RSS

21 Nisan 2017 Cuma

T.S.ELIOT / YAŞAMI-ŞİİRLERİ VE DENEMELERİ



Ve gerçekten zamanı gelir
Pencere camlarına sırtını sürterek
Sokaklar boyunca kayan sarı dumanın;
Zamanı gelir, zamanı gelir
Yüzün olur karşındaki yüzleri karşılayacak;
Cana kıymanın da, yaratmanın da , zamanı gelecek,
Ve zaman, tüm işleri ve günleri için ellerin
Ki alıp soruları düşürür tabağına tek tek;
Senin zamanın ve benim zamanım,
Ve zamanı sayısız kararsızlığın da
Ve sayısız görüşlerin ve caymaların da,
Daha tadına bakmadan tost ile çayın.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanjelo' dan söz açar.

Ve gerçekten zamanı gelir
Sorarsın, "Cesaretim var mı?", "Cesaretim var mı?",
Zamanı gelir geri dönüp merdivenden inmenin,
İç ezikliğiyle tepemdeki kelliğin-
(Diyecekler, "Saçları nasıl da seyrelmede!")
Günlük elbisem üstümde, kolalı yakam çenemde,
……………………
……………………
" Cesaretim var mı
Tedirgin etmeye evreni?
Bir dakikada yeterli zaman var
Kararlarla caymalar için / ki bir dakika değiştirir hepsini.



(Alfred J. Profrock'un Aşk Şarkısı’ndan)


T.S.ELIOT / Denemeler



GELENEK VE BİREYSEL YETİ
T.S.Eliot

Ara sıra yokluğundan yakınırken adını anarsak da, İngiliz yazınında gelenekten pek söz açmayız. “Gelenek” den ya da "Bir gelenek" den söz etmeyiz; bu sözü ancak falancanın şiiri “gelenekçi” ya da “fazla gelenekçi” derken sıfat olarak kullanırız. Belki de bir yergi tümcesinden başka yerde pek seyrek görünür bu söz… Ya da beğenilen eserin, hoş bir arkeolojik diriltme olduğunu üstü örtülü söyleyen belli belirsiz bir beğenmedir. Güvenilir arkeoloji bilimine böyle rahat başvurmadan, bu sözü İngiliz kulağıyla zor uzlaştırabilirsiniz.

Bu söz yaşayan ya da ölmüş yazarları değerlendirmede görülecek değil şüphesiz. Her ulusun yalnız yaratma biçimi değil, eleştirme biçimi de vardır kendine göre; hatta her ulus eleştiri alışkanlıklarının yetersizliklerine, sınırlarına yaratıcı dehasınınkilerden daha kayıtsızdır. Fransız dilinde yazılagelmiş bir yığın eleştiri yazısından, Fransızın eleştiri yoluyla yöntemini biliriz, ya da bildiğimizi sanırız. Hatta (ne bilinçsiz kişileriz ki) Fransızların bizden “daha eleştirici” oldukları sonucuna varır, bazan da sanki Fransızlar itkilerine bizden daha az bağlıymışlar gibi, bununla biraz böbürleniriz. Belki de öyledirler; ama şunu bilmeliyiz ki eleştiri soluk almak kadar kaçınılmaz bir şeydir, okuduğumuz bir kitaptan heyecan duyarken aklımızdan geçenleri dile getirmekle, kendi kafamızda geçen bu eleştiri eylemini de eleştirmekle bir şey yitirmeyiz. Bu süreçte ışığa çıkabilecek olgulardan biri, ozanı överken eserinin başkasını en az benzeyen yönleri üzerinde durma eğilimimizdir. Eserinin bu yönlerinde ya da bu bölümlerinde bireysel olanı, o kişinin kendi özü neyse onu bulmaya çalışırız, ozanın kendisinden önce gelenlerden, hele kendisinden hemen önce gelenlerden başkalığı üzerinde hazla dururuz; tadına varmak için, ayrılabilecek bir şey bulmaya çalışırız. Oysa bir ozana bu önyargı olmadan yaklaşırsak, sık sık görürüz ki eserinin yalnız en iyi değil, en bireysel bölümlerinde bile ölmüş ozanlar, ataları, kendi ölümsüzlüklerini pekiştirmektedirler. Bunu yalnız etkilenme dönemi olan ergenlik çağı için değil, tam bir olgunluk çağı için de söylüyorum.

Ama geleneğin, aktarmanın tek yolu, bizden hemen önceki kuşağın başarılarına körü körüne ya da ürkekçe bağlanarak onların yollarını izlemekten başka bir şey değilse, “gelenek” in kesin olarak dizginlenmesi gerekir. Kumlara karışıp yitiveren, nice sıradan akıllar gördük; yenilikse tekrardan iyidir. Daha geniş çapta bir önemi vardır geleneğin. Mirasa konar gibi elde edilemez; istiyorsanız, onu büyük bir çabayla edinmeniz gerekir. Bu, her şeyden önce, ozanlığını yirmi beşinden sonra da sürdürecek herkes için, hemen hemen şart diyebileceğimiz bir tarih duygusunu gerektirir. Tarih duygusu da, geçmişin geçmişliğinden başka, şimdiliğinin de kavranmasını gerektirir.

Tarih duygusu, yalnız kendi kuşağını etinde kanında duyarak değil, Homeros'dan bu yana bütün Avrupa Edebiyatı ile, onun içinde kendi ülkesi edebiyatının çağdaş bir varlığı olduğunu, çağdaş bir düzen kurduklarını duyarak yazmaya zorlar kişiyi.. Geçicinin olduğu kadar sonsuzun da, geçiciyle birlikte sonsuzun da duygusu olan bu tarih duygusudur yazarı gelenekçi kılan. Yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin duyuran budur.


T. S. ELIOT / Denemeler



Denemeler / T. S. ELIOT /

Çev: Akşit Göktürk /

Bu kitapta T. S. EIiot'ın beş eleştiri yazısının çevirileri yer almaktadır. Eliot'ın eleştirileri geniş bir alanı kaplar. Buraya alınan denemeler, onun şiir anlayışının, eleştiri anlayışının temel ilkelerini ortaya koyan yazılardır. Bu denemelerde, eleştirinin görevi, şiirin oluşumu, ozan ile eleştirmenin gelenekle bağı, ozanın şiiriyle bağı gibi Eliot’u çok ilgilendiren belli başlı sorunların ele alınışı, savunuluşu izlenebilir … İlkin, Eliot'ın savunduğu anlayışın hangi koşullardan doğduğunu kısaca belirterek, onun şiir ile eleştiri konularındaki tutumunun en belirgin yönleri üzerinde biraz duracağız.

Demiş Akşit Göktürk…

Ve kitabın girişinde önsöz nitelinde T.S. Eliot’un şiirine alıntılarla ilerleyen bir yazı yerleştirmiş…. İlkin o yazıyla başlayarak verdiğim sözü yerine getirmek; Eliot denemelerini tamamlamak istiyorum. Çünkü bu denemelerin; şiirle, yazınla, hatta sanatın diğer dallarıyla uğraşanları ilgilendirdiğini düşünüyorum.

İlkin Akşit Göktürk’ün Eliot şiirine ilişkin görüşleriyle başlıyoruz:



ELIOT' IN KLASİZMİ

1. Şiirde ve Eleştiride Yeni Eğilim

Güçlü bir ozanın, ya da bir kaçının başlattığı her yeni akım tekdüzeliğe düştüğü an, şiirde bir devrim kaçınılmaz olur. İngiltere'de Tennyson'la doruğuna varmış olan Victoria Devri şiiri de yirminci yüzyıl başlarında böyle bir tekdüzeliğe düşmüştü. Günlük yaşayıştan, kent yaşayışından kaçan bu şiir geleneği artık yirminci yüzyılın koşullarıyla bağdaşacak durumda değildi. Böylece şiirde romantik geleneğe karşı bir tepki görülmeye başladı, yeni bir eğilim belirdi. Bu yeni akımın üç büyük öncüsü T. E. Hulme, T. S. Eliot, Ezra Pound'du. Birinci dünya savaşından hemen önce, bu yeni sanat eğiliminin sözcülüğünü yaparken T. E. Hulme “Romanticism and Classicism” adlı denemesinde:

«Şunu söyleyeyim ki, şiir için kuru, çetin, klâsik bir çağ gelmek üzeredir. »
«Bence romantizm artık bir tükenme devresine ulaşmıştır. Yeni bir teknik, yeni bir yol bulunmadıkça yeni bir şiirin doğmasını da bekleyemeyiz.»*
diyor.

Hulme ile Eliot aynı kuşağın sözcüleridir. Düşünceleri aynı ortamda gelişmiştir. Hulme'ın denemeleri 1924 yılında yayınlanmıştır. Eliot'ın şiir görüşü de bu sıralarda oluşmaktadır.

Önceki yüzyıllarda, Dryden ile Coleridge de birer ozan-eleştirmen olarak şiir alanında yeni bir devrimi başlatmış, getirdikleri yeni anlayışın ilk örneklerini vermişlerdir. Eliot'ın da hem şiiri hem eleştirisi, bir çağın çöküşü ardından gelen yeni görüşün ilk belli başlı örnekleridir. 1922'de Waste Land'in yayınlanışıyla romantik şiir için bitiş zili çalmış oluyordu. Waste Land günümüz ozanının çağdaş yaşayışla şiiri uzlaştırma çabasına iyi bir örnektir. Şiirde yeni bir anlatımın da başlangıcıdır. Çünkü yeni çağın insan düşüncesiyle duygusuna kazandırdığı yeni boyutlar, yeni dil kaynaklarını, yeni bir deyiş biçimini gerektiriyordu.



T.S.ELIOT



DÖRT KUARTET
*Yalnız tek bir merkez olduğu halde,insanların çoğu kendi merkezlerinde yaşar.

*Yokuş yukarı ve yokuş aşağı birdir ve birbirinden aynıdır.

Heracleitus

BURNT NORTON (*)

I

Şimdiki zaman ve geçmiş zaman
Belki birliktedir gelecek zamanda,
Ve gel-zamanı kapsar geçmiş zaman.
Zamanların hepsi ölümsüzce varsa
Zamanların hiçbiri kurtarılamaz.
Ne olabilirdi, bir soyutlamadır ki
Sürekli bir olanak halinde kalır
Bir varsayım dünyasında ancak.
Ne olabilirdi ile ne oldu soruları
Tek bir sonu imler ki daima vardır.
Anılarda yankılanır ayak sesleri
Geçitten aşağı ki bizler geçmedik
Hiç açmadığımız kapıya doğru
Gül bahçesine. Sözlerim yankılanır
Böylece, kafanızda.
……………………Ama neden
Tedirgin eder gül tasındaki tozları,
Bilmiyorum.


……………………Öbür yankılar
Çınlar bahçede. İzlesek mi onları?
Çabuk, dedi kuş, bulun onları, bulun,
Tam köşede. Çitteki ilk gedikten,
İlk dünyamıza bizim, izlesek mi
Düzenci ardıçkuşunu? İlk dünyamıza.
Oradaydı onlar, ağırbaşlı, görünmez.
İlerleyerek çiğnemeden ölü yaprakları,
Güz sıcağında, tınlayan havada,
Ve cıvıldadı kuş, yanıtlarcasına
Çalılığa sinmiş duyulmadık müziği,
Ve belirsiz bakış uzandı, çünkü güller
Görülmüş çiçeklerin görünüşündeydi.
Oradaydık konuklarla biz, ağırlanan ve ağırlayan.
Sonra ilerledik, onlar da, tören düzeninde,
Issız bahçe yolundan şimşir çevreli göbeğe,
Çünkü seyredecektik boşaltılmış havuzu.
Kuruydu havuz, kuru beton, boz kenarlı,
Ama havuz günışığından bir suyla doluydu,
Ve nilüfer yükseldi, sessizce, sessizce,
Yüzey parıldadı, sanki yüreğiydi ışığın,
Ve onlar arkamızdaydı, havuzda yansıyarak.
Derken bir bulut geçti ve boşaldı havuz.
Gidin, dedi kuş, çünkü ağaçlar çocuk doluydu,
Coşkuyla gizlenmiş, dokunsan gülecekler.
Gidin gidin gidin, dedi kuş, insanoğlu
Dayanamaz bunca çok gerçeğe.
Geçmiş zaman ve gelecek zaman
Ne olabilirdi ile ne oldu soruları
Tek bir sonu imler ki daima vardır.

T.S.ELIOT




EAST COKER (*)




Başlangıcımdadır benim sonum. Sırayla
Evler yükselir ve düşer, ufalanır, ama yayılıyor,
Göçüyor, yıkılıyor, yenileniyor, ya da yerlerinde
Bir boş tarla, bir fabrika, bir varyant vardır.
Eski taş yeni yapıya, eski kereste yeni ateşlere,
Eski ateşler küllere, ve küller toprağa,
Toprak ki zaten et, post ve dışkıdır,
İnsan ve hayvan kemiği, ekin sapı ve yapraktır.
Evler yaşar ve ölür: bir süresi vardır yapıların
Ve bir süresi yaşamanın ve üretmenin
Ve bir süresi yelin, kırsın diye sarsak camları
Ve sarssın diye sıçan yuvası tahta kaplamaları
Ve sarssın diye armalı partal süs perdelerini.

Başlangıcımdadır benim sonum. Şimdi ışık düşer
Boş tarladan ötelere, bırakıp çukurdaki köy yolunu,
Dallarla örtülü, bir öğle sonrası loşluğunda,
Ve sen sete yaslanırsın bir araba geçerken
Ve çukur yol diretip durur aynı yönde
Hep köye doğru, elektrik ısısında
İpnotize edilmiş. Bunaltıcı bir siste boğucu ışık
Emilir, kırılmaz, külrengi taşlarca.
Yıldızçiçekleri uyur boş sessizlikte.
Bekle erkenci baykuşu.

T.S.ELIOT



THE DRY SALVAGES (*)



I

Tanrılar üstüne pek bir şey bilmem; ama sanırım nehir
Karayağız kunt bir tanrıdır - somurtkan, yaban ve hırçın,
Bir ölçüde sabırlı, önceleri bir sınır sayılmıştır;
Yararlı ama güvenilemez, bir ticaret yolu olarak;
Şu halde ancak bir sorun köprü kurucusunun önünde.
Sorun çözülünce, karayağız tanrı nerdeyse unutulur
Kentlerde oturanlarca - ama, daima, amansızdır o,
Mevsimleriyle öfkelerini yaşayarak, yıkıcı, ansıtıcı
Unutmak istediklerimizi. Önemsenmemiş, yatıştırılmamış
Makineye tapanlarca, ama o bekliyor, gözlüyor ve bekliyor.
Hep onun ritmi vardı çocuk yuvalarında,
Nisan avlularındaki sıra aylandız ağaçlarında,
Güz sofrasındaki üzümlerin kokusunda,
Ye kış akşamı toplantılarında gazışığında.

……Nehir içimizdedir, deniz tümden çevremizde;
Deniz karaların sınırıdır da, granitin
İşleyip durur içine, büklere sürükler
İlk yaratıklarla sonrakilerin izlerini:
Denizyıldızı, atnalı pavurya, balina omurgası;
Longuzlarda, ancak orada önümüze serer
Daha nazlı yosunları ve denizşakayıklarını.
Sürükler yitiklerimizi, yırtık serpme ağları,
Göçmüş istakoz sepetlerini, kırık kürekleri
Ve eşyasını yabancı ölülerin. Çok sesi vardır denizin,
Çok tanrısı ve çok sesi.
……………………Yabangülünün üstünde tuz,
Çamların üstünde sis.
……………………Denizin uğultusu
Ye denizin şaklayışı, bambaşka seslerdir,
Birlikte duyulur çoğunlukla: donanımdaki ıslık,
Sulara serpilen dalganın okşayışı ve korkutuşu,
Granit dişlerin uzaklardaki nakaratı,
Ve yaklaşılan burundan av az avaz bir uyarı
Hep denizin sesidir, ve çıkıp inen şamandıra
Davranır yuvaya doğru, ve martılar:
Ve durgun sisin baskısı altında
Çalan çanlar
Zamanı ölçer zaman bizim değil, çalınır uyuşuk
Soluğanlarca, bir zaman
Daha yaşlı kronometrik zamandan, daha yaşlı
Zamandan, kaygılı üzgün kadınların hesapladığı
Uyanık yatarak, geleceği kestirmeye çalışarak,
Ve çabalayarak sökmeye, açmaya, ayırmaya
Ye bir araya getirmeye geçmiş ile geleceği,
Yarı gece ile tan arası, geçmiş bütünüyle aldanıştır,
Gelecek de geleceksiz, sabah saatinin önünde
Zaman durunca ve zaman hiç sona ermeyince;
Ye soluğanlar, geliyor ve gelirdi başlangıçtan,
Çalar
Çanları.

T.S.ELIOT



LITTLE GIDDING (*)


Karakışta bahar kendine özgü mevsimdir
Günbatımında donuklaşsa da sonsuzdur,
Zamanda asılı, kutupla dönence arasında.
Kısa gün ışıl ışıl olunca, ayaz ve ateşle,
İvecen güneş buzu tutuşturur gölcük ve hendeklerde,
Sıcaklığın yüreği olan rüzgihsız ayazda,
Yansıtarak suyumsu bir aynada
Bir ışıltıyı, körlüktür bu öğle saatinde.
Ve parıltı, daha yoğun çalı ve maltız alevinden,
Uyandırır suskun ruhu: yel değil yortu ateşi
Yılın karanlık zamanında.
Erimeyle donma arasında
Ruhun öz suyu titrer. Ne toprak kokusu vardır
Ne de yaşayan şeylerin kokusu. Bahar zamanıdır bu
Ama zamanın sözerdiği değil. Şimdi çit
Bir saatliğine ağarır geçici çiçekleriyle
Karın, daha beklenmedik bir çiçek
Yaz çiçeğinden, ne tomurarak ne de solarak,
Yani kuşak düzeninde değil.
Nerededir yaz, düşlenemeyen
Sıfır derece yaz?


…………………Buradan gelseydin,
Sapman beklenen yola saparak,
Gelmen beklenen yerden gelerek,
Buradan gelseydin Mayısta, görürdün çitleri
Gene bembeyaz, Mayısta, kösnül tatlılığıyla.
Gene aynı olacaktı yolculuğun sonunda,
Umarsız bir kral gibi gece gelseydin,
Neden geldiğini bilmeyerek gündüz gelseydin,
Gene aynı olacaktı, bozuk yoldan ayrılıp da
Domuz ahırı ardından sapınca iç sıkıcı yapıya
Ve mezar taşına. Niye geldim diye ne düşündüysen
Yalnız kabuğudur, kapçığıdır anlamın
Ki amaç yalnız o amaca ulaşılınca anlaşılır,
O da ulaşılırsa. İsterse hiç amacın olmasın
Ya da tasarladığın son’un ötesindedir amaç,
Ulaşılınca değiştirilir. Öyle yerler vardır ki
Dünyanın da ucudur, bazıları deniz mağaralarında,
Ya da karanlık bir gölde, bir çöl ya da bir kentte¬
Ama en yakını budur, yer ve zaman bakımından,
Şimdi ve İngiltere’de.


T.S.ELIOT



KEDİLERİN ADLANDIRILMASI

Zor iştir kedilerin adlandırılması,
Zannetmeyin ki tatil günü oyunlarınızdan biridir
sadece;
Çatlağın teki olduğumu düşünebilirsiniz,
Her kedinin en az ÜÇ AYRI ADI olması gerektiğini söylersem.
Hepsinden önce ailenin kullandığı şu gündelik ad vardır,
Peter, Augustus, Alonso ya da James gibi,
Victor ya da Jonathan gibi, George ya da Bill Bailey gibi –
Her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim. 

T.S. ELIOT



SERBEST KOŞUK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

T.S. ELIOT


Serbest koşuğun var olduğu kabul ediliyor. Serbest koşuğun bir akım olduğu kabul ediliyor; belirli kuramlardan meydana geldiği ve bir kuramcı grup ya da gruplarının, vezinlere saldırıları eğer başarıya ulaşırsa, şiiri devrimci ya da ahlâksız yapacakları kabul ediliyor. Serbest koşuk diye bir şey yoktur, ve bu kuruntunun ortadan kalkma zamanı çoktan gelmiştir.
Bir sanat kuramı yerleştiği zaman genellikle göze görünen şey, milyonluk reklâmla üç paralık sanat kazanıldığıdır. Bu malları satan kuram yanlış olabilir, karışık ve aydınlatma yeteneğinden yoksun olabilir ya da başlangıçtan beri hiç varolmayabilir. Millik bir devrim olmuş ve birkaç sanat eseri yaratmıştır; oysa bu devrimci kuramlar kuyruklarına yapışmasa sanat eserleri belki daha bile iyi olacaklardı. Modern toplumda bu gibi devrimlerden kaçınılamaz. Bir sanatçı, belki hiç düşünmeden, çevresini saran ikinci sınıf adamlarınkinden özünde ayrı olması bakımından yeni diyebileceğimiz, ve kendinden önce gelen büyük sanatçılardan özünden başka her şeyiyle değişik bir yöntem bulabilir. Yenilik ihmale uğrar; ihmal saldırıya yol açar; ve saldırıya bir kuram gerektir. Ülküsel bir toplumda insan iyi Yeni'nin iyi Eski'den doğal bir şekilde, polemik ya da kuram gerekmeden gelişeceğini düşünebilir; canlı bir geleneğe sahip bir toplum olurdu böylesi. Miskin bir toplumda -ve gerçek toplumlar böyledir- gelenek her zaman batıl inanca dönüşür, ve yeniliğin sert itkisine gerekseme duyulur. Kuramlarıyla sınırlanabilen ve polemikleriyle daralabilen sanatçı ve akımı için böylesi kötüdür; ama sanatçı yaşlılığında, kavgaya girişmese hiçbir şeyin başarılamamış olacağını düşünerek yanılgılarından dolayı kendini avutabilir.

Serbest koşuğun polemik gibi bir bahanesi bile yoktur; Bir özgürlüğün savaş narasıdır bu, ama sanatta özgürlük olamaz. Ve iyi olan serbest koşuk «serbest»ten başka her şey olduğuna göre, başka bir ad altında savunulması daha yerindedir. Serbest koşuğun belirli çeşitleri içeriğin seçimi ya da içeriği ele alma yöntemiyle desteklenebilir. Birçok serbest koşuk yazarlarının böyle yenilikler getirdiğini ve gereçlerini seçme ve ele alma yolunda yaptıkları yeniliklerin -kendi zihinlerinde değilse bile okurlarınınkinde- şekilde yenilikle karıştığını biliyorum. Ama burada, gereçleri kullanmakla ilgili bir kuram olan imgecilikten söz açmak değil amacım. Sadece, imgeciliğin de içine katıldığı koşuk - şeklini ele almak istiyorum. Serbest koşuk gerçek bir koşuk - şekli olsaydı olumlu bir tanımlaması yapılırdı. Oysa ben bunu ancak olumsuz kelimelerle tanımlayabiliyorum: (l) kalıp yokluğu, (2) uyak yokluğu, (3) ölçü yokluğu.
Bu niteliklerin üçüncüsü kolayca bir yana atılabilir. Hiçbir ölçüye uymayan bir dizenin ne biçim bir şey olabileceğini düşünemiyorum. Şiir sütunlarını bugünlerde genellikle serbest koşuğa ayıran popüler Amerikan dergilerinde çıkan şiir dizelerinde bile ölçü bulunuyor. Herhangi bir dizede hece sayıları ve vurgular bulunur. Basit ölçüler belli bir bileşimin tekrarlanmasından meydana gelir, örneğin, bir uzun bir kısa ya da bir kısa bir uzun hece ikilililerinin beş kere tekrarlanması gibi. Gelgelelim, bir tek dizenin içinde herhangi bir tekrarlama yapılmasının hiçbir nedeni yoktur; değişik ayaklara (pes, tef'ile) bölünebilen dizeler niçin olmasın? Ölçünün açıklanması böyle bir dizeyi anlaşılır duruma nasıl getirir? Başka dizelerde geçen öğeleri ayırmakla, ve bunu yapmanın tek amacı başka yerde aynı etkiyi yaratmaktır. Ama belirli etkilerin tekrarlanması kalıpla ilgili bir soru.

8 Nisan 2017 Cumartesi

JOHN STEINBECK VE SARDALYE SOKAĞI



JOHN STEINBECK VE SARDALYE SOKAĞI


Bu yazıyı okuduğumda o kadar ilgimi çekti ki; yıllar öncesinden rafa kaldırdığım Sardalye Sokağı’nı indirip yeniden okudum…

Elimdeki yazıda krokiler, Sardalye Sokağı’nın eski ve yeni fotoğrafları… Dora’nın, Doc’un… Steinbeck’in doğduğu evin fotoğrafları da vardı…

Sanki bir kitap / ve de eski bir öykü yeniden ete kemiğe bürünerek; anılarıyla, çağrışımlarıyla karşıma dikilmişti…

En azından yazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istedim…

Umarım keyifle okursunuz…


Sevgili my ve Vincent’e



JOHN STEINBECK

ve SARDALYE SOKAĞI




Cumhuriyet Dergi / 19 Ekim 1995
Sayı:296 - Özgen Acar


JOHN STEİNBECK (1902-1968 )

John Steinbeck toplumda dışlanmış insanların dünyasına sevecen yaklaşan bir yazardı. Özellikle 1930 ekonomik bunalımının, California yöresindeki tarım işçilerine etkilerini, bireysel yaşamlarını, doğal ortamında toplumsal bir yaklaşımla anlatmıştır.

Steinbeck 27 şubat 1902'de Salinas’ta doğdu. Babası yerel bir politikacı, annesi öğretmen, Alman – İrlanda kırması, Big-Sur’a yerleşmiş göçmen bir aileden geliyordu.

Steinbeck’in romanlarında sıkça duyulan tarım kokusu, çocukluğunun da böyle bir ortamda geçmiş olmasından kaynaklanır.

Stanford Üniversitesi’nden (1920-26) mezun olmadı. Bir ara Panama’ya gitti. Oradan New York’a geçti. Hedefi iyi bir gazeteci olmaktı. Beceremeyince, New York’ta girip çıkmadığı iş kalmadı. Californiya’ya dönmek zorunda kaldı.

Evlendikten sonra, doğum yeri olan Salinas yakınındaki Monterey’e yerleşti. İlk iki romanını kimse basmadı. Umutsuzluktan üçüncü romanıyla birlikte bunları yaktı.

Yoğun duygusallık içeren basılmış ilk romanı Altın Kupa’yı (1929) karlı bir göl kıyısında, bir kulübede bekçilik yaparken yazdı. Lisedeyken kaleme aldığı, “A Lady In Infrared – Kızılötesinde Bir Bayan” adlı öyküsünü genişleterek oluşturdu.

“The Pastures of Heaven – Cennetin Çayırları” (1923) ve yazım tekniğini geliştirdiği, “To A God Unknown – Bilinmeyen Bir Tanrıya” (1933) kitapları izlediyse de bunlar pek yankı bulmadı.

1935 Steinbeck’in yazarlık yaşamının dönüm noktasıdır. Meksika’dan göç eden İspanyol-Kızılderili kırması, evsiz barksız Paisona’ların dünyaya boş vermişliğini tatlı buruk bir dille anlattığı, “Tortilla Flat – Yukarı Mahalle” adlı roman, düşsel bir gerçekçilik içerir. Bu kitabıyla çıraklığı noktalanır. Bu kitap filme çekilir…

Steinbeck yazarlık hevesinden dolayı sürekli geçim sıkıntısı çekiyordu. Birinci eşi Carol çeşitli işlerde çalışıyor, kendisi ise içki yasağı yıllarında evsiz barksız sokak serserileri, balıkçılar ve işçilerle kaçak şarap içiyor, onların yaşamlarını paylaşıyordu.

“In Dubıons Battle – Bitmeyen Kavga” (1939); bir zamanlar kendisinin de aralarında yaşadığı meyve toplayıcılarının sendikal uğraşlarını konu alan bu roman, çok ilgi uyandırmadı. Kendisine Amerika’da komünist anlamına gelen “kızıl” damgasının vurulmasına neden oldu.

Oysa bu roman günümüz Amerikan yazın dünyasında “İngiliz dilinin en çarpıcı kitaplarından biri” olma beğenisini sürdürüyor.

Kısa roman türünün en güzel örneklerinden biri olan ve iki göçerin dramını anlatan “Of Mice and Men- Fareler ve İnsanlar” daha sonra tiyatroya uyarlandığında, dünyanın pek çok ülkesinde sahnelendi, filme çekildi ve TV filmi yapıldı. Psikolojik ağırlıklı oyun, Amerika Drama Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandı.

Steinbeck yazarlığının doruğuna “The Grapes of Wrath – Gazap Üzümleri” adlı romanıyla çıktı. Bu roman kendisine Pulitzer Ödülü’nü de kazandırdı. Oklahama’daki evlerinden büyük sanayici ve bankacıların zoruyla koparılmış küçük bir ailenin, Californiya’ya göç öyküsünün anlatıldığı roman yüzü aşkın dile çevrildi, filmi ve tiyatrosu yapıldı. Bu yapıt Steinbeck’in tartışmasız en iyi kitabı olarak kabul edilir.Yayımlandığı an 1 milyonluk satışı ile rekorlar kırmış, öykünün geçtiği “66.” cadde yüzbinlerce turist çekmiştir.


2. Dünya Savaşı’nda bazı propaganda kitapları da yazdı. İkisi de 1942’de yayınlanan “The Moon Is Down – Ay Battı” ve “Bombs Away – Bombalar Öte” kitapları bunların arasındadır.New York Herald Tribune gazetesi adına Avrupa’da savaş muhabirliği yaptı.

Röportajlarını “Francisco News – Bir Savaş Vardı” adlı kitapta topladı.

Savaş sonrasının ilk romanı “Cannery Row – Sardalye Sokağı” (1945) ise yazarın en önemli üç kitabından biri oldu.. Filme çekildi.

Bunu “Pearl – İnci” (1945) ve savaşın neden olduğu toplumdaki açgözlülüğün acı bir dille anlatıldığı “The Wayward Bus – Aşk Otobüsü” (1947) izledi.

Burning Brigt – Alev” ( 1950) ve East of Eden – Cennetin Doğusu” (1952) adlı romanları ile Steinbeck, o güne değin alışılmış konuların dışına çıktı.

“Yukarı Mahalle” ve “Sardalye Sokağı”nı tamamlayan Monterey dizisinin üçüncü kitabı “Sweet Thursday – Tatlı Perşembe” yi (1954) yayımladı.

“The Short Reign of Pipin IV – Dördüncü Pippin’in Kısa Saltanatı” (1957) “The Winter of Our Discontent – Mutsuzluğumuzun Kışı” “Travels With Charley – Charley ile Seyahat” (1962) ise daha hafif olup gazetecilik gözlemlerini aktarır.

Uzun öykü kitapları arasında ise “Saint Katy, The Virgin – Bakire Aziz Katy” (1936) ; “The Red Pony – Al Midilli” (1937) “ The Long Valley – Uzun Vadi” (1938) Sovyetler Birliği’ndeki günlerini anlatan “Russian Journey – Rusya Yolculuğu” (1948) yer alır.

Steinbeck başlangıçtaki ününü, bireylerin evliyalık ve günahkârlık arasında değişen zengin karakter yelpazesini, toplumsal çerçeveye oturttuğu, proleter çizgi ve doğasal anlatıma borçludur. Steinbeck’in zengin simgeselliğini, şiirsel ve masalsı anlatımını inceleyen pek çok inceleme kitabı yayınlandı. Doktora tezleri yazıldı. Yaşamının son yıllarında proleter çizgiden uzaklaşınca, edebiyat dünyasında değişik tepki ve eleştiriler aldı; “döneklikle" suçlandı.

Türkçeye en çok çevrilen Amerikan yazarıdır.

1962’de Nobel Ödülünü kazandı. ABD Başkanı Lyndon Johnson “Özgürlük Madalyası” verdi.

Steinbeck böylece hem Pulitzer hem de Nobel kazanan tek Amerikalı yazar oldu…

20 Aralık 1968’de öldü…



JOHN STEİNBECK VE SARDALYE SOKAĞI


John Steinbeck romanın giriş bölümünde Sardalye Sokağı’nı okurlarına şöyle tanıtır.

“California’da Monterrey’in Sardalye Sokağı bir şiir bir koku, gıcırtılı bir ses, bir ışık demeti bir alışkanlık, bir özlem, bir rüyadır. Sardalye Sokağı bir toplanış bir darmadağın oluş eylemidir. Teneke, demir, kıymık, pas, kıymıklı tahta parçası, delik deşik kaldırım, ot bürümüş arsa, hurda yığını, oluklu saçtan yapılmış, sardalye kutuları, korna sesleri, aşçı dükkanları, laboratuarlar ve serseri yataklarıyla doludur. Burada oturanlar vaktiyle biririnin dediği gibi, “o....lar, p.....ler, kumarbazlar ve eşşoğlueşşekler”den oluşur ki bununla tüm mahalle halkı anlatılmış olur.. fakat bunu söyleyen adam bir başka delikten bakmış olsaydı; mahallede onlar için “evliyalar, melekler, mazlumlar ve mübarek insanlar diyebilirdi. O zaman da yine herkesi tanımlamış olacaktı.


Sabahları sardalye avından dönen kafileler, düdüklerini çalaçala, salına salına koya gelirler… Batasıya yüklü gemiler, konserve yapımevlerinin kuyruklarını denize saldığı yerde kıyıya çekilirler… Bu benzetiş özellikle yapılmıştır, çünkü bu işyerleri körfeze ağızlarını verecek olsalardı, kutulanmış sardalyelerin öteki ucundan çıkışı mecâzen bile olsa, pek korku verici bir şey olurdu. Ondan sonra fabrikaların düdükleri feryada başlayınca, bütün mahalle birden ayaklanır; kadın erkek herkes çarçabuk sırtlarına bir şey geçirerek yallah sokağa fırlarlar.


Daha sonra gıcır gıcır arabalar, yukarı sınıfları aşağı taşımaya başlar… Muhasebeciler, müdürler patronlar yazıhanelerine girip gözden kaybolurlar. Derken İtalyanlar, Çinliler, Polaklar pantolon ve lastik çizme giyinmiş muşamba önlüklerine bürünmüş kadınlı erkekli bir sürü insan sökün eder. Yakalanan balıkları temizleyip pişirip kutulara yerleştirmek için koşarak gelirler, gümüşî balık nehirleri, gemilerden fabrikaya aktığı sürece ve tekneler suyun üstünde biraz daha yükselerek bomboş kalıncaya dek, bütün sokak bir bağırtı bir çağırtı, çatırtı ve bir feryat figân içinde çalkalanır durur… En son balık da temizlenip pişirilerek kutulanıncaya dek yapımevleri gürültü-patırtı bağrış ve çağrışla inler…


Sonra düdüklerin sesi tekrar duyulur. Üstünden sular sızan kadınlar, balık kokan yorgun İtalyanlar, Çinliler, Polaklar, kadınlı erkekli sokağa dökülür, evlerine doğru yavaş yavaş tepeyi tırmanmaya başlayınca, Sardalye Sokağı yeniden kendini bulur, sessiz ve sihirli haline yeniden bürünür. Olağan hayat geri dönmüştür. Can sıkıntısıyla selvi ağaçlarının gölgesine sığınmış serseriler ortaya çıkar, boş arsalara bırakılmış paslı borular üzerinde toplanırlar. Dora’nın evindeki kızlar eğer güneş varsa, sırtlarını ısıtmak için dışarı fırlarlar. Doktor (herkes onu sadece Doc diye bilir) Batı Biyoloji Laboratuvarı’ndan karşı tarafa geçerek Lee Chong’un dükkânından yarım galon bira almaya gider. Ressam Henri burnunu cins bir airdale gibi, bir arsaya yığılmış hurda yığınına daldırarak yapmakta olduğu kayık için işe yarar bir demir ya da tahta parçası arar… Derken akşam karanlığıdır çöker mahalleye . Doc’u görmeye gelen dostları Batı Biyoloji Laboratuvarı’nın kapısını çalarlar, o da bira almak için yeniden sokağı geçip Lee Chong’un dükkânını boylar…


Bu şiir bu koku, gıcırtılı ses, ışık demeti, renk, alışkanlık, bu rüya bir arada nasıl canlı tutulabilir. Deniz hayvanları topladığınız zaman bilirsiniz; bir takım nazik sülükler vardır ki; bir türlü tutamazsınız... Elinizi değdirdiğiniz zaman parçalanır, darmadağın olur. Bunları kendi haline bırakmak gerekir. Kendi kendilerine bir bıçağın kenarına yapışmalarını beklemelisiniz, o zaman bir bıçakla birlikte alıp deniz suyu dolu bir şişeye boşaltırsınız.

İşte o kitabı yazmak da onun gibi bir şey olacak, sayfayı açalım, ol hikâyet kendiliğinden gelip doldursun…”


DOC: EDWARD FLANTERS RICKETTS

Sardalye Sokağı’nın baş kahramanı Doc’tur. Üniversite mezunu olmayan diplomasız deniz biyoloğu Doc, Şikago göçmenidir. İstese de istemese de denizde yaşayan hayvanları topladığı, kesip biçtiği için herkes O’nu gerçek doktor olarak kabul etmiştir. Doc sadece Sardalye Sokağı’nın değil, aynı zamanda 1930’larda Monterey Kentinin hekimi, filozofu, ve simgesi oluştur. “Doc” gerçekte yaşamış bir kişidir. Adı da Edward Flanters Ricketts’dır…

Steinbeck’in de 20 yıl dostu olan, kısaca Ed Ricketts, yazarın Sardalye Sokağı’ndan başka beş romanına da değişik adlarla girmiştir..

Günümüzde bilim adamlarını kaynak kitap olarak kullandıkları “Pasifiğin Gelgitleri Arasında” adlı kitabın da yazarıdır. Steinbeck, Ricketts ile Carmel’de ilk kez karşılaştığında “Doc" kendisini Deniz Biyolojisine adamış bir öğrenciydi.

Dostluklarını daha sonra kaçak içki, ucuz şarap ve felsefe pekiştirecekti… Steinbeck’in deniz ve deniz hayvanlarına ilişkin gözlemlerinin ardındaki kişi, bohemsel yaşamın göbeğindeki kişi “Doc” tur… birinci eşi Carol, Steinbeck’in yazarlık tutkusunu sürdürebilmesi için Ed’in yanında sekreterlik bile yapmıştı..

Ed Ricketts 1948’de hemzeminden geçerken arabasının demiryoluna takılı kalması sonunda, Sardalye Sokağı’ndaki bir kavşakta yaşamını yitirdi. Ed, Steinbeck’in romanını basılmadan okuyan tek kişidir.

Ed, oğluna yazdığı mektupta bu olayı şöyle anlatıyordu. “tuhaf… çok tuhaf… bir bakıma Yukarı Mahalle’msi… fakat üzüntü ve yalnızlığın anlatım ve yapısallığı çok daha iyi… Genelde beni anlatıyor… John "OK" lememi istiyor. Orada ben romantik bir kişi olarak görünüyorum. Kitap yayınlanmadan önce ve her şey yatışıncaya dek, kentten sessizce ayrılmam gerekiyor. Gerçekten çok güzel bir çalışma ve tümüyle onaylıyorum."

Monterey’in ünlü Bilim Kuruluşu “Aquarium” da “Ed-Doc” a ayrılmış özel bir bölüm bulunuyor. (*)

Şimdi gelin Steinbeck’in Sardalye Sokağı kitabına “Ed-Doc” un çalıştığı ve kentin dününe damgasını basan ve bugününe yol açan “Batı Biyoloji Laboratuvarı” na göz atalım:

“Batı Biyoloji Laboratuvarı”

"Batı Biyoloji Laboratuvarı” sokağın öte yakasındaki boş arsanın tam karşısına düşerdi. Lee Chong’un bakkal dükkanı, laboratuvarın çaprazlama sağında, Dora’nın Bear Flag Lokantası da solundaydı. Batı Biyoloji, birtakım garip ve özel şeylerle uğraşırdı. Çok hoş deniz hayvanları, sünger, deniz yıldızı, deniz lâlesi, çift kapaklılar, galsamalılar, tektibranslar, dikenli, topuzlu, iğneli deniz kestaneleri, boy boy yengeçler, gölgesi bile olmayacak kadar saydam; hayal misali karidesler, kısaca akla gelen bin türlü karides hayvanları satardı.

Laboravuvar böcekler, akrepler, kertenkelelerle tıklım tıklım doluydu. Bunların hepsi satılıktı… Ayrıca kimi tam, kimi ince dilimlenip camların arasına konulan ceninler vardı. Okullar için damarlarındaki kanı akıtıp, yerine dolaşımı daha kolay izlemeyi mümkün kılacak şekilde sarı ve mavi renkli sular şırınga edilmiş köpekbalıkları da bulunurdu. Aynı şekilde hazırlanmış fareler ve kaplumbağalar da vardı. Sözün kısası Batı Laboratuvarına bir şey ısmarlayacak olsanız eninde sonunda size teslim ederlerdi.” (S:26)

Yazıhanenin sol yanı kütüphaneye açılırdı. Duvarlar tavana kadar kitaplarla kaplıydı. (…) Duvarlarda, kitap raflarında göz düzeyinde, isterseniz başınızı kaldırmadan seyredebileceğiniz bir yerde; Daumiers, Graham, Titian, Leorno, Picasso, Dali ve George Grosz’dan yapılma röprodüksiyonlar asılmıştı.” (Sh. 28)


DOC

Sardalye Sokağı’nın temel kahramanı ve öteki kitapların vazgeçilmez karakteri Doc’u yazarın paragrafları ile tanıyalım:

“Doc Batı Biyoloji Laboratuarı’nın sahibi ve yöneticisiydi. Ufak tefek görünür, ama aslında öfkesi kalkınca; pek sert hareket edebilen kasları demir gibi, güçlü kuvvetli bir adamdı. Sakalını da uzatmıştı; bu haliyle yarı İsa, yarı satır yüzlü, elinden yüzünden nur akan bir görünümü vardı.. Başı dertteki kızlara yardım edip, onları yeni dertlere soktuğu söylenirdi. Doc’un bir beyin cerrahı gibi becerikli elleri, gayet soğukkanlı olabilen bir kafası vardır.

Doc, sokakta giderken bir köpek görecek olsa şapkasını çıkarıp selam verir, köpek de başını kaldırıp gülümserdi. Gerektiği zaman her şeyi kılını kıpırdamadan öldürebilir, ama zevk için kimsenin kılına bile dokunamazdı…

Yalnız bir korkusu vardı; başını ıslatmaktan müthiş ürker, bu yüzden kış-yaz başından yağmur şapkası hiç eksik olmazdı. Göğsüne kadar göle girerken hiç tınmazdı da, başına bir damla yağmur düşse deli olurdu.” (S:29)

Kendisini tanıyan herkes şu ya bu şekilde O’na borçluydu. O’nu hatırlayan herkes, hemen ardından “Ben de şu Doc için bir şeyler yapmalıyım”ı yapıştırırdı.(S:30)

Steinbeck romanın öteki kahramanlarına Doc’u şöyle anlattırır:

Mac: “Şu Doc bulunmaz adamdır be… Ne zaman borç istesen adamı boş çevirmez…birkaç çeyreklik sıkıştırıverir eline.. sapına kadar erkek… bulunmaz adamdır.”

Huggie: “Karı kızı pek sever.”

Jones: “Zaten üç dört tane var elinde… Perdeleri çekip, gramofona o kilise havasını andırır şeyleri koyunca, onlardan birini düşündüğü hemen belli olur.” (S:43-44)

Steinbeck arkadaşının diplomasızlığını, 95. sayfada “Batı Biyoloji Laboratuarı’nın sahibi Doc’un hekimlik izin belgesi yoktu. Sokakta gördüğü herkes, akıl danışmak için ona geliyorsa bunda onun ne suçu var diye savunur. Doc’un denize bakan Batı Biyoloji Laboratuarı’nın kapı numarası 800’dü. Bugün bu yerde, 1957’den beri sadece erkeklerin üye olduğu “Şehir Kulübü” bulunuyor.

JOHN STEINBECK VE SARDALYE SOKAĞI





Cumhuriyet Dergi / 19 Ekim 1995
Sayı:296 - Özgen Acar




İzmir’de Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken, okul dışı zamanımın çoğunu “Birinci Kordon”daki “Amerikan Kütüphanesi”nde geçirirdim. Amaç, İngilizcemi geliştirmekti. Uyguladığım yöntem, Türkçeye çevrilmiş Amerikan roman ya da öykü kitabın İngilizcesi ile birlikte aynı anda okumaktı. İngilizcesinden okuduğum paragrafı, sonra kafamda Türkçeye çevirmeye çalışırdım. Çeviririnin denetimi, kitabın Türkçesinden gelirdi. John Steinbeck, Jack London, William Faulkner, Ernest Hemingway, Erskine Caldwell, Truman Capotte’u böyle okudum. Bu yöntemin ilk romanı, ilk gözağrım her nedense Steinbeck’in “Sardalyc Sokağı” olmuştu.

Kitap “Türkçeye “Sardalye Sokağı” diye çevrilmişti. İngilizce adı “Cannery Row”, gerçekte “Konserve Fabrikası Yolu” anlamına geliyordu. Yazar, “Sardalye Sokağı”nın İngilizce tam karşılığı olan “The Street of Sardines” dememişti. Romanı bitirdiğimde çevirmenin “Sardalye Şokağı”nın seçmesinin nedenini anlayacaktım. İngilizcesine “Cannery Row”, Türkçesine de “Sardalye Sokağı” çok iyi yakışmıştı.

1970’de California’ya gittiğimde roman yayımlanalı tam çeyrek yüzyıl olmuştu. İlk gözağrımı görmek amacıyla Monterey’e ve gerçek adı “Old Ocean View Avenue-Eski Okyanus Manzara Bulvarı” olan “Cannery Row Sardalye Sokağı” na koştum.

İlginç bir rastlantı... Bundan birkaç hafta önce, kitabın yayımlanışının 50. yılında yine aynı sokakta idim. Bu kez beni bazı ilginç sürprizlerin beklediğinden habersizdim. “Sardalye Sokağı” nın kahramanlarının gerçek olduğunu öğrenecek ve bazılarının fotoğraflarını bulacaktım. Romanda adı geçen yerlerin haritasını günümüze uyarlayıp 1945’te yayımlanışının 25. ve 50. yılındaki durumlarını kıyaslama olanağını elde edebilecektim.

Bilgi ve fotoğrafların pek çoğu Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. Bana yardımcı olan Amerikalı araştırıcı ve yazar Michael Kenneth Hemp’e şükranlarımı sunarım.

İşte! Geçmişinden günümüze John Steinbeck’in “Sardalye Sokağı”nın 50. yılı...

MONTEREY- Yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği “Monterey” kenti, John Steinbeck’in üç romanındaki doğal ve toplumsal ortamı oluşturur.

Bunlar 1935’te “Tortilla Flat-Yukarı Mahalle”, 1945’te “Cannery Row - Sardalye Sokağı” ve bunun bir uzantısı olarak 1954 ‘te “Monterey Üçlüsü'” nün sonuncu kitabı olarak yayınlanan “Sweet Thursday- Tatlı Perşembe" dir.

Yazar, yaklaşık onar yıl aralarla yazdığı bu “üçlü”de, 1930 ekonomik bunalımından, 2. Dünya Savaşı”na uzanan dönemin toplumsal fırtınasını bireylerde tanık olduğu çeşitli olaylarla anlatır.

Monterey Polis Müdürlüğü’nün günlük tutanaklarına dayanarak yazdığı “Yukarı Mahalle”nin acılı ve çelişkili öyküsü, bir bakıma “Sardalye Sokağı”nın dünyasında olgunlaşır. Yazarın resmi biyografisini kaleme alan Prof. Jackson Benson, Steinbeck’in “Cennetin Doğusu” ve “Gazap’ Üzümleri”nden sonraki en iyi üçüncü romanı olarak “Sardalye Sokağı”nı kabul eder.

Steinbeck, gazeteciliğinin etkisiyle olsa gerek romanlarını da gerçek öyküler üzerine kurmuştur. Yazar “Sardalye Sokağı”nı savaş muhabirliğinde beklediği sonucu alamayışının itici gücü, yaşanmış olayların kahramanı olan dostlarına ve Monterey’e duyduğu “nostalji” ile New York’ta 10 yıl sonra kaleme almıştır.

Sardalye Sokağı, 1944 yılında altı ayda tamamlanmış ve 1945 sonbaharında piyasaya çıkmıştır. Basit bir roman için dahi çok kısa bir süredir. Amerikan klasikleri içinde çabuk ve rahat okunan bir yapıt olarak kabul ediliyor.

Steinbeck’i ve kahramanlarını tanıyan Montereyliler “Romanın baş karakteri ‘Doc’ kadar öteki kişiler de gerçektir. Yazarın bazı durumlarda, iki ayrı gerçek kişiyi bir karakterde birleştirdiği de olmuştur” diyorlar.

“Üçlü”de öykülerin geçtiği yerleri Monterey ve Carmel’de görme olanağı var. Savaş, karartma, karne gibi olguları yaşayan Amerikalılar, o günlerde ne Monterey’i biliyorlardı, ne de Sardalye Sokağı’nın adını duymuşlardı. Cephede, konserve sardalyeleri yiyen Amerikalı askerlerin, bu teneke kutulara giren balığın ardındaki trajedileri düşünecek zamanları bile yoktu. Oysa, Monterey, o tarihlerde “Dünyanın sardalye başkenti” idi.

Clint Eastwood’un Carmel’ı

Her iki gidişimde Monterey’e yarımadadaki komşu Carmel’den doğru girdim. Kısa bir süre önce ünlü sinema sanatçısı Clint Eastwood’un Belediye Başkanlığı yaptığı Carmel ile komşu Monterey, tek hücre ikizi olmayan Siyamlı ikizlere benzetilebilir. Steinbeck, Carmel ‘i şöyle anlatır:

“Carmel yokuşunun manzarası pek güzeldir. Bir yay gibi içeri yumulan körfez, kumların üstünde köpüren dalgalar, daha içeri ve hemen aşağıda şehrin sıcak dostluğu.” (sh.72)

Carmel, 25 yıl öncesinde olduğu gibi kentin mimarisini koruyan, dünyanın ender kentlerinden biridir. Carmel bu konuda, dünyada belki de benzeri görülmeyen, olağanüstü bir tutuculuğa sahiptir. Carmel’in sokaklarında elektrik direği yoktur. Her evin bahçe kapısındaki solgun ışıklı ampuller sokakları aydınlatır. Steinbeck’in öykülerinden öğrendiğimize göre o dönemde Monterey ve Carmel ‘in pek çok semtinde elektrik dahi yoktu ve bazı evlerde gaz lâmbalan kullanılıyordu. Carmel’de yeni yapılacak herhangi bir bina ya da onarım için belediyeden önce komşulardan izin almak gerekir. Bu nedenle yazar, sanatçı, aydın emeklilerin yerleştiği Carmel, ABD’nin gayrimenkulü en pahalı kentidir.

Son gidişimde Carmel körfezinde bu kez tanık olduğum ilginç bir olayı aktarmadan geçemeyeceğim. İnsanlar bu yay gibi sıcak kumlarda güneşleniyordu. Su buz gibi soğuktu. Denize giren yoktu. Akşam üzeri idi. Karı koca olduğu anlaşılan yaşlı bir çift ellerinde metal dedektörlerle kumlarda düşürülmüş mücevher ve bozuk para arıyordu. Erkeğe neler bulduğunu sorduğumda “Sadece bir adet 25 ve iki de 5 sent ...” diye yakındı ve ekledi: “Eskiden böyle miydi? Kredi kartları çıktığından beri işler bozuldu.” Anlaşılan, Steinbeck’in “Yukarı Mahalle” de anlattığı ormanda cini-perili define arama olgusu günümüzde de sürüyordu.

Monterey sardalyesi

Uzak Doğuluların Monterey’de başlattıkları sardalyeciliği daha sonra Sicilya’dan göçenler yönlendirmişti. 1934’te 152 bin ton olan Monterey’in sardalye üretimi, 1941 ‘de 250 bin tona yükselmişti.

“Sardalye Sokağı” romanının yayımlandığı 1945’te 145 bine düşen üretim, daha sonra bir daha belini doğrultamayacak ve ilk gidişimden iki yıl önce üretim topu topu 10 tona kadar gerileyecekti. Son konserve kutulaması Hovden Firması’nda 1964’te yapılacaktı. Bu fabrika bugün “Monterey Bay Aquarium”a ev sahipliği yapıyor.

1970’te gittiğimde Monterey’de turistlere “sardalye konservesi” değil, “anı” diye bunların etiketleri satılıyor, hâlâ iflaslardan, işsizlikten, göçlerden söz ediliyordu.

Fabrikalar, geleceği belirsiz, pencerelerindeki camları kırık boş dev depolara benziyordu. Yörenin zenginlik kaderinin kaynağını anlatan “Carmel’in denizi... Pacific Grove’un Tanrısı... ve Monterey’in Kokusu” sözünü herkes ağzında nostaljik bir sakız olarak çiğniyordu.

“Pacific Grove”, yarımadanın burnunda John Steinbeck’in de yaşadığı semtti. Monterey’i saran “sardalye kokusu” kayboldukça, ekonomik girdi azalmış, işsizlik artmış, göç yoğunlaşmıştı.

Monterey sardalyesi, ötekilerden 27-28 cm’lik büyüklüğü ile ayrılırdı. Her yeni konserve fabrikası ile sardalyeye olan talep artıyordu. Fabrikaların sayısı 30’u aşıyordu. Rekabetin yarattığı açgözlülük sonucunda daha büyük boydaki balıklar avlanıyordu. Kıyı güvenliğinin korkusundan; karaya ulaşmadan önce küçük balıklar denize dökülüyordu. Ne var ki bu arada olan olmuş, iş işten geçmişti . Bu küçük balıkların çoğu zaten çoktan ölmüş olurdu.

Rus, Japon, Güney Amerika ve Kuzey denizlerinin sardalye rekabeti de pazara girmişti. Sardalyenin kayboluşu, iflaslara, işsizliğe ve trajik olaylara yol açtı.

1970 ‘de kentin kabuk değiştirdiğini gördüm. Steinbeck’in romanlarına konu olan “balıkçı ve işçilerin” yerine sanatçılar, ressamlar, aydınlar ve “68 kuşağı”nın “çiçek çocukları” bu güzel iklimli, ucuz kente göçer olmuşlardı. Aydınlar da kentte ekonomiyi canlandırmanın arayışı içindeydiler.

O günlerde tanıdığım sanatçıların başında, hiç kuşkusuz, sadece Amerika’nın değil, dünyanın en büyük fotoğraf ustalarından Ancell Adams geliyordu. Yöreye katkısından dolayı belde halkının; orman içinde, denize bakan, kartal yuvası gibi bir tepede hediye ettiği arazi üzerinde yaptığı evi; aynı zamanda karanlık odası idi ve ayrıca bir üniversitenin fotoğrafçılık kürsüsü gibiydi. Öğrencileri, tapınağında ziyarete geldikleri bir Hint gurusuna taparcasına ünlü fotoğrafçıya saygı gösteriyorlardı.

Portresini çekmek istediğimde elimdeki “Doğu Almanya” yapımı “‘Exaeta” marka fotoğraf makineme şöyle bir bakmıştı. İçinden bana gülüyor muydu, acıyor muydu pek anlayamamıştım. Makinemin müzelik bir parça olup olmadığını araştırıyor da olabilirdi. İki albümünü imzalayıp hediye etti.


Joan Baez’in Monterey’ i

Steinbeck’in “bohem”liği “68 kuşağı”nı da yöreye çekmişti.

Doğuda “Woodstock” ne ise, batıdaki “Monterev Jazz Festivali” de oydu. Üstelik, Monterey’deki festival, kenti ekonomik açıdan canlandırmayı da amaçlıyordu. Amerika’nın dört yanından gençler, müzisyenler festivale geliyordu. Böylece kentin turizme açılması yolunda atılan tohumlar artık filizleniyordu.

1970 festivalinde, Amerikan başkaldırı müziğinin simgesi 29 yaşındaki Joan Baez’i dinlemek, bol bol fotoğrafını çekmek ve konuşmak olanağını elde edecektim. Amerika’da “Black Panthers-Kara Panterler” adlı zenci toplumsal direniş örgütünün eylemlerinin güncel olduğu günlerdi. Baez’in balad türünü bıraktığı “We shall overcome - Yeneceğiz” adlı ünlü şarkısının gözde olduğu günlerdi… Vietnam savaşına karşıydı. Festivale henüz bir yaşında ve kucağındaki oğlu Gabriel ile gelmişti.

Sardalye Sokağı’nın Gizemi

İsterseniz gelin “Sardalye Sokağı”ndaki tiplemelere ve bunların dünyalarına geçelim. Bu kişilerin gerçek kimliklerini açıklarken, aynı yerlerin 50 yıl sonraki konumlarına değinelim. Steinbeck’in Sardalye Sokağı ile ilgili tanımlamalarına da bir göz atalım:

“Sabahın erken saatleri Sardalye Sokağı’nda bir sihir gibidir. Ortalığın ağarıp da güneşin doğmasına yakın sokağı saran grilik içinde bir ışığa asılıdır sanki. Sokak fenerleri bir bir söner; arsaları bürümüş otlar yemyeşildir. Balıkhanenin üstündeki oluklu saçlar platinleşmiş ya da eski kalayların buğulu rengine bürünmüştür. Otomobiller daha çıkmamıştır. Sokak işten ve hareketten âzâde, sessizlik içindedir.

Sardalye yapımevlerinin direkleri arasında çalkalanan dalgaların çırpınışları, iç çekişleri işitilir. Bu büyük bir sessizlik, işsizlik ve dinlenme anıdır. Kediler tahta parmaklıklar üzerinden aşıp balık başlarının peşinden akıp giden bir sürü gibi sokağa yayılırlar. Erkenci köpekler soylu bir edayla ortalıkta dolaşarak, bacağını kaldırıp siğecek bir yer arar. Martılar kanatlarını çırpa çırpa gelir, fabrika damlarının üstüne yerleşerek günün artıklarını beklemeye koyulur. Damların üstünde sıra sıra birbirlerine sokulmuşlardır.

Hopkins Deniz İstasyonu yakınlarındaki kayalardan ayıbalıklarının tazı seslerini andırır bağırışmaları gelir. Hava soğuk ve taptazedir. Arka bahçelerde köstebekler taze nemli toprağı atıp, bir yığın ederek gizlice dışarı süzülür, yuvasına çiçekler taşır. Çevrede pek az insan vardır. Bu, işsizliği gerçektekinden biraz daha fazla kılar… Dora’nın kızlarından biri Bear Flag’i ziyaret edemeyecek kadar zengin ve hasta bir patronun ziyaretinden dönüyordur. Yüzünün boyası biraz yayılmış, bacakları yorulmuştur. Lee Chong çöp tenekelerini dışarı çıkarır, kaldırım kenarına dizer. İhtiyar Çinli denizden bu yana görünüp aksak tabanıyla taşları döverek caddeyi geçer. Palas’ın yönünden gözden kaybolur.” (Sh.83-84)

“Lee Chong’un dükkânı boş arsanın sağına düşer ( ... ) Arsanın arkasında demiryolu hattı, öte yanında Sefalet Palas vardır. Sol sınırı Dora Flood’un ciddi ve heybetli genelevine kadar uzanır.... /...../

Lee Chong’un Gerçek Kimliği

“Sardalye Sokağı” nın önemli tiplerinden biri olan Çinli tüccar “Lee Chong”u Steinbeck şöyle anlatır:

“Lee Chong’un bakkal dükkanı hiçbir zaman derli topluluk örneği olmamakla beraber çeşit bakımından eşi menendi yoktu. Yeri küçük, eşyaları tıklım tıklımdı ama, o bir tek odanın içinde elbise, taze ve konserve yiyecek, içki, tütün, balıkçılık takımları, kazıklar, ipler, kasketler, domuz etleri, özetle yaşamak ve mutlu olabilmek için aranan her şey bulunurdu.” (Sh.7) “ ... Bir kutu fasulye konservesi için taş kalpli,
büyükbabasının kemikleri karşısında kuzulaşan bir insan ...” (Sh.16)

“Lee Chong”, Lee olarak değil “Yee Won” olarak yaşamıştı. ... Yee Won, Çin’in Kanton kentinden buraya göç etmiş ve “Wing Chong’un Pazarı” adlı bir dükkân açmıştı. Eğer, yolunuz ‘‘Cannery Row” a düşecek olursa “Wing Chong Pazarı” adlı bu dükkanı 835 numarada bulabilirsiniz. Steinbeck. bu dükkânı daha sonra “Tatlı Perşembe” adlı romanında sattıracaktır.

Dükkânın günümüzdeki sahibi Alicia Harby de Noan ise burada “Alicia’nın Antikaları” adlı bir mağaza açmış. Dükkanın arka bölümünde Steinbeck’in Monterey yaşamını yansıtan eşya ve belgelerin sergilendiği küçük müzemsi, bir mekan bulunuyor. Alicia, buraya “Steinbeck Anı Odası” adını takmış. 1923-41 yılları arasında Dora’nın ‘‘Lone Star Cafe”si ise Sardalye Sokağı 799 numaradadır. Dora öteki sütunlarda uzunca tanıtıldığı için günümüzde burada “Mackaeral Jacks Trading” adlı bir şirketin bulunduğu söylemekle yetineceğiz.

Günümüzde “Venice Apartmanları” adını taşıyan ve Dora’nın randevuevi “Bear Flag” ise o günleri yansıtırcasına dekore edilmiş olup kapı numarası 645-649’dur. Bugün orada Bullwackers adlı bir restorant, bir radyo istasyonu, bir çikolata fabrikası, bir sandviç dükkânı bulunuyor.

Sefalet Palas

Romanın en ilginç kişileri, Lee Chong’un kiraya vermesi sonucunda ev barka kavuşan işsiz-güçsüz, avare takımından “Mark ve avenesi”dir. Adı da “Palace Flop House-Sefalet Palas”tır. Steinbeck “Sefalet Palas”ın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:

“Mack avenesiyle eve taşınırken balık yemleri de dışarı çıkıyordu. Bu olaydan sonra buraya "efalet Palas ve Lokantası"adını kimin taktığı bilinmiyor. Boş arsada selvinin gölgesindeki borular, kazan içinde yaşarken değil ev eşyası, bugünkü uygarlığımızın yalnızca simgesi değil, aynı zamanda sınırlarını da belirleyen ufak tefek süs eşyası için bile yer yoktu.” (Sh.15)

“Sefalet Palas öyle birdenbire gelişmedi. Aslına bakarsınız Mack, Hazel, Eddie, Hughie ve Jones oraya taşındığı zaman buraya; kendilerini yağmur ve rüzgârdan koruyacak, her yer kapandıktan sonra sığınacak bir dam altından ya da başka yerde yüz bulmayıp, hoş karşılanmadıkları zaman gelinecek bir yerden başka gözle bakmıyorlardı. O zamanlar Palas zaten upuzun, tamtakır bir yerdi. İki küçük pencereden ışık alır; duvarları badanasız ve her yer buram buram balık kokardı.” (Sh.39)

“Mack, bir tebeşir parçasıyla yere; her biri yedi ayak boyunda, dört ayak genişliğinde beş dikdörtgen çizdi. Sonra her dikdörtgenin içine bir isim yazdı. Bunlar, her birinin yatak yeriydi. Herkes kendi mülkü üzerinde mutlak egemenliğine sahipti. Orada herhangi bir saldırıya karşı istediği gibi kavga ederdi. Odanın geri kalan bölümü herkesin ortak malıydı. Bütün bunlar Mack ile avenesinin yerde oturduğu iki büklüm kağıt oynadığı sonra da sert tahtaların üstünde kıvrılıp yattığı ilk günleriydi.” (Sh.39)

Montereyliler bu binanın 1940 ‘da yıkıldığını ve yerine bir şey yapılmadığını söylediler.

“Sefalet Palas” ın hemen önündeki blokta romanda “La Ida” adlı bir “kafe” den ve Mack’in avenesine içki ikmalini sağlama görevini yüklenmiş Eddie’den şöyle söz edilir:
“Eddie, La Ida’da barmen yamağı olarak çalışıyordu. Eddie yarısı boşalmış, hepsi içilmemiş kadehleri bile huniden aşağı boca ediverirdi. Sefalet Palas’a getirdiği şişe her zaman ilginç, bazen de pek şaşırtıcı olurdu. Hemen her zaman bira, burbon, scotch, şarap, rom ve cin bulunurdu; ama ara sıra zevki eskimiş bir müşteri şöyle keskin bir içki, anasonlu rakı ya da kuroço ısmarlayıverirdi. Şişedeki karışıma asıl tadı veren işte bu sonunculardı! İşini bitirip evin yolunu tutmadan önce şişeye bir iki kadeh angustro katmak da Eddie’nin adetiydi. İşlerin iyi gittiği bir gece, bir galonluk şişenin dörtte üçünü doldurmak işten bile değildi.” (Sh.42)

“La Ida’da düzenli olarak çalışmaya başlayan Eddie şöyle hatırı sayılır bir içki deposu meydana getirmekteydi. Artık içki şişesine bira karıştırmaktan da vazgeçmişti. Kokteylin tadını bozduğunu söylüyordu.” (Sh.154)

Sokağın 851 numaralı bu “kafe”si, günümüzde “Kalisa’nın Restortanı” adı ile hizmet veriyor. Danışma Merkezi’nin yanısıra, kahve içmek ve dondurma yemek için gidilecek güzel bir yer.

Son sardalye konservesini işleyen “Hovden Tesisleri” ise günümüzde, dünyanın sayılı denizaltı doğa bilim merkezlerinden “Monterey Bay Aquarium”a (*) dönüşmüştür.

Günümüzde, Monterey’e dünyanın her köşesinden insanlar Sardalye Sokağı ‘nı görmeye geliyor. Her dünya kent ve kasabasında olduğu gibi Monterey de turizmden hem nasibini alıyor hem de acı çekiyor. Limanda, iskelenin ucundaki Tappas adlı lokantada müşterilerin önüne konulan bir kağıtta şöyle deniliyor:

“Monterey’in ilk günlerinde sardalyeler, deniz kıyısında suya birkaç adım giren insanların eline sıçrar ya da sepetlerini doldururlardı. Bu iskeleye dünyanın en büyük sardalye filosu bağlanırdı. Sardalye kaybolduğunda, insanlar işsiz kaldılar, göç ettiler, Şansları olanlar güçlükle iş bulabildiler. Bunlardan Joe ve Rose Cappa çifti, çocuklarının yardımıyla bu lokantayı açtı.”

Lokantada ne sardalvenin kendisi ve ne de konservesi vardı. Carmel’in kaliteli sanat galerileri, pahalı butiklerine karşılık, Monterey’de adım başına “T-Shirt” satan mağazalara, dizi dizi publara rastlanıyordu. Eski sardalye konserve fabrikalarını butikler, hatıra eşya mağazaları doldurmuştu. Örneğin, eski “American Tin Cannery Factory” de tam 49 butik ve mağaza açılmıştı. Herkes, artık John Steinbeck’i ve Sardalye Sokağı’nı pazarlıyordu. Hemen hemen her yere Steinbeck adı verilmişti. Eski konserve tesislerinden biri Steinbeck Plaza adıyla 10 mağazayı barındırıyordu. Mumya müzesindekinden başka; kıyıya, Steinbeck’in büstü de dikilmişti. Turistler Monterey’e yılda 1 milyar dolar bırakıyordu. Lokantanın penceresinden, denize baktığınızda Monterey’de hiç değişmeyen bir şeyi görürsünüz.

Steinbeck Sardalye Sokağı’nın 35. sayfasında bu sahneyi şöyle anlatır: “Dalgalar yavaştan koyun ağzını örten kayaları aşmaya başlamıştı. Sular yükseliyor, kayaların yarıklarından küçük seller akıyordu. Çanlı şamandıradan bu yana hafiften bir rüzgâr çıkmış, burnundan soluyan ayıbalıklan belirmişti.”

Galiba ayıbalıkları Sardalye Sokağı’nın değişmez vaka-i nüvisleri idi ...


(*) Monterey Bay Aquarium adlı bilimsel kuruluş, bugün dünyaca ünlüdür.