RSS

6 Aralık 2015 Pazar

ARAGON

Louis ARAGON / ÇAĞIMIZIN SANATI
Gerçek Yayınevi /1966 / Çev: Bertan Onaran




OKUTMAK!



Ömrümün tam yarısını okumakla geçirdim. Daha çocukluğumda, anam babam kitaplıkların kapısını kilitledikçe ve beni kitaplardan uzaklaştırabilmek için ne edeceklerini bilemedikçe ben habire okuyordum. Sekiz yaşımda, dokuzuncu sınıfta, lise programındaki kitapları okumuş bitirmiştim. İtiraf etmeliyim ki, işe çocuk kitaplarıyla başbmadım : Fénelon’un Télémaque’ında öğrettiler bana okumayı, ve çok geçmeden, bizim evde, taşradaki akrabaların kitaplıklarında, en az salık verilebilecek romanları bulup ortaya çıkardım. İlerde, ancak Corneille ve Racine’ den pek sonra okudu m Mme de Ségur’ü, Jules Verne’i ve Paul d’Ivoi’yi. Elime geçen her şeyi, katalogları, yıllıkları, reklâmları okuyor, basılmış bir tek harfi kaçırmıyordum. Bildiğim, yaşamda bana yararı dokunmuş pek çok şeyi okulda değil, kendi kendime öğrendim.

O zamandan, yani çocukluğumdan beri hiç değişmedim. Bir dakika boş kalsam hemen kitap arar, okumaya başlarım. Her gün bütün gazeteleri okurum. Doğrusu benim için bir uğraş, mesleğimin bir yanı haline geldi bu iş. Eğer bu kadar çok okumasaydım, bu kadar çok da yazamazdım.

Stains belediyesi gelip de benden, ressamların insanlara görülecek şeyler verdiğini söyleyen Paul Eluard’ın deyimine benzeterek söylersek, bu kitaplık olmasa, resimli romanlardan, değersiz kitaplardan başka okuyacak bir şey bulamayacak: insanlara okuyacak bir şeyler veren bir kitaplığın açılışına başkanlık etmem istendiği zaman nasıl olur da duygulanmam !

Bence, okuyanlar arasında kurulmuş büyük bir dernek vardır, ve ben, anamla babamın bana yaptıklarının tersini yapmak isterdim: Bütün kitaplıkları bu insanlara açmak, onlara, ard arda, meraklarınca okuyacak bir şeyler vermek isterdim, çünkü okunan her şey, tıpkı bir açıklama ya da bir gelişme gibi, yenilerini gerektirir.
Stains belediyesi, hem de kendi olanaklarıyla, dün bir sürü gecekondunun bulunduğu yerde, bir kitaplık açıyor ve amaç olarak da 30.000 cilt kitap toplamayı düşünüyor. Açılışta hazır bulunan herkesin kitaplığın okurları arasına katılıp katılmayacağını bilmiyorum, ama şu anda burada olup da sözlerimi duyamayan birçok Stains’linin bu okurlara katılacağını umarım. Ben gerek burada bulunan, gerekse bulunmayan okurlar için konuşuyorum, ve kendilerine şunu duyurmak isterdim ki, bu kitaplığın eşiğinden içeri adımlarını attıkları, kitapları karıştırdıkları her kez, o güne dek tanımadıkları, içine giremedikleri bir dünyaya giriyormuş gibi olacaklardır. Ben onlara Stains’de, Paris’in soluğunun yetiştiği, makine atölyeleri arasındaki bahçe ziraatının uzun yıllar tutkal ve kağıt kokularına, Kâfur dumanlarına karıştığı bu bölgede yaşamanın ve bununla birlikte, kitaplar sayesinde, yolculuğa çıkmanın, denizciler, kâşifler gibi dünyanın dört bir yanını dolaşmanın mümkün olabileceğini anlatacağımı umuyorum.


 Her kitap yeni bir ufuk açar, bu ille de deniz, Asya ya da Okyanusya’nın uzak ülkeleri, Afrika güneşi değildir ... hayır ille de bu değildir. Çünkü haritada, coğrafya kitaplarında bulunmayan, başka türlü bir beklenmedikliğe sahip zihinsel serüvenler de vardır. Örneğin beni ele alın, bu yıl, sizin bölgede dolaştım: 1815’de geçen bir tarihî roman yazıyordum ve posta arabasıyla Lyon’dan Paris’e iki gün üç gecede gidilen, başkentin sokaklarında kaldırım, evlerin damlarında da yağmur oluğu bulunmayan o çağı hayalimde canlandırabilmek için okuyordum ...

O zamanlar Stains bugünkü gibi değildi, o günlerden geriye, burada Château’da oturmuş olan, Napoleon’un kardeşi, Westphalie Kralı Jérôme Bonaparte’ın karanlık bir anısı kalmış. Komşunuz Saint-Denis, o sıralarda, sanayiiyle, biraz bugünkü Stains’i andırıyordu, ama çevresi gene de tarla ve bahçelerle kaplıydı. Romanımda, ayaklarındaki romatizmalar yüzünden küçük bir araba içinde taşınan kral XVIII. Louis, altı atlı arabasıyla, 19-20 mart 1815 gecesi, fırtınalı ve yağmurlu bir havada bu kasabadan geçip gidiyor. Ama, buna rağmen, karanlığın, kişilerimin gözünden, Elbe adasından dönen Bonaparte’ın önünde kaçmakta olan bu Kral Hanedanının gözünden sakladığı şeyleri bile hayal edebilmek üzere, ben, hiç değilse kendim için, böylesine değişmiş olan ve bugün başka bir dekor içinde yaşadığımız bu yerlerin eski halini kafamda canlandırmayı denedim ve zaman içinde bir yolculuğa çıktım. Yol ile, o zamanlar yol yapımında kullanılan maddelerle, bölgenizin taşlarıyla ilgilendim. O günlerde asfalt nedir bilinmiyordu, hatta kaldırım taşı bile az bulunan, pahalı bir şeydi.

Ben yalnız Kralı, onun subaylarını, muhafızlarını değil, ayrıca tek bir söz etmeden krallık kervanının önlerinden geçip gidişine bakan insanları, yol üzerindeki yoksul evlerde uyuyanları, şafakta tarlalara koşanları, ve başlarını kaldırıp krallığın bu çözülüşüne bakanları, bir an durduktan sonra atlarının, sabanlarının, o gün toplanmış, yağmur yüzünden yakılamayacak kadar ıslak olan yapraklarının ya da yollar boyu uzanıp giden otlarının başına dönenleri ... kısacası halkı, bugünün halkını doğurmuş olan o günün halkını, roman yazarlarının bugüne dek pek ihmal ettiği, günümüz romancısını esinlendirecek kadar açık bir görüntüsü kalmamış o halkı kafamda canlandırmak istiyordum.



 Görüyorsunuz, şimdi ben de o ayakları tutmayan kralın yaşındayım, ama bana kalırsa kendi mesleğimde pek az tecrübem var. Eğer yaşamım boyunca, harika bir öğretmen, doğuştan romancı, her şeyi olağanüstü ve çoğu kez korkunç efsaneler haline getiren doğuştan romancı bir insan, karım, ömrümün mutluluğu, hayatını kitabı halka indirmeye, kitaplıklar açmaya harcamış olduğu halde bugün buraya çağırmayı unuttuğunuz, ve işte bu yüzden yanımda bulunmayan Elsa Triolet hemen yanı başımda olmasaydı, belki de bu yaşantıyı (tecrübeyi) hiç bir zaman elde edemeyecek, toplumcu gerçekçilik adı verilen, benim de katıldığım araştırı için, yani bilimsel uygulama için gerekli gözüpekliği hiç bir zaman gösteremeyecektim. Ama burada olmayışı bana, belki de bir kocanın ağzına yakışmayan ve benimse hiç aldırmadığım her şeyi onu sıkıntıya sokmadan söyleyebilme olanağını veriyor: Beni, yaşıma rağmen, onun bir öğrencisi ve söylediklerini tekrarlayan biri gibi görmenizi rica ederim. Bugün onun Les Fantômes Armés (Silahlı Hayaletler) adlı romanını eline alacak her insan, geçen yılın 13 mayısından beri yurdumuzda geçmiş olayları, aklınıza gelebilecek en iyi siyasal söylevleri okumaktan çok daha iyi anlayacaktır. Olayları daima önceden kestirmeyi bilen Elsa Triolet’nin romana kazandırmayı bildiği bu garip tazelik, roman adına, yani Fransız dilinin, roman dilinin eski adına gerçekten lâyık bir romanın en güçlü, en şaşılacak özelliklerinden biridir. Biz erkeklerin, o aptalca erkeklik gururumuzla, kadınlardan öğreneceğimiz pek çok şey vardır, ama belki de, çoğu zaman bir romancı için pek gerekli olan şu derin kâhinlikten yoksun bulunduğumuz için, bu alanda öğreneceğimiz şeyler daha fazladır.

Ben, fikirlerimi hayal gücüyle biçimlendirmek, onlara değişik kişilerin söyleyiş tarzını kazandırmak ve yazmak konusunda Elsa’dan pek çok şey öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Onun bir uyarması üzerine işin başında tasarladığımdan çok daha ayrı bir biçime bürünmüş olan Les Clôches de Bâle’den (Bale Kentinin Çanları) tutun da, yarı yolda terketmeye hazır olduğum atılganlıkları destekleyerek yazma cesaretini verdiği şu La Semaine Sainte’ e (Kutsal Hafta) varana dek, yazdığım bütün kitaplardaki kavrayış inceliğini ona borçlu olduğumu çok iyi biliyorum, ki bu incelik olmasa okurla yazar arasındaki alıp-verme gerçekleşemeyecektir. Geçenlerde Fransa’nın en büyük kitap uzmanlarından birinin: «Büyük bir Fransız romanı olan bu küçük kitabı layık olduğu yere oturtacak hiç kimse yok mu acaba?» diye söz ettiği Monument (Anıt) gibi, görüntülerini vermeyi bilen Elsa’nın günümüz edebiyatında nasıl bir yer tuttuğu günün birinde anlaşılacaktır.



Ben kendi payıma, bu küçük kitabı Stains kitaplığına sunmakla zevk duyuyorum (Aragon, Stains kitaplığının memuru M. Thone’ye Monument ‘ın bir nüshasını uzatır.)

Kitaplığınızda yalnız roman bulunmayacak elbet, ama bu açılış gününde ben roman üzerinde durmak istiyorum. Çünkü roman insanın büyük buluşlarından biridir, ve tekrar ediyorum, bu buluş, romanın Fransa’da doğmuş bir şey, bizim bir buluşumuz, bizim düşünce biçimimize uyan bir şey, hatta daha bile öte, dilimize, yani ağzımıza, dudaklarımıza uyan bir şey olduğunu anlatmak istercesine eski Fransız dilinin adını taşımaktadır.

Ve sizlere romanı salık verirken, ciddi ve tepeden tırnağa siyasal romanlar seçmeyi aklımın köşesinden geçirmediğime inanın. Böyle bir şey düşünmek beni yanlış tanımak olur. Eğer roman insanları yetiştirmeye ve eğitmeye yarıyorsa, bu, içinde pek güzel, pek katkısız aşk hikâyeleri bulunuşundandır. Evet, kadınla erkeği birleştiren, yaşamın en yüce kaynağı olan aşkı bunca sık ele almış ve yüceltmiş bulunması romanın en büyük değerlerinden biridir.

Romanların insana kötü fikirler aşıladığını mı söylüyorsunuz? Haydi canım, yalnız daha önce kafası kötü fikirlerle dolu olanlara belki. Romanlar yolculuklara benzer, gençlere kişilik kazandırırlar. Örneğin ben, doktor olayım diye yolladıkları Üniversite’den çok, iyi ya da kötü, romanlara borçluyum birçok şeyi. Hey Ulu Tanrım! Ben, doktor ha! Romanlar, seçmediğim bu onurlu alınyazısından kurtardı beni: İnsan bedeninin hastalıklarıyla yetinemeyecek kadar çok roman okumuştum ve çok geçmeden de yazmaya başladım, çünkü, görünüşte asık suratlı duran, ama yararlanmasını bilenler için, herkesin, en, az yeteneğe sahip kadın ve erkeklerin bile aşka, güzelliğe, mûsikiye ve düşlerin büyüklüğü ile insanların insanlığını meydana getiren her şeye raslayabileceği bir tiyatro demek olan kitaplıklarda, tozlu bile olsalar, kitaplar içinde daima genç ve canlı duran hayal güçleriyle beslenmiş düşlerimi yazıya dökmem gerekiyordu. 



(13 aralık 1958’de, “Stains Belediye Kitaplığı”nın açılışında verilmiş söylev.)







 

ARAGON

İNANMAK
İSTEMİYORLAR
BANA



İnanmak istemiyorlar bana Boş yere
Yazdım bunu kanımla dizelerim kemanlarımla
Ve nasıl da bilinmiyor artık söz açmak kayık küreklerinin eski dilinden

Asılı sular üzerinde
Kadınla erkeğin kara lehçesinden konuşmak
İki el birbirini kavrar gibi konuşmak
Mutluluktan çıldırır gibi
Öpüşe benzemeyen bütün sözcükleri yitiren ağız gibi
Buna inanmayıp inlemek gibi


Taşacak hale gelip geri çevirmek gibi
Sözlerin ötesinde ey en yetkin söz
Şarkının yükseltisi çığlığın ses uyumu
Bir an gelir ki iştilmedik. bölgelere ulaşır nota
Kulak duymaz artık öyle yüksek müziği,
İstemiyorlar inanmak istemiyorlar bana, Boş yere
Söylüyorum orglarla baharla bunu
Göğün bütün heceleriyle bunu
Sıradan şeylerin eşsiz orkestrası
Ve bayağılığıyle sağır aleksandrenlerin
Boş yere söylüyorum bunu yaban çalgılarıyle
Boş yere söylüyorum bunu duvarlar içre yumrukla
Boş yere söylüyorum bunu beylik ormanlar tutuşturur gibi
Boş yere söylüyorum bunu bir savaş açar gibi
Üstüpü yiyiciden çıkan cehennem gibi

İnanmak istemiyorlar bana Benden
Bir surat uydurdular belki kendi suratlarına
Kendi fazlalarıyle giydiriyorlar beni
Yanlarında gezdiriyorlar beni ve şiirlerimi okumayacak kadar ileri gidiyorlar
Öyle yarıyor ki işlerine
Sevimli şarkılar oluyor şiirlerim onlara
Alım-satımıyım biraz onların
Bir sokak olmayı beklerken
Okul kitaplarında
Sözlüklerdeyim
Rezalet yasak bana

Boş yere bağırıyorum sana tapıyorum diye
Âşıkından başka neyim ki

ARAGON

ARAGON / ELSA’YA ŞİİRLER'den

Çev: Sait Maden



SANA
BÜYÜK
BİR SIR
SÖYLEYECEĞİM



Sana büyük bir sır söyleyeceğim Zaman sensin
Zaman kadındır İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
Buysa daha beterdir giderilmemiş istekten bitmez tükenmezcesine

Göz susuzluğundan sen yürürken odada
Ve bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler Asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgim dokunurluğun erimi dışında bugün sevgim

Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında

İşte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim Bu konuşma
Ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

ARAGON

SÜREKLİ RANDEVU


Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum ve kızmasınlar
Sadece şişirilmiş yelken olanlar
Bu rüzgâr daha güçlü eser ve daha kırmızıdır kor

Tarih ve aşkım hep aynı adımlarla yol alıyor
Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum hem ne gerek bana
Okumayanlardan buğdayların kumrallığında

Geleceğin ekmeğini ve bana ne gülenlerden benim için her kapı
Senin geçitin olsun ve her gök senin gözlerin
Giden bir tramvay hep bir şeyler götürür senden

Daha büyük bir rüzgâra karşı bulutlu bir havada
İstediğim gibi yazıyorum hem ne yapılabilir sağırlara
Kötü bir oyunda hile gibiyse şarkı söylemek onlar için

Hiç bir aşk yok ki bizim aşkımız gibi olsun
Bana yol göstermekte adımlarının izi
Güneş değil sensin ısıtan beni

Ellerinin renginden anlıyorum güneşi
Aşksız güneş rastlantısal bir ömür
Aşksız güneş bu yarın’sız bir dündür

Ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin
Hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde
Hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak

Bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin
Sensin sızlayan yürek hareket edince tren
Sensin tek eldivene eş olacak eldiven

İnsanı solduran her bir düşünce sensin
Uzun uzun sallanan mendiller de sen
Sensin gemilerin güvertesinde giden

Susan hıçkırıklar sen agucuklar sen
Ve akşam eşikteki sessiz itiraflar
Ağızdan kaçan bir fısıltı uykuda söylenen sözler

Yakalanmış bir gülücük uçuşan perde
Bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin
Bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde

Geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi
Hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi
Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

Ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr İLE

1947

Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 








LEYLAKLAR VE GÜLLER


Ey çiçek açma ayı ey değişimler ayı
Sen ey bulutsuz Mayıs bıçaklanmış Haziran
Hiçbir zaman unutmayacağım ne gülleri ne leylakları
Ne de ilkbaharın bağrında sakladıklarını hiçbir zaman

Hiçbir zaman unutmayacağım o acı görüntüyü
Tören alayını çığlıkları kalabalığı ve güneşi
Aşkla yüklü tankları Belçika’nın hediyelerini
Titreşen havayı ve arıların vızıltısı ile dolu yolu
Savaştan önce kazanılan erken zaferi
Öpücük kırmızısının önceden haber verdiği kanı
Ve coşkun bir halkın çepeçevre leylaklarla donattığı
Tankların zırhlı kuleciğinde dimdik ölüme gidenleri

Hiçbir zaman unutmayacağım Fransa’nın bahçelerini
Yok olmuş yüzyılların ayin kitapları gibi
Ne de akşamların şaşkınlığını sessizliğin esrarını
Geçtiğimiz yol boyunca uzanan gülleri

Çiçeklerin karşı koymasını bozgun rüzgârına
Korkunun kanadında geçen askerlere
Alaycı toplara çıldırmış bisikletlere
Acemi kampçıların zavallı giysilerine

Ama nedendir bilmem bu imgeler tufanı
Hep aynı durağa geri götürür beni
Sainte-Marthe’a Bir general Kara cıvıltılar
Bir Normandia villası ormanın kenarında
Çıt yok Düşman dinleniyor karanlıkta
Paris’in düştüğünü söylediler bize bu akşam
Hiçbir zaman unutmayacağım ne leylakları ne de gülleri
Ve ne de kaybettiğimiz iki sevdayı hiçbir zaman

Ölümle günün demetleri leylakları Flanders leylakları
Ölümle yanakları süslenen gölgenin tatlılığı
Ve siz bozgun demetleri narin güller
Uzaklarda yangın rengine çalan Anjon gülleri


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet  





 LEYLÂKLAR VE GÜLLER ÜSTÜNE



JOHN W. KNELLER
Çeviren: Gün Anadol




1897’de doğan Louis Aragon’un yazın dünyasına girişi, Birinci Dünya Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıklardan dolayı madalyaya lâyık görüldüğü döneme rastlar. Aragon, Dada hareketinin öncülerinden biri olarak tanınır. Bütün yazınsal değerlerin yeniden gözden geçirilip duygusal, sözbilimsel ve yapay «yazın»a bir başkaldırı olan Dada hareketi aydınlar arasında benimsenmekle birlikte kısa ömürlü oldu. Aragon 1922 yılında Andre Breton ile birlikte gerçeküstücülük akımını başlattı. O günlerde yazdığı ilk gerçeküstücü şiirlerinde yoğun bir şekilde gözlenen gizemli havanın yanı sıra, bu şiirler aynı zamanda insanı içindeki «sonsuz» ile yeni bir ilişkiye davet ederek merak ve şaşkınlık duygularını kamçılayan, böylece insanı değiştirmeye yönelen gayretkeş çabalarının bir ürünüydü.

Qui est la? Ah tres bien- faites entrer l’infini “Kim var orada? Oh, çok iyi, sonsuz’u içeri buyur edin!».

Aragon’un ünü, düzyazı yazarı olarak tanındığı gerçeküstücü döneminde doruğa ulaştı. Siyasal ve toplumsal bir yenilenme ümid ederek Komünist Parti’ye katılması da aynı yıllara rastlar. 1926 yılında yazdığı Le Paysan de Paris (Paris Köylüsü) günümüzün aşırı akılcı modern yaşantısına duyuları ve düş gücünü katmanın gerekliliğini savunan güzel bir öyküdür.

Aragon şiirsel bir dille toplumsal içerikli romanlar da yazmıştır: Les claches de Bâle (1934, Basel’in Çanları), Les beaux quartiers (1936, Kibar Semtler). Nostalji kokan Aurélien (1944) adlı eseri ise kendi gençliğinin yarı-otobiyografik öyküsüdür.

1939-1940 yıllarında bir kez daha askerliğe özenen Aragon, Fransız ordusunun 1940 yılı mayıs ve haziran aylarında Belçika’dan Loire Irmağı’na doğru geri çekilişini bizzat yaşamıştır. Bu arada işgal altındaki Fransa gazetelerinde yayımlanan pek çok şiiri ile yenik ve acılı Fransız halkının duygularını harekete geçirmiştir.

Le créve-coeur (1940, Yürek Yarası), Les yeux d’Elsa (1942, Elsa’nın Gözleri) ve öfkeli bir dille Vichy rejimini alaya aldığı Musée Grévin (1943) bu şiirlerden bazılarıdır.

Louis Aragon, çağdaş Fransız yazınında en çok tartışılan şairlerden biridir.



 Siyasal konular bir yana bırakılırsa, yazınsal konularda bile eleştirmenler arasında bir tartışma kaynağıdır. Bazıları onu çağının en yetenekli yazarlarından biri olarak görürken, bazıları da zarif bir «fiyasko» olarak niteler ve kendine özgü nedenlerle kendine en çok uyan şiir türünü yazmaya yanaşmadığını savunurlar.

«Leylaklar ve Güller» işte bu tür çelişkili görüşlere yol açabilecek bir şiirdir.

Aragon bu şiiri 1940 yılı Temmuzunda Fransa’nın Almanlar tarafından işgalinden bir ay sonra yazmıştır.

Aragon’un şiirinde Victor Hugo’dan bir şeyler vardır: echo sonore, ya da halkın sesi sık sık duyulur. Bu amaçla Ortaçağ’da, ağızdan ağıza anlatılan kısa şiir tarzını çok kullanmıştır. İnsanlara kendileri hakkında birbirlerine anlatabilecekleri şiirler armağan etmekte ne denli başarılı olduğunun kanıtı, işgal altındaki Fransa’ya ait öykülerde olduğu kadar, bu şiirin yayımlandığı Le créve-coeur’ün başarısında da gözlenebilir.

«Leylâklar ve Güller»de birbirine benzer ritm ve uyakların kullanılması, biçimsel olarak simetriye önem veren şairin birbirine benzeyen görüntüler yaratma çabasının sonucudur. Başlangıçtaki ve sonuçtaki dörtlükler, diğer sekiz dizelik bölümlerin içerdiği değişik imgelere bir çeşit çerçeve oluşturur.

«Leylaklar ve Güller» de konu, biçim ile dikkâte değer bir ölçüde uyum içindedir. En baştaki dört dizede şiirin teması açıkça belirtilir: güneşli bir Mayıs’ın çiçekleri olan leylâklar, boş bir ümitle Albert Kanalı’na doğru karşı hücuma geçen ordu kuvvetlerini Fransız halkının yanlış bir iyimserlik içinde coşkuyla selâmlayışını simgeler.

Güller ise, Haziran ayının o korku dolu günlerini, Fransız halkının korkunç yanılgısını «ülkenin sırtından bıçaklanışını» ve askerlerin yenilgisini simgeler.

Başlangıçtaki bu dizeleri izleyen imgelerde kolay anlaşılabilir bir düzen vardır. Diğer üç bölüm ise mutlak bir uyum içindedir. Birincisinde «trajik yanılgı», mayıs ayı ve leylaklarla ilgili imgeler görülür: tören alayı; kalabalık; sevgi yüklü tanklar (muhtemelen askerleri öpmek için tanklara tırmanan genç kızları anlatmaktadır); Belçika’lılar tarafından verilen hediyeler; arıların vızıltısı; yanaklardaki ruj izleri (9-10); tankların zırhlı kuleciklerinde leylaklar arasında ayakta duran tankçılar hep aynı olayı anlatır.



İkinci bölüm geçiş bölümüdür; yanlış anlaşılan işaretlerin trajik ironisi gözler önüne serilir: kargaşa, ürpertici sessizlik; «korkunun kanatlarında» koşan askerler; çılgınca bir panik içinde bisikletliler; ateş etmek yerine düşmanın önünden kaçan etkisiz ve gülünç toplar; Paris’ten kaçan, ancak geceyi geçirmek için bir çadır bile bulamayan halkın zavallılığı dile getirilir. Bu üç uzun bölümün sonuncusunda bir film şeridi gibi gözler önünden geçen görüntüler aniden 14 Haziran 1940’ta Paris’in düştüğü gece Normandiya’da Evreux yakınındaki küçük bir köyde, Saint-Marthe’da durur. En son dörtlük, birinci dörtlüğün özetini verirken, uzun bölümlerin canlandırdığı görüntüler, daha önce belirlenen çerçeve içinde kısa bölümlerin sunduğu sembolizme temel oluşturur.

Okuyucuya pek de yabancı olmayan bütün bu imgeler arasında bazıları da tamamıyla anlaşılamaz. Örneğin, nasıl olur da, bahçeler tarihsel din kitaplarını andırır? Acaba düzenli, rengarenk bahçeler, Şair’e Ortaçağ’a ait yazıları ya da parlak ciltli dua kitaplarını mı anımsatmıştır?

28. dizedeki «iki sevda» kimi ve neyi hatırlatır? Bunlar yoksa Aragon’un sık sık söz ettiği iki tutkuyu, vatanı ve karısı Elsa Triolet için duyduğu aşkı mı dile getirir? Şiirin içeriğinden bunun böyle olmadığı anlaşılır. Belki popüler bir şarkının ilk dizeleridir bunlar:

J’ai deux amorus,/ Mon pays et Paris (İki aşkım var, Vatanım ve Paris). Yoksa şair iki çiçek ile simgelenen yitik hayallerini mi anlatmaktadır? Bu yorum diğerlerine oranla daha anlamlıdır: leylaklar, zaferin yanlış müjdecisi, güller ise yenilginin sahte yorumcuları olabilir.

Son dörtlükteki «Flanders leylakları» anlaşılabilir bir imgedir, zira Mayıs birlikleri, Almanların bir kanadını çevirmek için harekete geçtiğinde, o bölgeden ilerlemişti. Fakat «Anjou güllerinin anlamı nedir? Aragon hiç şüphesiz bu isimle anılan bir gül türünden söz etmemektedir. Mütareke, Paris’in kuzeydoğusunda Compiegne’de imzalanmıştı. Şair ise bu şiiri yazdığında Dordogne’de, Javerlhac’da bulunmaktaydı. O halde Batı Fransa’daki eski bir dükalıktan söz edilmemektedir. Bu belki de Şair’in diğerlerine uyak olsun diye seçtiği Normandiya’daki geri çekilme hattının dışında kalan tek bir bölgenin adıdır. Sonuç olarak, bazı önemsiz biçem kusurları dikkate alınmazsa, «Leylaklar ve Güller»in biçimsel güzelliği, ona çağımızın en anlamlı savaş şiirlerinden biri olma özelliğini kazandırır. Öyle ki, savaşı yaşamamış olanlar bile uzun süre bu şiirin etkisinden kurtulamayacaktır.

ARAGON

ARAGON



ELSA SEVDASI


KORKUNÇ KORKULAR YAŞIYORUM

1


Korkunç korkular yaşıyorum
Yazdığı o üç satır yüzünden
Eldivenleri masanın üzerinde
Bir karakedi yolumdan geçen

Kuş, yıldız ya da merdiven
Her şey buz gibi kötü bir işaret bana
İnsana korku veren bir dille
Ondan söz eder bütün bir dünya

Cuma’nın bana bıraktığı bu
Cumartesi O’nunla ne yapacak kimbilir
Çekinirim bir sözcük O’nu incitir diye
Söylenen her şey bana korku getirir

Hem öyle niçin sessizliğe bürünmek
Yandaki odada durup dururken
Bir sırdır Onun bu suskunluğu
Benim için farkı yok işkenceden

Korkunç bir korkuyla çekinirim ben
Var olabilen hemen her şeyden
Yanlış anlaşılabilen bir cümleden
Kaldırım taşlarından kiremitlerden

O uyuyor bense ölmüş sanıyorum
İşte bir önseziş daha
Kalbim bir kapı gibi çarpar


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





 2

YAĞMUR
DAMLALARINI
KISKANIRIM



Yağmur damlalarını kıskanırım
Öpücüklere fazla benzediğinden
Her parlak şeyin gözleri
Kıskanmak için haklı bir neden

Kıskanırım kıskanırım
Arıların sokmalarını bile
Kıskanırım unutkanlığı ve belleği
Uykuyu ve terkedilişi de

Seçmiş olduğu kaldırımı
Rüzgârın okşayan ellerini
Benim o diri kıskançlığım
Düş görürken uyandırır beni

Kıskanırım bir şarkıyı bir sitemi
Bir nefesi ve bir sızlanmayı
Kıskanırım kıskanırım sümbülleri
Hoş bir kokuyu bir anıyı

Kıskanırım kıskanırım heykelleri
Boş ve fettan bakışlarını
Kıskanırım susmaya görsün
Kıskanırım önündeki boş kağıdı

Bir gülüşü ya da bir övgüyü
Bir ürperişi kış gelince
Değiştirdiği elbiseyi


Bir an için dışarıya çıkınca

Kömür tozlarıyla dolu bu dünya
At tekme atar ısırır köpek
Sen deli misin Giyiniyorsun
Sokağa çıkacaksın demek

Sokağa çıkacaksın ne serüven
Hem de bensiz kötü bir oyun bu
Öylesine korkarım arabalardan
Ateş kadar korku verir bana su

Günlerimin tümü O’nunla dolu
Evren ise O’nun yansımasıdır
Kırlangıçların hemen ardında
Gökyüzü olduğu gibi kalır

Cezayir menekşelerinin sapıklığı
Parmaklarının arasındadır gözleri
Elleriyle soğuktan bembeyaz olmuş
Damların üstündeki karlar gibi


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 






 4

SENİN İÇİN



Hatırlarım bir zindanı
Hiç bir şeye benzemeyen
Bir mezarlık hatırlarım
Farkı yoktur memleketten
Biraz kan o meydanda
Geçenlerin ayağında
Hatırlarım ben bu garı
Orda üstleri aranan
Şaşkın düşmüş insanları
Askerleri kül renginde
Paris’in güzel çölünde
Hatırlarım binlerce şey
Bir ölüyü uyur gibi
Yolcular acele etti
Tren devrilmişti sanki
Akşam yakılan bu köyden
Kapkara bir tablo çıktı
Acınası o üç mezar
Hatırlarım hatırlarım
Tekrarlamak bir şey değil
Kulak verilen radyoyu
Yolda bir adımı dostu
Yalancı mıdır anılar
Her şey basit mi o kadar
Alev bilir ancak külün
Eskiden ne olduğunu
Elsa senin için işte
Söylemekteyim bunları
Bu yangın anılarını


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet



ARAGON



ARAGON

Pierre Gamarra ve Charles Dobzynsky
Europe Komitesi Adına / Çev: Metin Cengiz


Broy / Aylık Şiir Dergisi / Sayı:15




Bizi noel günü terk etti. İlk kar, otuz yıl önce Eluard icin yağmış olduğu gibi Paris’in üstünde tozutmuştu. Son saygı günü Colonel Fabien meydanında, bu son eylül gününde, tuhaf bir sabah güneşi, Niemer’in cam yüzünü, Aragon’un bayrağa çarpan portresini ve onun sessiz kalabalığa çevrili, her biri kendisi için mırıldanan şarkısının sözleri gibi gülücüklerini ve bakışlarını aydınlatıyordu.

Ayrılık günü, bize olduğu gibi, Avrupa’ya, -Jean-Richard Bloch’la güçlenen 1946’daki dirilişine ve ona zorunlu olan Avrupa’ya- da gelmişti. Hemen hemen içimizden hiç kimse, Saint-André-des arts Caddesi’nden Richelieu Caddesi’ne ve bizim Faubourg-Poissonnerie’deki büromuzda şaşırtıcı sözleriyle bir o yana bir bu yana giden, öfke ve bu en uçtaki duygu ve sezgi adamını, bu sazlık inceliğini, bu civadan varlığı unutmayacaktır.

Son yıllarda bile imgesi aramızda dolaşıyor. Öyle ki, büyülenmiş bir şekilde, artık onun bize söylediği ile düşlediği şey arasındaki sınırın ne olduğunu bilmiyoruz. Ondan söz edildiğinde, her birimizde değişik olan, ama aynı ışıkla aydınlatılmış anılar dalga dalga yayılıyor. Bu adamda bir çokseslilik vardı. Deha diye çağırdıkları bu sonsuz büyüklük onda çekicilik, çılgınlık, derinlik ve sözün olağanüstü kullanımıyla en son noktasındaydı.

Çalışma yaptığı bütün alanlarda: şiirde, düzyazıda, sanat eleştirisinde, politik yansımada ve felsefi düşünmede ... Aragon’un dehasını, parıltısını ve yaygınlığını sınırlamak kolay değildir. Çağımızın edebiyatı, her biri, onu yeniden tanıyarak ondan silinmez izler taşıyor.

Zenginliği ve özgünlüğüyle karşılaştırılamayan trajedileri ve aşklarıyla günümüzün bütün yankılarında çınlayan bir yapıttır bu. Ve sürrealizm ve dadaizm hareketlerinden bu yana, şairlerin onuru olan direniş hareketine ve nihayet çok yenilikçi keşiflerine ve Elsa’nın Mecnunu’nda, yazıya büyüsel bir biçimde konmuş hikâyedeki lirizmde olduğu gibi çağdaş yapıntısına kadar hiçbir şeyle, hatta kendi hareketi ile bile karşılaştırılamaz.

Fransız dili Aragon’la kıpırdadı değişti artık. Bugün bu dil, o Paysan de Paris’den, La Semaine Saint’e, Aurelien’den La Mise a la Mort’a, Le Mouvement Perpetuel’den Créve-Coeur’e, imgeleme gücünün ve canlı bir geleneğin ikili gelişmesinin canlı simgesi olan bu yazından sonra aynı değil artık. O, Birinci Dünya Savaşının kıyımına karşı isyan içinde, sürrealist itirazla, öncülerinden biri olan Arthur Rimbaud gibi yaşamı değiştirmek isteyen yazarlardandı. Öncelikle edebiyatı değiştirmek gerekirdi.

Aragon, Breton, Soupalt, Tzara ve Eluard’la kendisine vergi olan bu nobranlık ve meydan okumayla edebiyata katkıda bulundu. Ancak bu isyan onu başka ufuklara, Ekim 1917 Devrimi ve nitekim Cumhuriyetçi İspanya’nınki gibi değişik ufuklara götürdü. Düşünce özgürlüğü ve barış için çalışacağı Europe’ta kendini Jean-Richard Bloch gibi yazarların yanı başında buldu. Bu yaşamın sürekliliği içerisinde, Aragon’un çok kesin ve eşsiz sesi, daha o zaman, işgalin kara günleri boyunca kurtarıcı bir kavganın ve onuru kırılan bir ülkenin acısının yankısı olacaktı.

Eylem adamı ve yazar, onda derin birliklerini buldular. Aragon, yeniden dirilişin buluş ve anlama alanının olduğu kadar, Ulusal Yazarlar Komite’sinin, Yasadışı Fransız Edebiyatı’nın, daha sonra Birleşmiş Fransız Yayımcılarından biri olarak yöneteceği Fransız Kitaplığının yaratıcılarından birisiydi de.

Bu tanık, çağının bu aktörü, orda yüceliklere ve çelişkilere, gençliğinin politik seçimlerine bağlılığıyla, umutlar gibi hatalara kendini verdi ve saptadı. Direnç ve tutkuyla, kültür adamı ve eylem adamı niteliğini, bu ikili eğilimi üstlendi. Ancak o, sözcüklerin gücüne, en yaşlı dönemine kadar, Tiyatro-Roman’la yepyeni buluşların alanı olan bu avant-garde yapıtla ortaya koyduğu sanatına var gücüyle inanıyordu. Kendi genişliği ve karşıtlığı içinde Aragon’un şarkısı unutulmadan kalacaktır hep. O, Fransız şiirine yeni bir anlam ve kan verdi. Şiir, Hugo’dan bu yana asla halktan gelen çınlayışı duymadı. Ve hiç kimse, gelecek kuşaklarda, onun sevdiği gençliğin dudaklarında bu yankının sürüp gideceğinden kuşkulanamaz.

ARAGON


LOUIS ARAGON





Fransız şair, romancı. Gerçeküstücülük hareketinin kurucularından ve Fransız toplumcu edebiyatının önde gelen temsilcilerindendir.

3 Ekim 1897’de Paris’te doğdu. Annesi ile babası ayrıydı; annesi babasının varlığını sakladığı gibi kendisini de ablası olarak tanıtmıştı. Aile 1904’te Neuilly’ye taşındı, 1908’ de Saint- Pierre Lisesi’ne giren Aragon, çok başarılı bir öğrenciydi. 1914’te tıp eğitimine başladı. Üç yıl sonra, 1. Dünya Savaşı’nın son yılında askere alındı, kendisi gibi tıp öğrencisi olan Andre Breton’la tanıştı.

1918’de cephede gösterdiği yararlıklardan ötürü madalya aldı. Paul Eluard ve Philippe Soupault ile tanıştı. Terhis olduktan sonra yeniden başladığı tıp öğrenimini 1921’de yarım bıraktı ve kütüphaneci olarak çalışmaya başladı. 1923 ‘te Giverny’ye yerleşti, üç yıl önce katıldığı Dadaizm hareketinden kopmaya başlamıştı. Ertesi yıl Breton’ un yayımladığı “Sürrealizm Manifestosu” ve Revolutian Sürrealist dergisi doğrultusundaki görüşlere katıldı. Ancak 1928’den sonra estetik ve politik görüşlerinde büyük bir değişim başladı. Aynı yıl evlendiği romancı Elsa Triolet ile SSCB’ye gidip bir yıl orada kaldı. 1930’da Harkov’da toplanan Devrimci Yazarlar Kongresi’ne katıldı. 1932’de artık Breton’dan ve Gerçeküstücülük hareketinden bütünüyle kopmuştu. Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) yayın organı l’Humanité’de çalışmaya başladı. Ertesi yıl Birinci Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’ne katıldı.

1935’te Paris’te toplanan Kültürün Savunulması İçin Dünya Yazarları Kongresi’ne katıldı. Ertesi yıl Ce soir gazetesinin yönetimini ele aldı. 1939’da çıktığı New York gezisinden döndüğünde yeniden askere alındı. Nazi işgaline karşı örgütlenen Fransız direniş hareketine, değişik bir kimlikle gittiği Güney Fransa’da katılan Aragon, gizlice basılıp dağıtılan şiirleriyle büyük ün kazandı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’e dönüp çeşitli sol dergilerin yönetimini üstlendi. 1950’de FKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. 1968 Mayıs olaylarında öğrencilerin gösteri ve toplantılarında konuşmalar yaptı. 1969’da Goncourt Akademisi’ne girdiyse de, kısa bir süre sonra buradan ayrıldı. 1970’te eşi ve politika arkadaşı Elsa Triolet’nin ölümü Aragon’u çok sarstı. 1977’de Ekim Devrimi’nin altmışıncı yıldönümünü kutlama törenlerine resmi Fransız temsilcisi olarak katılan Aragon, son yıllarda yalnızca eski yapıtlarının yeni basımlarını hazırlıyor, kimi konferans ve TV konuşmalarına katılıyordu.

Ocak 1983’te, Paris’te öldü.



Aragon ilk yazı denemelerine çok küçük yaşlarda başlamıştı. Şiir konusundaki görüşlerini cephede tanıştığı Breton’la birlikte geliştirdi. İlk şiirlerini 1918’de Nord-Sud dergisinde yayımladı. Bu şiirler Tristan Tzara’nın öncülük ettiği Dadaizm akımının etkisi altındaydı. Toplum kurallarına, savaşa ve geleneklere karşı oldukları kadar, şiirin o güne değin süregelmiş olan kurallarına da karşı olduklarını belirten Dadacılar, bu karşı çıkışlarını anlamsızlığa dek vardırıyorlardı. Aragon’un 1920’de ilk şiir kitabı Le Feu de Joie “Kıvanç Ateşi” ve bir yıl sonra da romanı Anicet au le Panorama (Anicet) yayımlandığında büyük yankılar uyandırdı, dönemin usta yazarlarından olumlu eleştiriler aldı.

Aragon, 1924’te Dadaizm’den ayrılarak, Breton’la birlikte Revolution Surrealist dergisinde, Gerçeküstücü akımın öncülüğünü yapmaya başladı. 1925’te yayımlanan Le Paysan de Paris (“Parisli Köylü”), bu akımın başyapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

1928 yılı Aragon’un yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Mayakovski ve sevgilisi Lili Brik’in kızkardeşi romancı Elsa Triolet ile tanışması, şairin tüm yaşamını dolduracak bir sevginin ve bundan sonraki şiir serüvenini belirleyecek olan dünya görüşünün oluşumunu başlattı.

Aragon Marxist düşünceyle daha önceleri de ilgilenmişti; ancak 1928’den sonra bu öğreti yaşamını yönlendirmeye başladı. Gerçeküstücüler’le ilişkisini kesen şair, şiirinde geleneksel lirik biçimlere yöneldi. Bu dönem şiirleri üç ana tema etrafında toplanır: Bir toplum biçimi olarak sosyalizmi öven şiirleri; özellikle savaş ve direniş günlerinin yurtseverlik şiirleri; eşi Elsa’da somutlanmakla birlikte, dünyaya, yaşama, doğaya yönelik sevgi şiirleri.

Le Monde Réel (“Gerçek Dünya”) başlığı altında yazdığı bir dizi romanda ise Avrupa burjuvazisinin içten içe çürüyüşünü, işçi sınıfının yaşam koşullarını ve isteklerini dile getirdi. Bunlar arasında en başarılısı sayılan La semaine sainte (“Kutsal Hafta”) adlı romanında, 1810’lar Fransası’nı Marxist bir bakış açısıyla sergiledi. Yazdığı çok sayıda makale ve deneme yazısında ise klasik yazarları yeniden değerlendirdi; Sovyet edebiyatçılarını Fransız okurlarına tanıttı.

Louis Aragon Avrupa’nın çarpıcı değişimler geçirdiği, birbirini izleyen kuşakların değişik sanatsal ve siyasal arayışlar içinde olduğu uzun bir dönem boyunca, çok yönlü kişiliği ve güçlü kalemiyle, değişik sanatsal eğilimlerden hem etkilendi, hem de başkalarını etkiledi. Aragon gençliğinin bireysel başkaldırısını “otomatik yazı” denilen gerçeküstücü teknikle dışavururken akılcı ve devrimci, en politik şiirlerini yazarken özgün ve duyarlı olmayı başarmıştır.



MUTLU AŞK YOKTUR


İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım
Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin

Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





  ELSA'NIN GÖZLERİ


Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdayların üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın karılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar.

...............

Ben bu radiumu bir pekbilent taşından çıkardım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Peru'mdur benim Golkond'um Hindistan'ım

Kâinat param parça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.


Orhan Veli KANIK

3 Aralık 2015 Perşembe

ODISSEUS ELITIS


...en yorgun nehir bile
dolanıp bir yerde ulaşır denize.



Buraya kadar getirdim hayatımı
Gençliğin hep denize yakın
Kayaların üstünde
Rüzgarla göğüs göğüse
Boğuştuğu bu yere.
İnsandan başka bir şey olmayan
Bu insan nereye gider
Hesaplayarak serinlikle yeşil
Anılarını, sularla duyduğu
Görüntüleri, kanatlarla pişmanlığını
Ah, artık erkek olan
Bu çocuğun hayatı,
Hep denize yakın, güneş
Öğretirken ona nasıl soluyacağını
Bir martı gölgesinin yitip gittiği yerde.

Buraya kadar getirdim hayatımı
Ak sayıp kara topladım...
Bir iki ağaç, birkaç çakıl taşı
Islak, bir alnı okşayacak
Yumuşak parmaklar
Hangi alnı?
Bütün gece ağladı umutlar
Kimse yok artık
Özgür bir ses duyulsa
Diri bir ses gelse
Rıhtımda tekneler sulara çarpıp
Daha mavi bir ad yazsalar ufuklarına
Birkaç yıl, birkaç dalga
Duyguyla gidip gelişi küreklerin
Sevdayı saran koylarda.

Buraya kadar getirdim hayatımı
Kumlarda silinip gidecek acı bir çizgi-
Kim gördüyse sessizliğine değen iki göz
Ve kavuştuysa onların gün ışığıyla
Kapatarak binlerce evreni
Hatırlatsın kanına öteki güneşleri
Işığa daha yakın

Bir gülümseme var alevin bedeli
Ama burada açık ve acımasız bir denizdeki
Bu kaybolan bilgisiz manzarada
Kasırgada uçuşan tüyler
Ve toprağa bağlanmış anlarla
Yolunuyor başarı-
Sabırsız tabanların altındaki sert toprak
Baş dönmeleri için yaratılmış toprak
Ölü bir yanardağ.

Buraya kadar getirdim hayatımı
Suya adanmış taş
Adalardan daha uzak
Dalgalardan daha uzak
Dalgalardan daha alçak
Çapalara komşu
-Tekneler geçerken ve yeni bir engeli
Coşkuyla yarıp aşarken
Ve bütün yunuslarıyla doğarken umut
Güneşin kazancı bir insan yüreğinde-
Tuzdan bir yüz çekiyor
Kuşku ağları
Çabayla oyulmuş
Aldırışsız, beyaz
Gözlerinin boşluklarını denize çeviren
Sonsuzluğu yüklenerek.



 ÖLÜMÜ ÜZERİNE GAZETEDEN

"Son on yıldır kalp sorunu olan, 1995'in bir pazar gününde 85 yaşında kalp krizi geçirerek ölen Elitis'in ardından radyo ve televizyonlar yayınlarını keserek özel programlar yayınlamaya başlarken Yunanistan başbakanı, Costas Simitis de bir açıklama yaparak “hayat, güzellik, sevgi,ışık, ve Yunanistan dolu şiirleri ülkenin dört bir yanına yayılan şair"in ölümünden büyük üzüntü duyduğunu, bugünün Ege ve Yunanistan için bir yas günü olduğunu duyurdu.

Yannis Ritsos'la birlikte çağdaş Yunan şiirinin en büyük ustası sayılan Elitis'in adı, 1979 yılında “20. yüzyıl edebiyatının en yoğun ve en zengin şairlerinden biri” olduğu gerekçesiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra bütün dünyada duyulmuştu."


İlk şiirlerini 1935 yılında yayımlamaya başlayan, son kitabını ise 1995 yılında yayınlayan ozan, 1911 Girit'in Kandiya kentinde doğdu. Ailesi o daha üç yaşındayken Atina'ya yerleşmiş ama Elitis, çocukluk ve gençlik yıllarında Girit ve Midilli'yle bağlarını korumuş, "Adalar Denizi" diye de bilinen Ege O'nun için tükenmez bir esin kaynağı olmuştur
.
1930'lu yıllarda Yunan Edebiyatının Kavafis, Kazancakis ve Seferis gibi adlarla atılımlar yaptığı, Yunan edebiyatına yeni bir yön ve hız vermeyi amaçladıkları dönemde adını duyuran Elitis, bu dönemde Yunan doğasından kaynaklanan coşkusunu şiire dönüştürecek en uygun tekniği, “gerçeküstücü ve simgecilik sonrası Fransız şairlerinin etkisi” nde buldu. Fakat böylesi bir etkilenmenin yanısıra, O'nun şiirinin esin kaynağı Antik Yunan şiiri ve Ortodoks Edebiyatı oldu. Bu yolla yabancı bir tekniği, ulusal kültür ve duyarlılığı, kişisel bir biçimde birleştirmeyi başaran ozan için; gerçeküstücülüğün dilde sağladığı özgürlük, ondaki biçim ve düzen kaygısını yok etmemekle birlikte çarpıcı bir imge zenginliği sağladı... yeni sözcükler yaratmasını kolaylaştırdı.

Cevat Çapan'ın İngilizce'den çevirdiği, Adam Yayınları'ndan çıkan “ÇILGIN NAR AĞACI” adlı kitabının önsözünde belirttiği gibi, ilk kitabı olan "YÖNELİŞLER"de (1940) Elitis, güler yüzlü, açık yürekli, sağlam bir şiir ortaya koydu. Bu duyarlılık ikinci kitabı olan “BİRİNCİ GÜNEŞ” te de (1943) görülür. Bu kitapta Elitis çocukluğundan beri içine sindirdiği güneşli ve denizli görünümleri dile getirir.

O' nun şiirinde doğa, D.H.Lawrence'in yapıtlarında olduğu gibi, insanlar için en etkili sağlık kaynağıdır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise Arnavutluk Cephesi'nde savaşan Elitis' in şiiri, bu sarsıcı yaşantı ile kararak, ilk dönemin mutlu ve güneşli görünümleri yerine barut kokusuna yer verdi.

ARNAVUTLUK CEPHESINDE ÖLEN TEĞMENE AĞIT-1945

Savaşın etkisiyle uzun süre şiir yazmayan Elitis, 1959'da baş eseri sayılan “AKSIYON ESTI” yi yayımlamıştır. 1960 yılında ULUSAL ŞIIR ÖDÜLÜ' nü alan bu kitap, Mikis Theodorakis' in besteleriyle çok geniş bir hayran kitlesine ulaştı.

Sonraki dönemlerde anlatımı savaşın karanlık etkilerinden kurtularak, dünyayı şiirin aydınlatıcı etkileriyle değiştirmeye çabalayan bir ozanın çabasına dönüşür.

GÖKYÜZÜ İÇIN ALTI ARTI BIR PIŞMANLIK - 1960
IŞIK AĞACI VE ONDÖRDÜNCÜ GÜZELLIK - 1971
KONSTANTIN PALEOLOGOS'UN ÖLÜMÜ VE DIRILIŞI - 1971
EGEMEN GÜNEŞ - 1971
MONOGRAM - 1972
EROS'UN RO'LARI - 1972
VILLA NATACHA -1973
ÜVEY KARDESLER - 1974
MARIA NEFELI -1978
adlı kitaplarında da bu çabanın izleri görülür.

Elitis'in şiirini besleyen köklerden en önemlisi doğa sevgisidir. Tüm bunların yanısıra deneme, eleştiri ve çeviri alanlarında başarılı çalışmaları olan Picasso, Matisse, Chagall, Eluard, Breton, Char, Michaux gibi sanatçılarla dostluklar kuran, saygın bir kişiliği olan Elitis'in duyarlılığını ve düş gücünü zenginleştiren bir başka unsur da geniş kültür birikimidir..


Odisseus Elitis.. 1911'de Girit'in Kandiya kentinde doğdu. İlk şiirlerini 1935'te yayınlamaya başlayan şair, Midillili bir ana babanın oğludur. Gerçek adı Odisseus Alepudelis olan şair, babasının tanınmış bir sabun fabrikatörü olması yüzünden yazarlık yaşamına başlarken Elitis adını almıştır. Ailesi, o daha üç yaşındayken Atina'ya yerleşmişti. Liseyi bu kentte okudu.

Yüksek öğrenimini Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. 1979 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almadan önce Odisseus Elitis'in adı, Yunanistan dışında ancak sınırlı çevrelerde biliniyordu. Oysa kendi ülkesinde Elitis, Yannis Ritsos'la birlikte çağdaş Yunan şiirinin en büyük ustalarından biri sayılır.

Hangi taşlar, hangi kan, hangi demir
Ve hangi ateşten yaratılmışız biz
Salt sis gibi görünsek de
Bizi taşa tutsalar ve başlarımız bulutlarda
Yürüyouz diye suçlasalar da
Bir tanrı bilir
Nasıl geçer günlerimiz, gecelerimiz...

Gece ürpertici acını depreştirdiğinde, dostum,
Görüyorum, nasıl açtırıyor sana kollarını yüreğin ağacı
Senin çağırdığın,
Ama yıllar boyunca
Bir türlü yükseklerden inmeyen
Soylu bir düşünce önünde:
O yükseklerde, sen aşağıda, burada.

Ama özlemin gözleriyle uyanır bir gün ten
Ve bir zamanlar tek yalnızlığın ışıdığı yerde
Düşlediğin bir kent gülümser
Nerdeyse görüyorsundur, seni beklemektedir
Ver elini, gidelim birlikte, şafakta zafer naraları
Her yeri uğultuya boğmadan..

Gel birlikte gidelim, dostum, varsın taşlasınlar bizi,
Varsın suçlasınlar, başlarımız bulutlarda yürüyoruz diye-
Onlar ki hiç anlamamışlardır,
Bizim hangi demir, hangi taş, hangi kan ve ateşle
Yapılar ve düşler kurup türküler söylediğimizi...



Elitis'in adını ilk kez duyurduğu 1930'lar, Yunan edebiyatının önemli atılımlar yaptığı bir dönemdi. Yirminci yüzyılın başlarında Kavafis gibi şairlerle taşralılıktan kurtulmaya başlayan Yunan edebiyatı, daha sonra Kazancakis ve Seferis ile çağdaşlaşma sürecinde önemli aşamalar göstermiştir.

1935'in başında kurulan bir dergide, dönemin genç edebiyatçıları bir araya gelerek, bu sürece yeni bir yön ve hız vermeyi amaçlıyorlardı. Öğrenim yıllarında yaz tatillerini Midilli ve Girit'te geçiren Elitis, Yunan doğasından kaynaklanan coşkusunu şiire dönüştürecek en uygun tekniği, gerçeküstücülük ve simgecilik sonrası Fransız şairlerinin etkisinde bulmuştur.

Ne var ki ilk kitabı 1940'ta yayımlanan YÖNELİŞLER' deki şiirlerinde de görüleceği gibi, sonuç yabancı bir tekniğin basit bir kopyası değil, ulusal kültüre ve duyarlığa bağlı kişisel bir bileşimdi.

Gerçeküstücülüğün dilde sağladığı özgürlük, Elitis'in çarpıcı bir imge zenginliği ve yeni sözcükler yaratmasını kolaylaştırmış, ancak ondaki biçim ve düzen kaygısını yok edememişti. Denilebilir ki, gerçeküstücülüğün Elitis' e çekici gelen yanı sadece; geleneksel biçim ve kalıplara karşı çıkması değil, daha çok bilinçaltının ve düşler dünyasının şiir için ne kadar verimli bir kaynak olabileceğini göstermiş olmasıdır.


Elitis YÖNELİŞLER'de yansıttığı yaz dünyasında göz kamaştırıcı güneşe, maviliği insanın iliklerine işleyen denize, yaşamaya taze soluklar katan rüzgarlara verdiği önemle; güler yüzlü, açık yürekli, sağlıklı şiirler ortaya koymuştur.

Aynı duyarlığı ikinci denemesi olan 1943'te yayımlanan BİRİNCİ GÜNEŞ adlı kitabında da görürüz. O her zaman Girit ve Midilli ile bağlarını korumuş, Adalar Denizi diye de bilinen Ege kültürü O'nun için tükenmez bir esin kaynağı olmuştur. Çocukluğundan beri içine sindirdiği güneşli ve denizli görünümler, bu kitabın dizelerinde kutsanırcasına dile getirilir. Bu dipdiri doğanın insanları ise Adalar Denizi'nin kumsallarında ve kayalıklarında rastladığımız çocuklar, genç kızlar ve delikanlılardır. Elitis de şiirine bu daha bozulmamış, pırıl pırıl genç insanların heyecanlarını aktarır. O'nun şiirinde doğa, ünlü İngiliz romancısı D.H.Lawrence'ın yapıtlarında olduğu gibi, insanlar için etkili sağlık kaynağıdır...

Bütün gün kırlarda dolaştık
Kadınlarımız, güneşlerimiz, köpeklerimizle
Oynadık, türküler söyledik, su içtik
Çağlardan kaynıyormuşcasına serin

Öğleden sonra oturduk bir süre
Ve uzun uzun gözlerimize baktık birbirimizin
Bir kelebek havalandı yüreklerimizden
Düşlerimizin ucundaki küçük daldan daha ak
Hiç gözden yitip gitmeyeceğini biliyorduk,
Biliyorduk taşıdığı kurtlardan haberi olmadığını.

Geceleyin ateş yaktık
Türküler söyledik çevresinde:
Ateş, güzel ateş, kütüklere acıma
Ateş, güzel ateş, yanıp kül olma
Ateş, güzel ateş, yak bizi
Bize hayatı anlat

Hayatı anlatan biziz elinden tutup
Onun gözlerine bakarız, o da karşılık verir bakışlarımıza
Bu bizim başımızı döndüren mıknatıssa, bunu biliriz
Bize acı veren şey kötüyse, bunu duymuşuzdur
Hayatı anlatan biziz, yürür gideriz.
Ve veda ederiz hayatın göçebe kuşlarına

İyi bir soydanız biz.




 Elitis'in şiirlerinde imgelerle yarattığı parıltının, Bizans mozaiklerinin zenginliğini çağrıştırdığını ileri süren eleştirmenler de olmuştur. Gerçekten de, Elitis'in özellikle bu ilk dönem şiirlerinde, çakıl taşlarından, deniz kabuklarından, çiçeklerden, ağaçlardan, kuşlardan, böceklerden ve bulutlardan oluşan göz alıcı bir mozaikle karşı karşıyayızdır...

O'nun şiirlerini okuyan Türk okuru zaten yakından tanıdığı mozaikleri belleğinde yeniden, kolayca canlandırabiliyor... Anadolu'daki kiliselerde, Ayasofya'da, Göreme'de bolca karşılaştığımız; "iz bırakma" telaşıyla örselenen, ihtişamını tam algılayamadığımız mozaiklerdeki gibi bir hüznün işçiliğini görürüz. Şiirlerini okurken içimize yayılan aydınlığın yanında duyduğumuz hüzün, Elitis'i, çağdaşlarından ayrı kılan önemli noktalardan biri sayılır. “ÇILGIN NAR AĞACI”nda da aynı özelliği buluruz.

Işığı ve rengi tanımlamak.. O'nun en belirgin özelliklerinden biri de şiirlerinde karşılaştığımız renk ve ışık betimlemeleridir... Bu konuda zaman zaman eleştiriler alsa da (diyelim ki M.C.Anday, genel olarak “duyumlarla algılanan kavramlara ağırlık veren betimlemelerin “özü değil de, görünümleri arayanlarda ağırlık kazandığını” savunur)..

Elitis'te renkler ve diğer fiziksel göstergeler aldatıcı değildir.. Duyuların ardında görünmeyenin izini sürmek için kullanılan ipuçlarıdır. Özü anlatırken rengi, hızı, zamanı ve diğer duygularımızı uyaran, bir anlamda bize yol gösteren fiziksel olguları birer araç olarak gösteriyor Elitis.

Yaşamın hızını, dağınıklığını ve düzenliliğini, sevincini ya da hüznünü; kısaca yaşamın kendince nasıl algılandığını düşünebilmek için yola çıktığı tanım araçlarıdır. Saf akılla varlığın özünü aramak nasıl olur? Yanlış da olsa aklımızı besleyen duyumlardan yola çıkarak uslamlama yapabiliriz.. Bu ışık ve renk yoğunluğuna bir de rüzgarı ve sesi betimleyen, belirten, tanımlayan sözcüklerin ya da sözcük gruplarının çokluğu eklenince, Elitis'in şiiri yeryüzünü yalayarak geçen bir kuyruklu yıldız olup çıkıyor...

Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı
Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı
Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan
Rüzgarın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Şafakta yeşeren yaprakların ışıltısıyla
Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?
......
Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,
O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?

Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip
Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,
Söyleyin o çılgın nar ağacı mı,
Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,
Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?

Söyleyin o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan
Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,
Doğum sancısı içinde binbir geminin,
Binbir kere yükselip alçalan dalgaları
Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,
Söyleyin o çılgın nar ağacı mı,
Havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?

Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,
Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,
Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü
Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?

Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan'ın
Sonra yaz şenliğinin ağustosböcekleriyle gülüp oynayan,
Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp
Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,
En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?




ÇILGIN NAR AĞACI gibi yüksek ritmli, yüksek sesli aydınlık şiirlerden sonra, 1940'ta İkinci Dünya Savaşı'nda Elitis teğmen olarak Arnavutluk Cephesi'nde Mussolini'nin faşist birliklerine karşı savaşır...

Şiirlerinin ritmi, anlatımı da doğal olarak değişir. O yıllar, yabancı saldırılara halkının yiğitçe karşı koyduğu oldukça acılı ve karanlık yıllardır. Bu sarsıcı yaşantı Elitis'in aydınlık dünyasını da büyük ölçüde karartmış, 1945'te yayımladığı ARNAVUTLUK CEPHESİNDE ÖLEN TEĞMENE AĞIT adlı ondört bölümlük uzun şiirinde, ilk dönemin güneşli ve mutlu görünümlerinin yerini cephane taşıyan katırlara ve barut kokusuna bırakmıştı. Savaş yaşantısı Elitis'i olgunlaştırmış ama şiir yazmasını da güçleştirmişti. Oysa Arnavutluk Cephesi'ndeki teğmenle ilgili bu şiir ulusal bir dayanışmayı dile getirdiği için Yunanistan'da geniş bir okur kitlesi bulmuştu.

Buraya bu uzun şiirin bazı bölümlerini seçerek aktarıyorum:


Orada, güneşin ilk yaşadığı yerde,
Havanın kız gibi gözlerini açtığı yerde,
Rüzgar kar gibi yağarken badem çiçeklerinden,

Orada, korkusuz bir çınarın toynaklarının çarptığı yerde
Ve bir bayrak toprakla suyu dalgalandırırken yücelerde,
Tüfekler omuzlarda tüyden hafifken
Göğün bütün çabası ve bütün evren
Işıdı bir çiğ taneciğinde,
Sabah vakti, o dağın eteğinde.

Şimdi bir gölge uzanıyor sanki bir tanrının iç çekişinden.
Şimdi kemikli elleriyle eğiliyor o yoğun acı
Dokunup birer birer solduruyor üstündeki çiçekleri,
Suların akmadığı koyaklarda
Mutluluğa susamış bekliyor türküler;
Soğuk saçlı keşiş kayalar
Sessizce ekmeğini bölüyorlar kimsesizliğin.



Ta beyne tırmanıyor kış. Bir kötülük kaynıyor
İçin için. Dağın yelesi huysuzlanıyor.
Göğün kırıntılarını paylaşıyor yükseklerde yırtıcı kuşlar. 



V
Ey güneş sen değil miydin ölümsüz olan?
Kuş, sen değil miydin hiç dinmeyen mutluluk anı?
Aydınlık sen değil miydin bulutun korkusuzluğu?
Ve sen ey bahçe, çiçeklerin eğlence yeri
Ve sen, kıvrılan kök, manolyanın kavalı!

Tam kendini sarsarken ağaç yağmurun altında
Ve boş gövde kararırkan kaderden
Ve çılgın bir adam savaşırken karlarla
Ve iki göz birden yaşarmak üzereyken-
N'oldu, diye soruyor kartal, o yiğit delikenlı nerede?
Ve bütün kartal yavruları soruyor o yiğidin nerede olduğunu!
N'oldu, diye iç çekerek soruyor anası, oğlum nerede?
Ve bütün analar soruyor çocuğun nerede olduğunu?
N'oldu, diye soruyor arkadaşı, kardeşim nerede?
Ve bütün arkadaşları soruyor en küçüklerinin nerede olduğunu!
Karı kavrıyorlar, ateş yakıyor
Eli kavrıyorlar ve el donuyor
Ekmeği ısırmak istiyorlar, ekmek kanıyor
Gökyüzüne, taa uzaklara bakıyorlar, gök kararıyor
Neden neden neden ölüm sıcaklık getirmesin bize
Neden lanetli bu ekmek
Bir zamanlar güneşin yurdu olan bu gök neden böyle!


VII
Ağaçlar gecenin tutuşturmadığı kömürdür.
Rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden,
Birşey olmuyor, diz çöküp birbirine sokuluyor dağlar
Dondurucu soğukta. Ve uluyarak koyaklardan
Ölülerin başlarından uçurum yükseliyor...
Acıma bile ağlamıyor artık.
Başıboş dolaşıyor.
Ağlamıyor.
Doruğa tırmanıyor ve bir ay yuvarlağı yerleştiriyor oraya
Belki de gezegenler dönerek gölgelerini görürler
Ve ışınlarını gizleyerek
Dururlar diye
Orada kargaşalığın şaşkınlığı içinde soluk soluğa...
Rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden
Kara örtüsüne bürünüyor ıssız ova
Çömelmiş bulutlu ayların gerine dinliyor
Ne var ki dinleyecek bunca bulutlu ayın ötesinde?


Dağınık saçları omuzlarına dökülmüş -ah bırakın onu-
Yarı mum yarı ateş bir ana ağlıyor -bırakın onu-
Dolaştığı donmuş odalarda, bırakın onu!
Çünkü kimseden dul kalmış değildir kader
Ve analar ağlamak için vardırlar, erkekler dövüşmek için
Kan dökülmek için, dalgalar köpürmek için
Ve özgürlük şimşek gibi yeniden doğmak için!



VIII
Öyleyse söyleyin güneşe,
Yeni bir yol bulsun kendine
Onurundan bir şey yitirmek istemiyorsa eğer-
Yeryüzündeki yurdu artık karardığına göre;
Ya da toprak ve suyla yeniden başka bir yerde
Söyleyin güneşe yeni bir yol bulsun kendine
Bakmasın yüzüne bir papatyanın bile
Söyleyin papatyaya yeni bir erdenlikle açsın
Ona yaraşmayan parmaklarla kirlenmesin diye!






IX
Yeni eller getirin ona, yoksa kim yükseklere çıkıp
Yıldızların çocuklarına ninni söyleyecek!
Yeni ayaklar getirin ona, yoksa kim başı çekecek
Melekler halayda!
Yeni gözler -Tanrım- yoksa nereye eğilip bakacak
Sevgilinin küçük zambakları!
Yeni kan yoksa hangi sevincin selamıyla coşacaklar
Ve ağız, tunçtan ve solmayan çiçekten bir ağız,
Yoksa kim bulutlara "Çocuklar sağlığınıza" diyecek!

Gündüzün nar yapraklarını kim umursamayacak,
Gecede, ekinleri kim toplayacak
Ya da kim meydan okuyacak güneşe
Fırtınalar kuşanıp yaralanmaz bir atın sırtında
Tersanelerin Akhileus'u olacak!
Kim çıkacak masaldaki o ıssız kara adaya
Çakıl taşlarını kucaklamaya
Ve kim uykuya yatacak
Düşlerin Evoikos'undan geçip
Yeni eller, ayaklar, gözler,
Kan ve ses bularak
Yeniden dikilmek için mermerden harman yerlerine
Ve çullanmak için -ah bu kez-
Bütün kutsallığıyla çullanmak için ölümün üzerine!






Böylece ağıtın mistik hüznü herşeyi delip geçiyor..Tıpkı II. Dünya Savaşı'nın herşeyi silip süpürmesi gibi.. "Güneşin kucağına serpili esrik kuşlar, göğün parçalarını paylaşan yırtıcı kuşlara dönüşüyor... "Işık Ağacı"nda mozaik silinip temizleniyor, ama bu kez güneşin değil ayışığının altında parlıyor sanki..."

Varlığın sorgulanması Elitis'in en olgun dizeleriyle yapılıyor. Dış dünya gerçekliğinin acılı algıları, coşkun ama bir o kadar da yorgun ruhu aramak için kullanılıyor.
 
 
 
 



 “Bilinmez içimdeki aldatılmış insanla ben nasıl
Yaşardık birlikte ama belki”


diyen Elitis'i bu karanlık günler kendi ruhunu aramaya itiyor. Bir yandan savaşın yorgunluğu, diğer yandan Yunanistan'daki yönetimin bozukluğu, sonu gelmez darbelerin izleriyle ruhu o kadar kararmıştır ki, bir ışık ağacı arar kendine...Artık kimsenin "bülbüllerin yasını tutmadığı", herkesin şiirler yazdığı, insanın kendi adını bile anımsamadığı o an, ona en çok gereken talihsiz ışık ağacıdır.


Ayışığının altında bile altın gibi parlayan bir çift kedi gözü, arkamızda bir yere diker bakışlarını, işte o zaman öte yandan bir yansımanın bize doğru yaklaştığını duyarız, onulmaz bir özlem gibi. Ayna ve gümüş sırın arkasındaki öteki dünya... duyular dünyası ile ruh dünyasını bağdaştırmaya çalışan ozanların en ışıklılarından, en renklilerinden biri yapıyor Elitis'i.



Anam sağdı daha
omuzlarında kara bir şal
mutluluk içinde bir sonuç bulmayı
ilk düşündüğüm zaman.
Güçlü bir ışık gibi çekti beni ölüm
içinde başka bir şey görünmeyen...
Ve bilmek istemedim, öğrenmek istemedim
ruhun dünyayı ne yaptığını

Bazen omuzuma tırmanırdı kedi
arkamda bir yere dikerdi altın bakışlarını
işte o zaman, öte yandan
bir yansımanın bana yaklaştığını duyardım
onulmaz dedikleri bir özlem gibi

Sonra başka zamanlar aşağı kattaki salondan
piyano dersi duyulduğunda
alnım cama dayalı
uzaktaki odun istiflerine bakardım
bir beyaz kuş sağanağı boşanırdı dalgakırana
ve sise dönüşürdü

Bilinmez içimdeki aldatılmış insanla
nasıl yaşardık birlikte
ama belki

Rüzgar duymuştu uzak bir Mayıs'ta yakınmamı
öyle ya: bir iki kez bir yetkinlik belirmişti gözlerimin önünde
ve sonra yeniden hiçlik.
Türküsü duyulmadan önceki kuş gibi
batan güneşin kızıllığında kaybolup giden
birşey görürüm diye penceremden baktığım zaman
orada yalnız ışık ağacı olurdu

Birden ilk yaz yıkıverdi duvarları
dirseğimin altındaki pervaz çöktü
ve ben havada bakakaldım

Tıpkı bizim gibi
Ve yıkımlar kasıp kavursa da dört yanımızı
insanlar ölseler
savaşın yankıları ulaşsa da kulağımıza
Lanet olsun dışarda dinginleşen denize
(ve içerde büyüyen eve)

ve ben içerde yapayalnız kalmıştım
yatağımda her çeşit haçlarla çevrili.


(Çilem, konuşulmaz çilem benim
oysa dolunaya belenmiş bir gemi
ve sınırsız bir avunmasın sen
uykumda baharat kokulu adaları
ve yarı aydınlık gökkubbeyi yedeğinde çeken
Bense ah
Sevdalı bir adamım
aradığı tek şey ah kendisinde olmayan)


Tahta parçaları sürüklendi sularda
ve yakında Doğu'nun tepelerinden geçen buhurdanla
kavruldu mutluluk
saraylar yaldızlarla süslendi
ve bilgelik doldu bir kadehe

Ben en azını istedim
onlarsa daha fazlasıyla
cezalandırdılar beni.



Uzun bir suskunluk döneminden sonra 1959'da başeseri sayılan AKSİYON ESTİ' yi yayımladı.

Birçok yabancı dile de çevrilen bu uzun şiir 1960'ta Ulusal Şiir Ödülü'nün Elitis'e verilmesini sağladı. 1964'te Mikis Theodorakis'in aynı şiiri bestelemesiyle AKSİYON ESTİ daha geniş hayranlar kitlesine ulaştı.

YARATILIŞ, ÇİLELER ve ÖVGÜ bölümlerinden oluşan bu şiir, Ortodoks ayinlerinden yola çıkmakla birlikte, öteki dünyanın değil, bu dünyanın gerçekliğini dile getirir. Elitis'in amacı duyular dünyası ile ruh dünyasını bağdaştırmak, geleneksel biçim ve inançlardan yararlanarak, insanın çektiği çileleri bugünkü Yunanistan bağlamı içinde yansıtmaktır.

Elitis'in güneş ve deniz tutkusunu, savaş yılları ve onları izleyen karanlık dönemler bir ölçüde etkilemişse de, tümüyle baltalayamamış, tersine, çevresini karanlık saran dünyayı, O'nun bir şair olarak şiirinin aydınlatıcı damlalarıyla değiştirme isteğini daha da körüklemiştir. Bu istek AKSİYON ESTİ'den sonra 1960'ta" yayınladığı

GÖKYÜZÜ iÇİN ALTI ARTI BİR PİŞMANLIK
1971'de IŞIK AĞACI VE ON DÖRDÜNCÜ GÜZELLİK
KONSTANTİNOS PALEOLOGOS'UN ÖLÜMÜ VE DİRİLİŞİ
EGEMEN GÜNEŞ
adlı kitaplarında da görülür.

Hatta sonraki yıllarda örneğin

1972'de yayınlanan MONOGRAM VE EROS'UN RO'LARI,
1973'deki VİLLA NATACHA,
1974'de yayınlanan ÜVEY KARDEŞLER ve
1978'de MARİA NEFELİ adlı kitaplarındaki şiirlerinde de görülür.
 

28 Mart 2015 Cumartesi

OĞUZ ATAY

OĞUZ ATAY

Prof. Dr. Yıldız Ecevit



/…/

Doksanlı yılların başıydı. Oğuz Atay’ın bir ölüm yıldönümünde konuşmacı olarak bir derneğe çağrılmıştım. Sonuna dek dolu olan salon tek bir yürek gibi atıyordu. Şaşırmıştım. Gerçi bir edebiyat ürünüyle coşkulu bir biçimde bütünleşmeye yabancı değildim. Oğuz Atay’ın romanlarım ilk okuduğumda yoğun duygularım olmuştu. Daha sonra bir araştırmacının nesnel merakına dönüşen duygulardı bunlar. Ancak salondaki elektrik alışılmışın dışındaydı. Genç insanlardı dinleyiciler; çoğu öğrenciydi. Soru sormak için söz alanlar, onun yapıtlarından kimi bölümleri ezbere okuyorlardı. Atay’ ın okur düzlemindeki alımlanmasında var olan sıradışı boyut ilk o zaman somutlaşmıştı karşımda.

Aynı yıllarda, yine Atay’la ilgili bir konuşma yapmak üzere Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne gittiğimde yaşadım benzer türde bir coşkuyu. İnşaat Fakültesi öğrencilerinin Oğuz Atay için kurdukları bir edebiyat grupları vardı. Mühendislik öğrencileri, kendileri gibi mühendis olan yazara duydukları hayranlığın coşkusuyla ama ciddi bir ‘edebiyat’ öğrencisinin ‘bilgisiyle’ katıldılar tartışmaya. Etkileyiciydi. Yine bu yıllarda, Atay’ın bir öyküsünün adını başlık olarak taşıyan bir derginin varlığından haberim oldu: “Beyaz Mantolu Adam”.

Kuralların dışında ‘anlaşılmaz’ yapıtlar üreten ve yasallaşmış estetiğin başlangıçta dışladığı bir ‘avangard’ (öncü) sanatçının, suskunluktan coşkuya dönüşen alımlanmasının öyküsüydü bu.

Tanzimat’tan bu yana genel çizgisi ‘gerçekçilik’ olan Türk edebiyatı yetmişli yılların başında Oğuz Atay’ın romanlarıyla birlikte tarihindeki en köktenci değişimi yaşar. Türk romanı, köklerini Türk edebiyat geleneğinden almaz; ne dinsel motiflerle süslü Divan edebiyatından, ne de somut gerçekliğin dışında bir fanteziler dünyasını yansıtan halk masallarından izler taşır; tümüyle Batı örneğine göre biçimlenmiştir. Türkiye’de roman, Tanzimat’la başlayan Türk aydınlanmasının, estetik düzlemdeki yan ürünü görünümündedir; insanları aydınlatmak / bilgilendirmek, onlara doğru yolu göstermekle yükümlü sayar kendini. Bu nedenle de, okurun metindeki iletiyi özümsemesini zorlaştıracak yabancı biçimleri deneysellemekten kaçınır; gerçeği ‘yabancılaştırmadan’ yansıtır; herkesin rahatlıkla izleyebileceği zamandizinsel öykülerle oluşturur kurgusunu…



Oysa 20. yüzyıl başlarında Türkiye’de romanın yeni yeni uç verdiği yıllarda, Batı romanı, Türk romanının kendisinden örnek almış olduğu geleneksel-gerçekçi edebiyat anlayışını geride bırakmış, Joyce’lar / Kafka’lar Proust’larla farklı bir estetiğe doğru yol almaktadır. Batıda yerleşik biçim / kurgu /yapı ölçütlerini tersyüz eden öncü romancılar birbirini izlerken, aynı yıllarda yeni yaşam bulmaya başlayan Türk romanında ise: değişiklik’ yalnızca konusal bağlamda olmaktaydı. İlk romancılarımızdan Ahmet Mithat’ın metinlerinde özgür davranışlar gösteren eğitimli kadınları konu alması; ya da yirmili / otuzlu yıllarda Türk Zola’sı diye anılan, Selâhaddin Enis’in doğalcı bir yaklaşımla cinsellik/fahişelik gibi konuları metinlerinde odağa oturtması, edebiyat çevrelerinde oluşan yankıların kaynağıydı; estetikten çok ‘etik’ özellik taşımaktaydı. Türk romancısı uzun yıllar çoğunlukla Doğu-Batı ya da ezen-ezilen karşıtlığı bağlamındaki tezini daha iyi vurgulayacak ‘yeni’ ve çarpıcı öykülerin ardından koştu; özgünlüğünü konusal bağlamda kanıtlamaya çalıştı.


Oğuz Atay, başlangıcından bu yana etik ve siyasal çerçevedeki konusal kurgu kalıplarıyla üreten bir edebiyatın ortasına, yetmişlerin ilk yıllarında yabancı bir madde gibi indi yapıtlarıyla. Ellili yılların köy romanı döneminden ve altmışların -yalnız Türkiye’de değil dünya genelinde- toplumsal sorunlara çözüm arayan eğiliminden sonra, ‘birey’ i ve onun iç dünyasını odak alan ve bunu, o güne değin Türk edebiyatının hiç tanımadığı biçim / kurgu teknikleriyle sergileyen Atay, edebiyatımızda yeni bir dönemin başlangıcı oldu.


1972 yılında ilk romanı “Tutunamayan1ar”ı yayımladı . Zamandizinsel öykü anlatımının delindiği, iç ve dış dünyalar arasındaki sınırların yok olduğu, farklı gerçeklik disiplinlerinin farklı biçim düzlemleri ve anlatım ögelerine dayanılarak çokkatmanlı bir yapı içinde verildiği bir romandı “Tutunamayanlar”. Bu metinde ‘toplum’ değil, insanın iç dünyasıydı artık odağa yerleşen; insanın bilincinin kıvrımları, bilinçaltının labirentleri ve insanlığın ortak bilinçaltının arketipleri imgeleşiyordu roman dokusunda. “Tutunamayanlar” Türk edebiyatında ‘birey’ in başkaldırısının ilk köktenci belgesidir; (altıyüz yıldır) bütün değişimlerin devlet eliyle gerçekleşti(ği) (…) Bireye de ne oluyordu?” (Günlük / 1987, 25.3.1974) denilen bir toplumda, insanın kendisini tüm toplumsal baskıların dışında açıkça / dürüstçe yaşama çabasını kurgu düzlemine taşır.


“Biz insanı anlatıyoruz, bir çıkmazı çözümlemiyoruz,” der. 24.3.1974 tarihli günlük notunda Atay. Onun motif kullammı acısından bir üçleme (trilogya) diye adlandırabileceğimiz yapıtları “ Tutunamayanlar” “Tehlikeli Oyunlar” (roman) ve “Oyunlarla Yaşayanlar”ın (tiyatro oyunu) ana kişileri, adları ister Selim ya da Turgut, isterse Hikmet ya da Coşkun olsun, özde aynı kişilerdir: Duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, toplumsal kimliklerini ameliyat masasına yatırmış; çıkardıkları parçaları büyük bir yüreklilikle analiz ederek ‘kendileriyle hesaplaşan’ , ‘Özben’ lerini bulmaya çalışan insanlardır bunlar.


Bir ‘arayış’ın yazarıdır Atay; geleneksel edebiyatın gerçeği ‘bilen’ ve bu ‘kesin’ gerçeği okuruna aktararak, onun doğru yolu bulmasını sağlamaya çalışan yazarından farklıdır. O, romanlarında insanlara ‘kişiliklerini aratır; çünkü tüm sorunların kaynağı ve çözümünün insanın kendisinde olduğunu düşünmektedir; “çünkü kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiç bir sorunu çözemez” (Tutunamayanlar / 1984,76). Atay’a göre…


Etik Kirlenme

Günlüğünde sayfalar boyunca, büyük kavramların arkasına saklanarak bir kimlik edinmeye çalışan, kendi kişilik sorunlarını çözümlemeden toplumsal sorunlara çözüm arayan ‘aydınları’ suçlar. İç dünyaları gelişmemiş, ruhsal boyutları güdük kalmış kişilerin, öznel çıkarların bataklığında yitip gidecekleri düşüncesindedir. Son yıllarda toplumda çok boyutlu yaşanılan etik kirlenme, Atay’ ın bu tezini destekler niteliktedir. Kişilikleri gelişmemiş kimi bürokrat / politikacı işadamının etik düşüşüne, göğüslerinde bir rozet gibi taşıdıkları “Müslümanlık”, “ulusalcılık” ya da “toplumculuk” türünden yüce içerikli kavramların engel olamadığı gerçeği, her geçen gün yeni bir olayla doğrulanmaktadır. “Bu insanlardan Türk halkı artık bir şey beklememeli(dir). Üçkâğıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmet-i İslâm kurtulur. Bunlar ‘çürüyen et, dökülen diş’ gibidir- ler. Bayrak yaptıkları inançlarına rağmen aslında inançsızdırlar.” (G, 5.1.1975)

Oğuz Atay’ a göre, “Türk romanının sorunu kişiliktir, İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavrayamamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşu( dur). Bunun için romanımız düzmecedir.” (G, 30.1.1976)

Uzun yıllardan beri ‘romantizm’ ve ‘bireycilik’ sözcüklerini yergi anlamında kullanan bir edebiyatın gündemini ‘birey’, ‘oyun’, ‘düş’ gibi kavramlarla zorlamaktadır Atay.

Birey-insanın kimliğini araması, bu yolda tüm içtenlikle ‘kendi kendisiyle hesaplaşması’ Atay’ın ‘üçleme’ diye adlandırdığımız yapıtlarında ana motif konumundadır.

Yazarın ikinci romanı “Tehlikeli Oyunlar”ın Hikmet’i, “herkesin, başkalarından bucak bucak kaçırdığı muhtevayı” (Tehlikeli Oyunlar/1984, 281), ‘kendini’ sergilemektedir ‘yaşam oyunu’nda, bir sanatçının yapıtını sergilediği gibi ... “Tehlikeli Oyunlar” tümüyle insanın ‘ontolojik sorunsalı’nı büyüteç altına alır: metinde Soyadı ‘Benol’ olan Hikmet, ‘Ben olma’ yolundaki ilk adımını, “bu ülkede eksikliğini duyduğu (. .. ) insanın kendisiyle hesaplaşma meselesini bizzat kendi’sine) uygulayarak” (T.O.335) atar.

Bireyin kendini tanıması ise; kişiliğindeki çelişkileri tüm açıklığıyla tanıması demektir. İnsanın yapısındaki bu çelişkileri, kurgusal düzlemde ana kişi Hikmet’i ‘karşıt’ parçalara bölerek somutlaştırır Atay: Akılcı Hikmet, evli erkek / burjuva Hikmet, patolojik Hikmet; içgüdülerinin buyruğundaki Hikmet ... Tüm Hikmetler birbirinin devamı ya-da karşıtı özellikleriyle metni bir ağ gibi sarar bu romanda...


 Toplumun kıskacında yitirdiği benliğini arayan çağcıl bireydir Hikmet; Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında da sözünü ettiği Kierkegaard’dan izler taşır. O’nun varoluş sorunsalı yaşayan roman kişilerinin tümü, uyuşamadıkları toplumsal düzeni terk etme eğilimi gösterirler; iç dünyalarına kaçarlar; reel dünyanın dışında kurguladıktarı soyut yaşam ‘oyun’ larında kendilerini bulmaya çalışırlar; yaşamı bilinçle oyunlaştırırlar. Birer ‘homo ludens’ tir onlar: “Oyunlar (..) gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.” (TO, 151)

Özde, ‘somuttan soyuta’ doğru gerçekleştirilen ‘iç dünya’ yolculukları anlatır Atay bize metinlerinde… Türk edebiyatının ilk iç dünya yolculuklarıdır bunlar, James Joyce’un Ulysses’ inden izler taşırlar.

“Tutunamayanlar”ın, başlangıçta “bir karı ve iki çocuğun sorumlu saymanı” (T. 505) konumundaki Turgut’u, “aynı türün örnekleri(nden dolayı) Kayamehmetturgutgiller”in (T.297) dünyasından kaçmak ister. “İçinde herkesin küçük bir payı olan çirkinlikle(rin) dünyasıdır burası). Mimarıyla, mühendisiyle, ressamıyla, yazarıyla bütün aydınların rahatsız olmadan bir köşesine tutunmak için uğraştıkları çirkinlikler(in yer aldığı bir) dünya.” (T. 342)

Atay, toplumdaki somut ve soyut çirkinliklerin dışında bir dünyanın özlemini çeken farklı değerlerin insanını anlatır bize. Bir aydındır bu insan; yozluklar denizinin ortasında yarattığı odasında, ‘yükselen değerler’ e ayak uydurmaksızın yaşamaya çalışmaktadır zorlukla; dürüstlük, içtenlik, saflık, çıkar gözetmezlik, sevgi ve kültürel değerlere saygı gibi ‘arkaik’ özellikler gösterir. İçinde yaşadığı sisteme yabancılaşmıştır. Üstelik Doğulu bir geçiş toplumunda yaşamaktadır Atay’ın aydını ve bu toplumun eğitim görmemiş kesimiyle arasındaki ayrım, Yakup Kadri’nin yıllar önce “Yaban” romanında yaptığı bir saptamayı doğrular görünümündedir; “bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan büyüktür”.


 Kokuşmuşluğun Boy Hedefi

Shakespeare’in çevresindeki yapaylıklara / yozluklara dayanamayarak iç dünyasına kapanan melankolik prensi Hamlet’i, toplumla uyuşmazlık içindeki yabancılaşmış aydının simgesi olarak kullanır Atay romanlarında. Cervantes’in, düş dünyasında yeldeğirmenleriyle simgelenmiş bir değerler sistemine karşı çıkarak erdemlerini korumaya çalışan ünlü pikarosu Don Kişot ise saf kimliğiyle bir aydın arketipidir O’nun metinlerinde. Hıristiyanlığın önderi İsa da, çıkargözetmez tutumu ve düzene karşı gösterişsiz direnişiyle bir peygamberden çok, bir ‘tutunamayan’ olarak boy gösterir Atay’ın ilk iki romanında. Evrensel olan yerel olanla iç içe geçer bu romanlarda.

Yozlaşmış bir düzende ‘tutunamamak’ ise ‘olumlu’ bir edimdir Atay’da; çıkar gruplarının, -günümüzün tanımıyla- ‘çetesel’ ilişkilerin dışında bir yaşam biçiminin göstergesidir. ‘Tutunamayan’; kokuşmuşluğun boy hedefi olan aydınlık insandır; düşüncelerinden ötürü egemen güçlerin yerden yere vurduğu kişidir; gündelik yaşamda ise, “kitap okumakla manav tarafından aldatılmaya engel olama(manın)” (T. 334) çelişkisini yaşar; rant / prestij / güççarkının dışında bir dünyanın adamıdır; somuttan çok soyut düzlemdedir.

“Tutunamayanlar” romanının iki tutunamayanından biri Turgut, “Yaşamak ölmek gibi değil,” der. “Daha çok tehlike karşısında insan. Çoğunlukta değiliz. Ezilebiliriz; Biz” (T. 343). Aynı romanın diğer tutunamayanı Selim ise, “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de; babam da bana gerekli eğitimi veremediler. Yaşamak için,” (T. 561) diye yakınır. “Korkuyu Beklerken” öyküsünün anakişisi ise, ona “yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başı(n)a kaldığını)” (Korkuyu Beklerken / 1988, 53) düşünmektedir. Atay’ın ‘böyle’ bir düzene tutunmaya karşı çıkan kişilerinin içind en çarpıcısı ise, insanların arasında aykırı giysisi içinde tek sözcük söylemeksizin bir ‘turist’ gibi dolaşan ‘Beyaz Mantolu Adam’dır; bir tutunamayan ‘mit’idir o; Atay’ın deyişiyle bir “disconnectus erectus” tur.

Atay’ın aydını, “Oyunlarla Yaşayanlar” başlıklı tiyatro metninin ana kişisi Coşkun’da toplumla uyuşmazlığını siyasal düzlemde yaşar. Yetmişli yılların aydın avı, Coşkun’un tümcelerindeki ‘korku’ da yansır:

“Biz aydınlar hep bu korkuyla mı yaşayacağız? Hep kapımız gecenin hangi saatinde çalınacak diye endişeyle bekleyecek miyiz?” (Oyunlarla Yaşayanlar/1985, 90). “Tutunamayanlar”ın Turgut’unun tedirginliği ise, düşünde, bir sistem korkusu olarak ortaya çıkar. Söz konusu düşte son derece canlı ve güçlü görünen Abdülhamit karşısında “saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmış” (T. 303) olarak beliren Mustafa Kemal, romanın yayımlanmasından 26 yıl sonra bugün toplumda yaşanılan karabasanın kurgusal düzlemdeki bir öngörümü gibidir.


 Atay’ın Evrim Geçiren Aydını


Atay’ın aydın imgesi onun “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı ‘biyografik roman’ metninin ana kişisi Profesör Mustafa İnan’ın kişiliğinde bir evrim geçirir. Yazarın aynı zamanda Teknik Üniversite’ den hocası olan Mustafa İnan da farklı bir değerler dizgesinin insanıdır. Ancak, yazarın daha önceki aydınları gibi umutsuzluk içinde bir ‘ada’ya çekilmez. Toplumda uyuşmazlığını; iç hesaplaşmasının sonuna gelmiş, kendisiyle barışık insanın bilgece yaklaşımı içinde yaşar: “Sen de çok safsın derlerse, ben de onlara derim ki (. .. ) Size göre kusur sayılan bazı yanlarımızı korumak istiyoruz.” (Bir Bilim Adamının Romanı / 1975, 269) Egemen ölçütlere yenik düşme yerine, düzende tutunmayı engelleyen ‘saflık / içtenlik / dürüstlük’ gibi özellikleri bir madalya gibi göğsünde taşıyarak ilerler Mustafa İnan yolunda.

“Bir Bilim Adamının Romanı”nın ana kişisi, Doğu ve Batı kültürlerinin kesiştiği bu coğrafyanın çoğu aydını gibi bir ‘kültür kargaşası’ yaşamaz. “Tehlikeli Oyunlar”ın Hikmet’inde olduğu gibi, “Doğudan alınan parçaları Batıya isyan (eden)” (TO 336), karşıt değerlerin kıskacında sıkışmış kalmış biri değildir Mustafa İnan. Rudyard Kipling’i çok sever; Goethe’den şiirler ezberler; Batının büyük bestecilerini hayranlıkla dinler. Ama Divan edebiyatı ve klâsik Türk müziğine de aynı duyarlılıkla yaklaşır. Atay’ın bu son aydını, onun daha önceki aydınlarının marjinal özelliklerini’ denge’ ve ‘hoşgörü’ filtresinden geçirerek yumuşatır; toplumu karşısına almaz. O bir ‘uyum’ insanıdır.

Mustafa İnan’da birey-toplum sentezini gerçekleştirir Atay. Ölümünden önce günlüğüne yazdığı son tümceler “Mustafa İnan” romanıyla ilgilidir. Yalnız bırakılmış avangard sanatçının, ölümün eşiğinde yaşadığı özgüven yitiminden izler taşıyan bu tümceler, onun çizdiği bu son aydın portresini yaratıcılığında bir dönüm noktası olarak gördüğünü belgeler: “Belki bir iki kişinin dediği gibi ancak kendini ve aklına nasıl geliyorsa öyle yazan biriydim. Oysa Mustafa İnan’ da başladığım bazı değişik şeyler vardı sanki ( ... ) Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum.” (G,3.10.1997)

13.12.1977’ de beynindeki tümör nedeniyle öldüğünde 43 yaşındadır Oğuz Atay. Önünde tamamlayamadığı.üç ciltlik bir roman projesi vardır. “Türkiye’nin Ruhu” adını vermeyi tasarladığı bu dizide, Türk toplumunun kolektif bilinçaltını tarihsel bir evrim süreci içinde yansıtmayı, birey-devlet / birey-toplum ilişkilerini, bu metinlerde ‘malzeme’ olarak kullanmayı amaçlamaktadır.


Başarılı Bir Bilimadamı

Modernist edebiyatın en önemli kimi temsilcileri gibi bir teknik adamdır Oğuz Atay. inşaat mühendisidir; İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde topoğrafya ve yol inşaatı dersleri veren; bir öğretim üyesidir.

Belki de, avangard edebiyatın ustalarından Robert Musil’in makine dalında eğitim görmesi ve kendi adıyla anılan bir renk çemberinin bulucusu olması bir rastlantı değildir. Ya da Elias Canetti’nin kimyacı olması, Hermann Broch’un matematikte yoğunlaşması, Max Frisch’in önemli konkurlar kazanan bir mimar, Umberto Eco’nun ise bir göstergebilim profesörü olması… Başarılı bir bilim adamıdır Oğuz Atay. Bir meslektaşı onun bu yönünü şöyle vurgular: “Atay ülkemizde hikâyeleri ve romanlarıyla tanındı. Tıpkı büyük matematikçi ve astronom Hayyam’ın rubaileriyle tanındığı gibi oldu bu.” (TRT Televizyonu, 13.12.1978)

Modernist edebiyatın titiz bir kurgu mimarisi gerektiren yapısı, teknik bir ön eğitimden geçmiş yazarın yaratıcılığını çok daha yatkın sergileyebileceği özellikler içermektedir. Roman artık geleneksel eğilimde olduğu gibi, yazarın, tezini destekleyebileceği çarpıcı / sürükleyici konular bulması ve bu konuları etkileyici söz sanatlarıyla süslemesi anlamına gelmemektedir.

Atay, 25.4.1970 - 3.10.1977 tarihleri arasında tutmuş olduğu günlüğünde, sayfalar boyunca yapı, biçim ye biçem sorunlarını tartışır kendisiyle. İnşaata başlamadan önce aylarca binasının tüm ayrıntılarını plâna döken bir mimar gibi çalışır metinlerinin üstünde. İnsanın iç dünyasını, duyarlılıklarını, yaşamı algılayışını, özlemlerini, tutkularını, düş kırıklıklarını, bunalımlarını... dile getirmenin yollarını arar; ‘soyut’u ‘somutlaştırma’nın, Fethi Naci’nin bu bağlamda çok kullandığı bir deyimle- onu ‘ete kemiğe büründürmenin’ titiz bir ön çalışmasıdır bu.

Kurgulama edimindeki ana ilkesini belirlemiştir Atay: “iki ihtimal var (dır) - ya konular yanyana dizilerek, bilinen klasik düzen içinde verilir, ya da çağrışımlar serbest bırakılarak organik ve ruhsal bir gelişim gerçekleştirilebilir. (O), ikinci yaklaşımı, gerçeği bu biçimde algıladığı ( ... ) için kendi(n)e daha yakın buluyor(dur).” (G.1.5.1976)


 Özellikle “Tutunamayanlar” romanında uygular bu görüşünü Atay. Konusal bütünlük yerine Türk insanının kimliğini organik bir yapı içinde ele alır. Türk kültürü de, gelenekleri / tarihi / beğeni ölçütleri ve etik değerleriyle bu organik yapının bir parçasıdır.

Kimi yerde metnine “İlmihal” ya da “Hadisat” adını verdiği bir bölüm katar, Osmanlıca’yı parodi düzleminde kullanır, arkaik bir dille öyküler. Kimi yerde, Kutbay Çalık’lar, Salgan Saçak’larla dolu, Orta Asya kokan bir başka parodi kesiti girer devreye. “Mini miri bir kuştum” tangosu “dejenere olmuştum” diye sürer metinde: İnsanların yığmaca kültürel değerlerle biçimlenmiş beğeni düzeylerindeki çarpıklık; ezbere dayalı, insana yabancı bir eğitim sistemi; din; cinsellik; Arapça dua edip kemiklerinin adı Latince olan (T. 106) insanlardaki kültürel kargaşa türünden, Türk insanının anatomisini oluşturan ögelerle dokur metnini. Konunun önemli olmadığı bir dilsel karnavaldır bu; renkli, çarpıcı, eğlenceli, şakacı… Ama, sonunda palyaçonun öldüğü, yaşam gerçeğinin eleştirel bilincin süzgecinden geçirilerek tüm çıplaklığıyla sergilendiği buruk bir karnaval ...

“Tutunamayanlar”, içerdiği montaj kalıpları ve tiyatro / şiir / deneme / gülmecenin iç içe girdiği ‘atektonik’ yapısıyla deneysel bir romandır; ‘grotesk’i kullanır; gerçeği teke tek anlatmaz, onu ‘yabanlaştırarak’ yeniden ‘biçimlendirir’.

Atay’ın bu ilk romanı. Türk edebiyatında da bir ilktir; modernist edebiyat anlayışının ilk bütüncül örneğidir; 667 sayfalık bir ‘biçim’ arayışının ürünüdür.

“Romanın bir ömür tüketmek işi olduğunu kavra(mıştır)” (G,30.1.1976) Atay; “köylünün sefaleti, işçinin direnmesi ya da küçük burjuva aydınının bunalımı(nı)” (a.g.y.) pazarlayarak bir yere varılamayacağını bilmektedir. Oysa kendisi de sol eğilimlidir Atay’ın. Ama bu onun, “ diyalektik gibi gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan (bir) cüceler ordusundan” (a.g.y.) söz etmesini engellemez:


 Türk romanının en büyük sorunlarından biri “halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır (…) kültürsüzlüktür, kötü romanları büyük sözlerle yutturacağını sanma yanılgısıdır.” (a.g.y.)

Böyle bir yanılgı içinde sürekli kendini yineleyen bir romancı grubu ile bunlara destek olan edebiyat adamlarını şöyle eleştirir Atay: “Herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdüreceğidir, dükkânda mallar eksik olmasın, reklâm da iyi yapılsın yeter (…) Sahte eleştirmenlerin koltuk değneklerine dayanarak yürüyenlerin, edebiyat reklâm ajanslarının gürültüsüne kapılarak şartlananların dışında kalanların varlığına inanmak istediğim için yazıyorum bunları.” (a.g.y.)


Estetik anlayışı ve araştırıcı / deneysel üretimiyle, Türk edebiyatının o güne değin pek alışık olmadığı bir romancı tipi sergiler Atay. Tüm büyük romancılar gibi romancılığın bir yaşam biçimi olduğunu kavramıştır.

17.1.1976 tarihli günlük sayfasında yakınır:

“Hiçbir şey yapmadım bir yıldır. Sadece ‘Oyun’u ikinci defa yazdım, o kadar.” ‘Bir şey yapmak’, ‘yazmak’la, eşdeğerlidir Atay’ın günlüğünde; ‘yaşamak’ yazmak demektir. Gündüzleri araştırır; geceleri ise ‘düşlerinde’ sürdürür araştırmayı. 24.12.1975 tarihli günlük notunda, yazmayı tasarladığı roman dizisiyle ilgili “bir ipucu gör(düğünü)” söyler düşünde.


Yaşamı, metinlerinin kurgusunu araştırmak ve estetize edebileceği malzemelerle ilgili bilgileri toplamakla geçer.

Sürekli okur; Wittgenstein, Berne, Camus, Ahmet Hamdi, Halit Ziya, Freud (…) Toynbee” (a.g.y.) ... Elias Canetti, Jacop Lind, Henry James, Joseph Conrad, John Barth, Paul Bailey, Henry Thoreau, Truman Capote, Oscar Lewis ve Belinsky’ den söz eder ; James Joyce’un “Finnegans Wake”inin önemini vurgular; Oswald Spengler’ den yola çıkarak Avrupa uygarlığının ‘matematiği’ üzerinde düşünür (G. 10.5.1976); Fanon’un ‘lümpen proletaryası’ üzerine fikir üretir; “entropi” yi edebiyata taşır, “Kafka’nın dehşetinde bu entropiyi sezmesinin payı” (G. 22.6.1976) olduğunu bulgular. Dönemin, romancılarının çoğundan farklıdır. “Bu ülkede herkese kafa tutuyor” (G, 5.9.1976) gibidir.


Değer ölçütlerini kendi yaratan üst insanın / “dahi” nin yalnızlığı içinde üretir Atay yıllar boyu; tepkisizliğin çıldırtıcı sessizliğinde yazdıklarına olan güvenini yitirir kimi kez; uzun süre kitaplarını basacak bir yayınevi bulamaz. Sıradışında yaratan, daha önce yapılmamış olanı yapan avangard sanatçının endişeleri, yalnızlığı ve umarsızlığı günlüğünde olanca çıplaklığıyla yer alır Atay’ın: “Neden yazdıklarımı anlamıyorlar,.neden çevremde kimse yok? Belki de anlaşılacak önemsenecek bir şey yazmadım, yapmadım.” (G. 30.1.1976)

Oysa o güne değin yapılmayanı yapmıştır Oğuz Atay Türk romanında. ‘Toplumsal öge’ nin edebiyatta ana amaç sanıldığı bir ortamda, toplumsallığın, yaratılan estetik bütününün hizmetinde bir ‘malzeme’ olarak nasıl kullanılabileceğini Türk okuruna göstermiştir.