bu amaçla uyumsuzluk tiyatrosu yazarları, kendi içinde tutarlı olan ve anlatım zenginliğini yarattıkları imgelerin inandırıcılığı ile sağladıkları bir sahne dili kullanırlar. Bu türün ilk örneği sayılan KEL ŞARKICI-Ionesco, doğalcı burjuva tiyatrosunun bir parodisini yapmıştır. Mr. ve Mrs. Smith ile Mr. ve Mrs. Martin adındaki oyun kişileri oyun boyunca İngilizce öğreten kitaplardaki basit cümlelerle konuşur, basmakalıp sözleri tekrarlar, büyük bir içtenlikle kelime oyunları yaparlar. Bütn bu konuşmaların tam bir ağırbaşlılık içinde geçmesi, oyunun gülünçle acıklıyı etkili bir biçimde uzlaştırmasını sağlar. Bu oyunun hangi amaca hizmet ettiğinin anlaşılmadığı eleştirisine karşı Ionesco şu sözlerle karşı çıkmıştır: "Eğer bu oyun herhangi bir şeyin eleştirisi ise, bu bütün toplumların, dilin ,basmakalıp sözlerin eleştirisi; insan davranışlarının, dolayısıykla da tiyatronun bir parodisidir. .. İnsan trajik değilse gülünç ve acıklıdır, onun bu saçma durumunu açıklayarak bir çeşit trajedi de yaratılabilir. "

Beckett bu türün klasikleşmiş örneği olan Godot'yu Beklerken adlı oyununda insanın denetleyemediği boş, kısır bir dünya görüntüsü içinde iki aylak sirk palyaçosunu durmadan konuşturur. Ancak Beckett'in Ionesco'dan ayrılan yanı, bu konuşmaların çağrışım zenginliğidir. İlk duyuşta seyirciye saçmasapan gelen bu sözlerin Kutsal Kitap'a, ünlü yazarların yapıtlarına göndermelerle dolu olduğu da dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmaz. Bu da acıklı ile komediyi ustaca yanyana koyma yöntemidir.

Ionesco ve Beckett'ten sonra Fransa'da Adamov, Genet, Arrabal; İngiltere'de Simpson ve Pinter; Amerika'da Albee ve Kopit; İsviçre ve Almanya'da Dürrenmatt, Frisch ve Grass gibi yazarlar uyumsuzluk tiyatrosunun değişik örneklerini vermişlerdir. Türkiye'de ise Aziz Nesin, Oğuz Atay ve Sevim Burak bazı oyunlarıyla bu türün temsilcileri sayılabilirler.



BECKETT'İN ELEŞTİRİSİ

Karamsarlığın bu kadarı olur mu ya da olmalı mı? Hele gençlik yıllarının hüzne yatkın yapısında bu tür kitaplar okunduğunda etkilenmemek elde değil.. Yaşama, dünyaya bakışta, karamsarlığa sürükleyecek, dahası üretmekten, yaşama sevincinden alıkoyacak bir olumsuz bir değişim yaratabilir. Çünkü bir noktadan sonra insan Beckett'e hak verebiliyor .

Hepimiz belli noktalarda bağlanmışız bir yerde.. çukurlarda.. hastanelerde.. kimimiz sağlık nedenlerinden, kimimiz törelerden, parasal durumlardan ya da günlük didişmelerden... Yaşamımız boyunca kıyasıya bir didinme ve sonrasında ölüm.. İnsanı kötümser olmaya, dünyayı yaşanmaz kılmaya iten nedenler öylesine çok ki.. zaman zaman hepimiz bir yerde durup "yaşamanın ne anlamı var" demişizdir. Çünkü ne denli çalışsak da sonunda ölüm varsa.. Her şey bir gün tümden yitip bitecekse, (üstelik son zamanlarda çokça yaşanan) tüm iyi değerlerin yalnızca kitaplarda; bizi güçlendirecek, dayanak olacak kuralların sözde kaldığını gözlemliyor; tüm çabamıza karşın kuralsızlığa uyum sağlayamıyorsak; iyiliğe, doğruluğa değgin ne varsa; budalalıkla yorumlanıp değerlendirildiğini görüyorsak; küçüklükten bu yana okulda, evde, dinde öğretilen etik kuralların geçersizliğini yaşıyor, şaşkınlıktan hangi yönde yol alacağımızı bilemiyorsak karamsarlığa kapılmak doğal gelebilir... Evet insanı ve dünya düzenini kıyasıya taşlamalarla dolu kitaplar bunlar."Yerinde sayan, umutla birşeyleri bekleyen ama kavuşamayan, gene de oyalanan, oyalandığının bilincinde olan " gibi amaçsız kurgulardan, hep karanlığa açılan, çıkmazlardan sözeden kitaplar...

Hepimizi gerçekleşse de gerçekleşmese de yaşatan umutlarımız... Bizi ayakta tutan değişikliğe açık olup üreten, ürettiğini hisseden yanımız...



gunfrfd / 1996

2 yorum:

Narince dedi ki...

Elim ayağım dolaştı, sabah sabah gözlerim doldu. Beni her gün yokluyor olmanız, yazılarımı beğenmeniz: gurur verici. Çok mutlu oldum, çok!
Hele sizi burada bulmak!
Keşke daha önce haberim olsaydı. Kutuda yoksunuz, yine yazar diyorum ama, demek buradaydınız.
Her gün uğrayacağım, öğreneceğim.

İzniniz olursa Okumalı başlığına, karakutu dostlarının arasına ekleyeceğim sizi de.

sevgiyle, saygıyla...

Beau dedi ki...

Ne güzel tüm dostlar burada.
Saygı ve hep sevgiyle.


Beau