RSS

9 Kasım 2017 Perşembe

RAINER MARIA RILKE

RAINER MARIA RILKE


Raıner Maria RİLKE

«Taşta bir görüntü uyuklar, görüntülerimin görüntüsü.»

                                                                     Nietzsche


Rilke, Moskova'da tanıdığı bir köylüden söz eder Düşler Kitabı'nda: Adamcağız yıldızların, Tanrının ve meleklerin gözleri olduğuna inanırmış. Kentliler bu köylünün inancını hiç bir düşünceyle, hiç bir usavurmayla çelememişler; ancak konuşa konuşa, inancını inanç olmaktan çıkarmışlar sonunda. «İyi etmişler» diyor Rilke, «çünkü insanların gözleridir yıldızlar, onlar insanların gözkapaklarından doğarak parlaklaşır ve yeniden kazanırlar güçlerini.» Ağırlık, Tanrıdan insana aktarılmaktadır. Tanrı insanı değil de, insan Tanrıyı yarattığı zaman, onu görkemli, ulu bir yapı gibi kurabildiği ölçüde büyüyüp güçlenecek, gerçek boyutlarını bulacaktır.

« Üç kuşak vardır daima. Birinci, Tanrıyı bulur; ikinci, Tanrının üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse, kendi zavallı kulübeciklerini kurmak için taşlar taşır Tanrının evinden. Derken, Tanrıyı yeniden araması gereken gelir.» diyen Rilke, kuşkusuz, birinci kuşaktan saymakta kendini.


HAYATIMI GENİŞLEYEN
Hayatımı genişleyen halkalar içre yaşarım ben,
nesneler üzre açılan birim birim.
Sonuncuyu, belki, başarmak gelmez elimden;
fakat denemek isterim.


Dönerim çevresinde Tanrının, o eski kulenin gece gündüz
dönerim binlerce senedir;
doğan mıyım ben, fırtına mı, bilmem henüz,
yoksa bir büyük şarkı mıyım nedir.

Çev:A.Turan Oflazoğlu


BUDUR BENİM ÇABAM

Budur benim çabam. bu:
adanmak özlem çekerek dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden -
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın tâ ötesinde.
tâ ötesinde zamanın!

Çev:A.Turan Oflazoğlu


Bir çeşit dualar kitabı olan Saatlar Kitabı, hele oradaki Komşu Tanrı, İşçileriz Biz gibi şiirler ve ozanın ömürlük çabası göz önüne alınırsa, ona biz de aynı gözle bakabiliriz. Rilke için «Tanrı arayıcısı» diyenler, bu bakımdan, haklıdırlar. Ancak, onu yeni bir dinin kurucusu saymak, bir peygamber ya da ermiş olarak görmek de doğru olmaz. Sanatını nerdeyse din haline getirmiş, adeta peygamberce sözler söylemiştir, evet; ama her şeyden önce ozandır o… Sözün tam anlamıyla ozan. Salt ozan olmak istediği, şiiriyle varlığın tümünü kucaklamaya çalıştığı, daha azına razı olmadığı için, ister istemez peygamberce, ya da ermiş edasıyla göründüğü olmuş, sözleri kutsal kitaplardaki sözleri andırmıştır. Ama peygamberlerle ermişler de sık sık ozanca konuşmuşlardır. Belki de, bütüne tutkuyla yönelmenin kaçınılmaz sonucu oluyor bu.




KOMŞU TANRI

Sen, komşu Tanrı, uzun geceler bazan
kapına vura vura uyandırıyorsam seni,
solumanı seyrek duyduğumdan
bilirim: yalnızsın odanda.
Sana bir şey gerekse, kimse yok,
bir yudum su versin arandığında.
Hep dinlerim. Yeter bir belirtin.
Öyle yakınım sana.


Aramızda bizim incecik bir duvar durur,
o da nasılsa; çünkü yalnız:
bir çağrı senin ya benim ağzımdan
yerle bir olur
sessiz sedasız.


Bu duvar resimlerinle kurulmuş.


Resimlerin adlar gibi durur önünde.
Ve parlasa birden içimdeki ışık benim
- ki bu ışıkla bilir seni derinliklerim
söner parıltı gibi çerçeveler üstünde.

Derken duyularım, çok geçmeden aksayan,
yuvasız kalırlar, senden uzak düşer de.




İŞÇİLERİZ BİZ
işçileriz biz: çırak, kalfa, usta, her çalışan;
kurarız seni, ulu katedral, beraber.
Ağır başlı bir yolcu gelir bazan,
geçer parıltı gibi ruhlarımızdan,
gösterir bize titreyerek yeni bir hüner.

Sallanan iskeleye tırmanırız,
sarkar çekiçler ağır, ellerimizden
tâ ki bir saatla öpülür alınlarımız,
parlak bir saat, her şeyi bilen: anlarız,
senden gelir, yel eser gibi denizden.

Derken nice bin çekiçten bir gürültü ağar,
öter vuruş üstüne vuruş dağlarda bütün.
Salarız seni, ancak kararınca gün:
ve belirli çevre çizgilerin doğar.

Tanrı, büyüksün.


Çev:A.Turan Oflazoğlu


Rilke'nin başlattığı ozanca tavır, sanırım, çağdaşları kadar, hatta onlardan da çok, bizim için gerekli. Çağımızda yaşayış baş döndürücü bir hızla makinalaşmakta. Pek çok sorunlarımızı çözerek doğayı geniş çapta denetim altına almamızı sağlayan, böylece yaşayışımızı kolaylaştıran, ama bu arada bütün varlığımıza egemen olan “makine”, gittikçe kendine benzeterek araç durumuna indirmekte bizi; kendisiyse amaç durumuna yükselmekte. Korkarım pek yakın bir gelecekte sormamız gerekecek: «Yaşayan biz miyiz, yoksa o mu?" İnsan bu sultadan kurtulabilmek için, varlığın türlü kesimlerinde unuttuğu güçlerini toplayarak bir üstbilince uyanmak zorunda kalabilir. Öylesi bir üstbilincin ve ona uygun duyarlığın oluşturulmasında en önemli etkenlerden biri (belki de en önemlisi, en vazgeçilmezi) olan şiirin, insan yaşayışındaki eski yerini alması gerekmez mi? Gerçi bugün de şiir yazılıyor, eskisinden daha çok yazıldığı da söylenebilir. Ancak, biraz yakından bakıldığında, görülür ki, bunların büyük çoğunluğu, birkaç bilimadamının, filozofun dümen suyunda, onların görüşlerini kanıtlamak için üretilmiş, şiir dışı çabalardır. Ozan, bilimin verilerine, felsefenin başarılarına sırt çevirmelidir demiyorum. Tersine, onlarla yakından ilgilenmeli, ama onların kendisi için ancak araç ve gereç olabileceğini hiçbir zaman unutmamalı. Çünkü ilk görendir o, ta başta öyleydi; bugün de öyle olmak zorunda. Bilginlere, filozoflara düşense, ozanın bilinmeyenden, varlığın «süresiz derinliklerinden» uyandırıp kurtardığı görüntüyü, o görüntüde saklı güçleri (daha çağdaş bir deyişle, ruhsal nükleer enerjiyi) kavramlar diline aktararak ortak bilince mal etmektir.



HER ŞEY BÜYÜYÜP
Her şey büyüyüp güçlenecek yine bir gün:
sular dalga dalga hep, karalar düzgün
ağaçlar kocaman, duvarlar küçücüktür;
vadilerdeyse güçlü, çok yönlü, görürsün
bir çobanlar ve çiftçiler soyu büyür.

Yok artık kiliseler, Tanrı’yı kuşatan
kaçkın kuşatır gibi, sonra çığlıklar atan
bir tutsak ve yaralı hayvanmış gibi Tanrı-
artık bütün evler açıktır her gelene
ve her yerde bir özveri geniş alabildiğine
belirler aramızdaki davranışları.

Beklemek yok artık, bakıp durmak öteye;
ölümün bile hakkını vermek özlemine
yer var ancak; ve elleri yadırgamasın diye
bizi, bilmeye dünyayı bütün bütüne.

Çev:A.Turan Oflazoğlu



II

Rainer Maria Rilke, ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Prague'da, Alman asıllı bir ailenin çocuğu olarak doğuyor. O zamanlar daha Avusturya'nın egemenliği altında olan bu kentte Almanlar azınlıktadırlar. Rilke'deki yalnızlık duygusunu ve erken gelişen dil bilincini buna bağlayanlar vardır. Bu görüş, ancak belli bir ölçüde haklı olabilir; çünkü, yaradılış bakımından dışa dönük bir başkası, aynı koşullar altında, bambaşka bir yönde gelişebilir, ne bileyim, içe kapalı, ince sezişlerin ozanı olacağına, dış dünyayı buyruk altına almaya çalışan bir, zorba olabilir.

Ozanın babası Josef Rilke, Avusturya ordusunda subay olmak istemiş, ama askerlik mesleğinde pek yükselemeden ayrılmak zorunda kalmış, demiryollarında müfettiş olarak çalışmıştır. Orta halli yaşamayı yadırgamayan, azla yetinmeyi bilen bu babaya karşılık, annesi Sophia (Phia) Rilke, ölçüsüz tutkuların, aşırı özlemlerin kadınıdır. Oğlunun subay olmasını, kendi büyüklük ve soyluluk düşlerini onun gerçekleştirmesini ister. Oysa, yedi aylık doğan bu narin yapılı çocuğu, altı yaşına dek bir kız gibi büyütmüş, kız giysilerine bürümüştür. İlk çocuğu kızmış ve pek küçükken ölmüş de ondan. Bu yüzden, ikinci çocuğunun oğlan olarak doğmasına bir türlü alışamaz.


Sık sık bir oyun oynarlar aralarında, annenin sahnelediği bir oyun: Anne odasında oturmaktadır. Derken kapı vurulur. Anne sorar: «Kim o?» Oğul dışardan seslenir: «Ben, Sophie» (annenin kendi adı). - Rilke daha sonra şöyle demiştir: «Ben sevemem, annemi sevmem de ondan.» Sevemeyeceğini söyleyen bu adam, sevmeyi pek yüceltmiştir oysa, sevilmeyi gereksiz görecek, yadsıyacak kadar. Bu duygu, sanırım, Tanrı anlayışını da büyük ölçüde etkilemiştir. Öyle ya, Tanrıya ne denli yaklaşırsanız yaklaşın, hiç bir zaman varamazsınız ona, onunla birleşemezsiniz; ama ona erişmeye çalışırken kendinizi büyütüp geliştirebilirsiniz. Oysa sevgi karşılık gördüğünde, seven için yolculuk bitmiş, durgunluk ve suskunluk başlamıştır.



BİR ÇOCUKLUKTAN


Zenginlik gibiydi karanlık, odanın içinde;

saklanıp oracıkta çocuk, otururken.

Ve anne sanki düşteymiş gibi girdiğinde,

sessiz dolapta bir kadeh titredi birden.

Odanın kendini ele verdiğini duyunca,

öptü çocuğunu eğilip: Sen burdasın demek?.

Baktılar piyanoya derken, ürkek ürkek;

anne sık sık bir şarkı söylerdi akşam olunca,

bir şarkı, çocuğu çeken derinliklerine.


Ne sessiz otururdu. iri bakışları yine takılmış,

yüzüklerden sarkan eline kadının-

sanki karda güçlükle yürürmüş gibi kışın,

beyaz tuşlar üstünde giden eline.

Çev:A.Turan Oflazoğlu



CİNNET


Hep düşünmesi gerek: varım ... varım ...

Marie, sen kimsin öyleyse?


Kraliçe! Kraliçe!

Diz çökün önümde! Diz çöksenize!


Hep ağlaması gerek: vardım ... vardım ...

Sen kimdin öyleyse, Marie?


Hiç kimsenin çocuğu, nasıl anlatayım,

yoksul ve yapayalnız biri.


Peki böyle bir çocuk nasıl olabildi

bir prenses, önünde diz çökülen?


Çünkü bütün nesneler başka şimdi

bir dilencinin gördüğünden.

Demek nesneler yücelttiler seni böyle

ve sen anlatamazsın ne zamandı bu?



Bir gece, bir gece, bir tek gecede oldu,

ve başka türlü konuştular benimle.

Yürüdüm sokakta, bir de baktım ki:

sanki tellerle uzanmakta sokak;

ezgi olmuş Marie, ezgi…

ve dansediyor ayak uydurarak.

Kalabalık çöküvermiş korkudan

sanki ayaklarıylakök salmış ta,

çünkü bir kıraliçe dansetmeye kalkan,

evet, dansetmeye bir sokakta!






AĞLAYIŞ

Nasıl uzaklarda her şey

ve geçip gitmiş!

Bana öyle gelir ki, o

aydınlığını aldığım yıldız

ölü binlerce yıldır.

Bana öyle gelir ki, şu

geçip giden kayıkta

korkunç bir şey dendiğini duydum.

Evde bir saat

vurdu ...

Hangi evde? ..

Yüreğimden çıkıp gitmek isterim

büyük göğün altında.

Dua etmek isterim.

Bütün yıldızlardan biri

gerçekten var olsa gerek daha.

Bana öyle gelir ki, bileceğim

ancak hangisi

devam etmekte,

hangisi beyaz bir şehir gibi

durur ışınların ucunda gökte ...



Çev:A.Turan Oflazoğlu


**


Bu görüş doğru mudur, yanlış mı, biz tartışa duralım; bizim Hayalî, yüzyılların ötesinden Rilke'yi destekler gibidir:



"Cûylar çün erdiler deryaya hâmûş oldular."



Ozan, ailesinin zoruyla girdiği askeri okuldan ayrılıyor.

Saray noteri olan amcasının mesleğini sürdürsün diye, hukukçu olmasını istiyorlar. Bu da sonuç vermiyor. Bu arada durmadan şiirler, öyküler, oyunlar yazıyor. İlk şiirlerinin çoğunu sonradan yadsıyacaktır. Derken Münih'e gidiyor ve Lou Andreas Salome'yi tanıyor ki, hayatının dönüm noktasıdır bu. Rilke'den ondört yaş büyük olan bu son derece ilginç kadın, daha önce Nietzsche'yi tanımış, onu öylesine büyülemiş ki, filozof, kendisinden hayli genç olan bu kadına, bir arkadaşının aracılığıyla evlenme teklif etmiş ve cevabı beklemek üzere bir başka kente gitmiş, daha doğrusu, kaçmıştır. Aldığı cevapsa, olumsuz tabii. Lau Salome çok sonra, yaşı elliyi bulduğu sıralarda, Freud'la tanışıyor, onu da öyle bir hale getiriyor ki, Freud, verdiği konferanslara onun da gelmesini tutkuyla istemeye başlıyor. Bir konferansına gelemeyen, ya da mahsus gelmeyen Lou'ya yazdığı bir mektupta bakın ne diyor ünlü ruh bilgini: «Dinleyiciler arasında belli bir kimseye seslenmek gibi kötü bir alışkanlık edindim; dün de, senin için ayrılan boş koltuğa, büyülenmiş gibi baktım durdum.»


(Freud, altmışın üstünde bunları yazdığında.) Lou Salome'nin başlıca silahı, güzelliği değil, hayır. Düşüncelere karşı pek yüksek bir duyarlığı var. Yaratıcı erkeklerle karşılaştığında, onların ruh yapılarını bütün özellikleriyle kavrayıveriyor; yaratıcı güçlerini kımıldatıp devindirerek gelişmelerine yol açıyor. Yaratıcı erkek kişiliklerine ustaca biçim veren bir (Jung'un deyimiyle) anima bu kadın. Onu bir kez tanıyan, ondan etkilenen büyük adamlar, o ayrıldıktan sonra, özlemle, tutkuyla arıyorlar kendisini. Çünkü Lou, ilgi duyduğu bir erkeğin güçlerini iyice uyandırıp seferber ettikten, onu yörüngesine yerleştirdikten sonra, hemen çekiliyor, çekilebiliyor; hiç bir erkeğe tam vermiyor kendini, ya da isterseniz, veremiyor diyelim. Durum ikinciyse, yetersizliğini olağanüstü, yaman bir araç olarak kullanabiliyor demektir. Rilke'nin mektuplarını okurken bir şey dikkatimi çekti: en güzel, en özenilmiş mektuplar, ona yazılmış olanlardı.- Tanışıp sevişiyorlar, derken ayrılma zamanı geldiğine karar veriyor Lou. «Sana ancak çok gerektiğim zaman, en kötü saatında, arayacaksın beni» deyip gidiyor.



HATIRLAMA
Ve beklersin; bekler durursun
hayatını sonsuzca büyütecek olanı;
güçlüyü, olağanüstüyü.
taşların uyanmasını.
sana dönük derinlikleri


Belli belirsiz görünmektedir
yaldızlı, koyu renk ciltler kitaplıktan;
gezilmiş ülkelerdir düşündüğün bir bir
resimlerdir, tekrar kaybolan
kadınların giysileridir.


Ve tanırsın birdenbire: Buydu işte.
Doğrulursun, ve durur karşında senin
kaygısı ve şekli ve duası
geçmiş bir senenin.


Çev:A.Turan Oflazoğlu



Ona birkaç yıl sonra şöyle yazıyor Rilke: «O zaman da hissetmiştim, bugün de biliyorum ki, seni kuşatan o sonsuz gerçek, o son derece iyi, büyük ve üretici dönemin en önemli olayıydı. Beni yüz yerimden aynı anda kavrayan o değiştirici yaşantı, senin varlığının büyük gerçeğinden doğuyordu. Daha önce, o aranan duraksamalarım sırasında, hiç o kadar duymamıştım hayatı, o kadar inanmamıştım şimdiye, geleceği o kadar tanımamıştım. Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan .o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, hayvanları ve çiçekleri birbirinden ayırdetmeyi öğrendim; yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.»

Lou ile birlikte Rusya'ya gidiyorlar. Saatlar Kitabı'nın yazılmasında bu yolculuğun ve kuşkusuz, Lou'nun büyük etkisi oluyor. Derken, Rodin'nin öğrencisi, heykeltraş Clara Westhoff'la evleniyor. Birlikte yaşayışları pek kısa sürüyor. Birbirlerinden ayrı yaşıyorlar, ama nedense, ömrünün sonuna dek karısından boşanmaya razı olmuyor (belki de kızı Ruth'u düşündüğünden). Ozanımızın evlilik konusunda görüşüdür: «Bu yalnızlığın kapıları önünde ben de sessiz ve derin bir inançla dolu olarak duruyorum; çünkü bunu, birbirinin yalnızlığını korumayı, iki kişi arasındaki birleşmenin en yüksek amacı sayıyorum. Çünkü ancak, derin yalnızlıkları ritmik olarak kesen birleşmeler gerçek birleşmelerdir.»



YALNIZLIK
Yalnızlık bir yağmur gibidir.
Denizden akşamlara yükselir;
uzak mı uzak ovalardan gelir.
ağar göğe, hep ordadır göklerin.
Ve düşer gökten üstüne şehrin.

Alaca saatlerde yağar geri,
nice ki sabaha döner bütün sokaklar;
nice ki gövdeler, bir şey bulamamış hiç biri,
umutlar boşa çıkmış, üzgün ayrılırlar;
nice ki insanlar karşılıklı nefret içre kalırlar
yanyana bir yatakta yatarken:

akar yalnızlık ırmaklarla derken ...

Çev:A.Turan Oflazoğlu


Aynı şiirin Behçet Necatigil çevirisi:



YALNIZLIK

Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovalardan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.

Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:

Akar, akar yalnızlık ırmaklarca;



Sonra Paris, Paris müzelerindeki sanat eserleri, özellikle Cezanne, bir de Rodin, Rilke'yi derinden derine etkiliyor. Yaşantıya bir Cezanne resmi, ya da bir Rodin heykeli gibi biçim vermeyi, sözlerle adeta şiirler resmetmeyi, şiirler yontmayı onlardan öğreniyor. Bu anlayışla yazdıklarını Yeni Şiirler başlığı altında yayınlıyor. Yine Paris'te Andre Gide'le, Paul Valery ile tanışıyor. Gide, Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı okuduktan sonra «İki haftadır sizinle yaşıyorum, kitabınız bütün varlığıma el koydu. Sizi daha iyi tanımamı sağladığı için ona öyle borçluyum ki; sizi daha iyi tanımak daha çok sevmek demek de ondan.» diye yazıyor Rilke'ye.


Valery ise, «Bugüne dek tanıdığım olağanüstü kişiler arasında, en büyüleyici olanlardan biri ve en esrarlı olanı Rilke'ydi. 'Büyü' sözünün herhangi bir anlamı varsa, diyebilirim ki, onun sesi, bakışı, davranışları, onunla ilgili her şey, büyülü bir varlık izlenimi bırakıyordu kişide» diye söz ediyor ondan. «Militan yalnızlığım» dediği yalnızlığını her yere götürüyor çünkü, bu yalnızlık onun için artık vazgeçilmez bir varoluş koşulu olmuştur, artık onunla ve onda barınmaktadır.




GÜZ

Düşer yapraklar, düşer sanki uzaklardan,
gökyüzünde uzak bahçeler mi bozulmuş ne;
düşerler gönülsüz doğanlar gibi.

Düşer geceleyin ağır yeryüzü de
yalnızlığa bütün yıldızlardan.

Biz hepimiz düşeriz. Düşer bu el, bak.
Gör başka şeyleri de: bu, hepsinde.

Ama var biri, bu düşmeyi ellerinde
tutar, sonsuz yumuşak.


Çev: A.Turan Oflazoğlu


Aynı şiirin Yüksel Pazarkaya çevirisi:


GÜZ

Dökülüyor yapraklar, dökülüyor sanki pek uzaktan,
Göklerde ırak bahçeler sararırcasına;
Dökülüyorlar sanki yadsıya yadsıya.

Ve geceleyin dökülüyor dünya
Yalnızlığın içine bütün yıldızlardan

Hepimiz dökülüyoruz. Dökülüyor şu el de
Dön bak başkasına: aynı şey hepsinden.

Ve düşüşü sonsuz sevecen
Avcuyla saran biri var gene de.




ÖNDUYU

Ben uzaklarla çevrili bir bayrak gibiyim.
Sezerim gelen yelleri, yaşamam gerek onları benim
daha nesneler kımıldamazken aşağılarda:
kapılar usul kapanır daha, bacalarda sessizlik;
titremez daha pencereler. toz ağır daha.


Derken tanırım fırtınalan, deniz gibi çalkanırım.
Ve yayarım kendimi ve düşerim içime tâ
ve fırlatırım kendimi ve yapyalnız kalırım
büyük fırtınada.

A. Turan Oflazoğlu



Ancak, yorgun düştüğü, yükünü taşımakta güçlük çektiği ve umutsuzluğa kapı1dığı bir sırada, bir mektup aralıyor bu yalnızlığı. Kendisinin sonradan Benvenuta diye adlandırdığı, Magda von Hattinberg adında genç bir piyanistten geliyor mektup, kadın diyor ki: «Tanrının Öyküleri adlı kitabınızı daha yeni okudum, yazarına teşekkür etmek gereğini duydum; yeryüzünde hiç kimse benim kadar sevemez o kitabı.» Ve umutlarla bekliyor ozan. Kadına pek tutkulu mektuplar yazıyor. Derken buluşuyorlar. Ozan bu kadınla bir süre mutlu oluyor; hep kendisiyle kalmasını isteyince, kadın duraksıyor; çünkü, birlikte oldukları zaman, Rilke'nin yalnız kendisiyle ilgilendiğini, bu yüzden çalışamaz duruma geldiğini görüyor. Birlikte yaşadıkları sırada yazılan şiirleri, Rilke'den başkası yazmış gibi yadırgıyor kadın; onun yine yalnızlığına dönmesi gerektiğine karar veriyor. Ancak arasıra ve kısa bir süre için gevşeyen, hemen ardından daha da yoğunlaşan iç gerilimini kentten kente, ülkeden ülkeye taşıyarak sonuna dek dayanacaktır.

Birinci Dünya Savaşı patladığında Münih'tedir Rilke.

Bir ara askere de alınıyor. Dostlarının yardımıyla bu görevden bağışlanıyor. Savaş yılları allak bullak ediyor ozanı. Paris'teki evinde bulunan kitaplarıyla ufak tefek eşyasına Fransız hükümetince el konuyor. Ancak, ünlü Fransız yazarları, Rilke gibi bir ozana, Alman da olsa, böyle davranmanın yakışık almayacağını düşünecek kadar ince bir soyluluk örneği veriyorlar, ozanın eşyalarından, hiç değilse bir kısmını kurtarıyorlar. Zaten savaş boyunca, Rilke'nin şiirleri elden ele dolaşmıştır Fransa'da.

Uzun bir susuştan sonra, birçoklarınca yüzyılımızın en önemli şiirleri sayılan Duino Ağıtları'nı bitiriyor. İnsan varlığının sınırlı ve eksikliklerle yüklü olmasından duyulan derin bir umutsuzluk dile gelir bu şiirlerde; ve bu umutsuzluğun doğurduğu yeni bir melekten söz edilir. Büyük tragedyalara vergi bir özle dolu olan bu şiirlerin hemen ardından, onbeş gün gibi kısa bir sürede, elli beş şiirlik Orpheus'a Soneler'i yazıyor. Bunlar, tragedyanın gerilimli durumunu sürekli yaşayan ve sonunda başarıyla bu durumun üstüne yükselen bir ozanın, şiirle musikinin piri sayılan Orpheus'a sunduğu övgüler, türkülerdir.

Bir gün, bir dostunun şatosu olan Muzot'da kalırken, Madame Eloui Beyadında (belki de Türk asıllı, ya da bir Türkle evlenmiş) güzel bir Mısır'lı kadın geliyor ozanı görmeye, şiirlerine tutkun bir kadın. Rilke seviniyor, ona gül toplamak için şatonun bahçesine geçiyor. Eline diken batıyor gül koparırken. Ağrı artınca, hekime görünüyor. İlerlemiş durumda kan kanseri olduğu anlaşılıyor. İki ay sonra da ölüyor.


AĞIR SAAT

Kim ağlarsa şimdi dünyada bir yerde,
nedensiz ağlarsa dünyada,
bana ağlar.

Kim gülerse şimdi bir yerde geceleyin.
nedensiz gülerse geceleyin.
bana güler.

Kim giderse şimdi dünyada bir yere.
nedensiz giderse dünyada,
bana gider.

Kim ölürse şimdi dünyada bir yerde.
nedensiz ölürse dünyada,
bana bakar.

Çev: A. Turan Oflazoğlu


Aynı şiirin Behçet Necatigil çevirisi:


CİDDİ SAAT

Şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
İşte öyle –ağlıyorsa dünyada
Bana ağlıyor.

Şimdi gecede nerede biri gülüyorsa
İşte öyle –gülüyorsa gecede
Bana gülüyor.

Şimdi dünyada nerede biri yürüyorsa
İşte öyle- yürüyorsa dünyada
Bana gidiyor.

Şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
İşte öyle – ölüyorsa dünyada
Bana bakıyor.


Mezartaşına, kendisinin özellikle hazırladığı şu mısralar yazılıyor:


"Gül, ey saf çelişki, nice gözkapağının altında hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci."


 ***

Rilke'nin yaşama biçimi, şiiri kadar önemlidir, Bu, her şeyden önce, bütün yaşayışı şiire adamadır; ozanca yaşama, ozanca varolmadır. Genç Bir Ozana Mektuplar'daki gence sormasını öğütlediği "Şiir yazmadan yaşayabilir miyim?» sorusunu çok önceden kendine sormuş. «Hayır» cevabını verdikten sonra, hep şiiri için yaşamıştır Rilke. Hep şiir için yaşamaksa, hayatla sanat arasında zaman zaman seçim yapmak zorunda kalmaktır, tragedyanın ikilemiyle karşı karşıya olmaktır. İlk gençlik coşkusu dindikten sonra, geçim zorluklarıyla ve günlük yaşayışın öbür sorunlarıyla çepçevre kuşatıldığında da ozan olarak kalabilen, ozanlığın yüksek bedelini her zaman ödemeyi göze alabilen ve ozan olarak ölebilen kaç kişi vardır şiir tarihinde?


OZANIN ÖLÜMÜ
Yatıyor. Yüz hatları sert yastıkta
solgun ve yadsır gibi durmakta,
dünya ve dünya üstüne tüm bilinen
onun duyularından koparak
ilgisiz yıla tekrar çekildiğinden.

Bilmiyorlardı onu yaşarken görenler
bütün bunlarla arasında nice birlik var;
evet, bu derinlikler, bu çimenler
ve bu sular y ü z ü y d ü onun, bunlar.

Ah, evet, onun yüzüydü  bütün uzaklar da
onu hâlâ isteyen, onu hâlâ arayan;
maskesiyse, ürküp can çekişen orda,
narin ve acık, yarılan bir meyve sanki
havada çürüyüp duran.

Çev: A. Turan Oflazoğlu



Hayat - sanat ikilemi karşısında sanatı seçmek, hayatı yadsımak değildir; kendi yaşayışını sanatı için kullanmak, sanatı için yaşamaktır; bundan amaçsa (Rilke gibi üstün sanatçılarda) insan duyarlığını daha derinleştirip geliştirmek, insanoğlunun görüş alanını genişletmek, bilinç düzeyini yükseltmek, kısacası, insanlığın tam uyanmasını sağlamaya çalışmaktır; sanatı, hayatın hizmetine en etkili biçimde koşmaktır. Ruhsal bunalımlar içinde olduğu bir sıra, dostları psikoterapiyi sağlık veriyorlar Rilke'ye; o da, önce razı oluyor. Ama hekime gidileceği gün vaz geçiyor. Gerekçesi: «Şeytanlarımı kovalıyayım derken, meleklerimi ürkütmekten korktum.» Ve «Karanlık Tanrı»sını aramaya koyuluyor yine, şiiriyle tabii; çünkü biliyor: cinnetine biçim verebilen, ona egemen olur, hatta onu üstün bir amaç için araç olarak da kullanabilir.


Rilke'nin amacı ise, hayatı bütünüyle kavramak; varlığın hiç bir kesimine yabancı kalmamak, en korkunç, en iğrenç hayat durumlarını bile bütün yönleriyle kucaklamak ve türkülemek... Çabasının ne yönde olduğunu daha ilk şiirlerinde belirlemiştir:


binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden-
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın tââ ötesinde,
tâ ötesinde zamanın!

Hayatın ötesi deyince, ister istemez, ozanın bir başka yerde «Hayatın öbür yüzü» diye adlandırdığı ölüm girer işin içine. Rilke'nin başlıca temalarından biri olan ölüme bakışı da çok değişiktir. Ona göre ölüm, hayatın soyut bir sonucu değil, meyvesidir. Hayatı kuran güçler çözülüp dağılmazlar, tersine, yoğunlaşıp ölümü doğururlar. Sevgilinin Ölümü adlı şiirinde, sevgili ölünce, ölümü «uğurlu kademli yer, her zaman tatlı ülke» olarak benimser seven. Ozanın Tanrı, ölüm, aşk gibi kavramlar üstüne söylediklerini, bir filozofun düşünceleriymiş gibi ele alırsak, onları usavurmayla değerlendirmeye kalkarsak, birtakım çelişkiler buluruz elbette; ama bu, pek bir şey kazandırmaz bize. O düşüncelerin, bir ozanın sözleri olduğunu, onları söylerken de ozanlığını sürdürdüğünü düşünürsek, bunları birer ozanca yaşantı sayarsak, ona yaklaşmamız, şiirine girmemiz daha bir kolaylaşır sanırım. Bir de, Rilke'nin ölüme duyduğu derin ilgiyi, marazi bir eğilim saymak olasılığı var ki, bu da, ozanla aramıza gereksiz bir engel koymak olur ancak; çünkü onun ölüme sevgiyle yaklaşması, yaşama bilincini bilemek içindir. «Sevenlere zarar vermez ölüm; çünkü onlar ölümle doludurlar, hayatla dolu olduklarından.» Öyleyse, ölüm hayatın tersi değil, hayatı tamamlayandır. İkisinin birleşmesini duyarlığında gerçekleştiren ve bu birleşmeye kalıcı biçimler verense, en üstün bilince uyanandır.


İSPANYOL DANSÖZÜ

Eldeki bir kibrit nasıl, ah,
alev almadan, her yana salarsa
titreyen dillerini -: tıpkı öyle, halkası
içinde yakın seyircilerin, ateşli ve parlak
başlar onun titreyen dansı.

Ve alev kesilir ansızın.

Bakışıyla tutuşturur saçlarını kadın
ve korku bilmez bir sanatla birden
döndürür eteklerini ateş kasırgasına;
çıplak kolları bu yangından dışarı uğrar
ürküp uyanan yılanları andırırcasına.

Ve sonra: sıkıştırınca ateş çepçevre,
kavradığı gibi fırlatır onu yere
pek gururlu, buyuran bir eda ile hem
ve seyreder: ateş kudurmaktadır orda
ve alev alevdir daha, baş eğmez bir türlü.
Ama kadın emindir, üstün geldiğinden;
ve tatlı bir gülümsemeyle kaldırıp yüzünü
söndürür ateşi küçük, sağlam ayaklarla hemen.

Çev:A. Turan Oflazoğlu


Rilke'yi, gelmiş geçmiş ozanların en büyüklerinden biri sayanlar, yirminci yüzyılın en önemli ozanı olduğuna inananlar da vardır; «Bireycidir» gibi, pek de açık olmayan bir gerekçeyle dudak bükenler, yadsıyanlar da. Toplumculuktan amaç toplumculuk değilse; toplumculuğun da, insanlığın gelişmesinde baş vurulacak bir yöntem, «günlerin iyiliği için» kullanılacak bir araç olduğu düşünülürse, ondan beklememiz gereken, temel sorunlar karşısında yılmayan, çetin durumlarda ezilmeyen, güçlü, dayanıklı bireyler yetişmesini sağlamak değil midir?


Sonra Rilke'yi mistik bir ozan sayarak ona karşı olumsuz tavır takınanlar da oluyor zaman zaman. Oysa Rilke, alışılmış anlamda mistik değildir pek. Mistiklerin çoğu, denize karışmayı özleyen bir damla gibi ararlar Tanrıyı, bir an önce Tanrıda yitmeye can atarlar. Gerçi bizim mistiklerden Yunus "Bir katreyim illa ki ummana benim umman» derken Rilke'ye yaklaşır, ama o da, «Denizi içine almaya çalışan bir damlayım ben» demiyor, «Bu iş çoktan oldu bitti, daha doğrusu, ta baştan beri böyle, deniz bende, Tanrı bende» demek istiyor; kısacası, yolculuğun kendisinden değil de, yolun sonunda varılacak durumdan söz ediyor. Rilke'deyse, bunun tam tersi görülür. O, Tanrıya komşuluk etme, sonlu varlığını sonsuzla bağlantıya sokarak kendini sürekli aşma çabasındadır; ama hep kendisi kalmak ister o, bireyliğinden vazgeçmez. Bu bireyliğine-bağlılıksa, “Bura”ya, “şimdi”ye bağlılıktır; “Bura” yı, “Öte” nin (varsa) görkemli olanaklarıyla donatmak, “şimdi”yi, yaşanmakta olanı, diri anı, sonrasızlığın odak noktası yapmaktır; insanın ülkesini geliştirip bayındır kılmak, insanın egemenliğini, insanın ilhanlığını kurmaktır.- Kaldı ki, hor gördüğümüz o eski mistiklere de çağdaş verilerle yaklaşmak, onlara yeni bir gözle bakmak, olsa olsa, görüş açımızın genişlemesini sağlar. Günümüzün fizikçileri, evrenin yapısı konusunda, mistik ozanların yüzyıllar önce görüntülerin canlı diliyle sunduklarını, kavramların, formüllerin ölü diliyle doğrulamaktan öte gidemiyorlar.


A. Turan Oflazoğlu

RAINER MARIA RILKE VE Malte Laurids Brigge'nin Notları

Özdemir İNCE
Malte ve Rilke


"Malte Laurids Brigge'nin Notları" üzerine


BİR dergi ile bir kitaptan söz edecektim. Değerli dostum Tahsin Yücel, sözünü etmek istediğim dergide (Sözcükler) sözünü etmek istediğim kitabı (Rainer Maria Rilke'nin "Malte Laurids Brigge'nin Notları") yazmış.

Sözcükler, iki ayda bir yayınlanan çok önemli bir edebiyat dergisi. Edebiyat severlere ve doğru Türkçe yandaşlarına hararetle salık veririm.


* * *

Tahsin Yücel, "Rainer Maria Rilke'nin 'Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı nice yıllar sonra yeniden okuyorum. Daha üçüncü, dördüncü sayfada incecikten bir mutluluk doluyor içime, kendimi esenlik ve güzellik ortamında buluyorum. ’Bunda şaşılacak bir şey yok', diyorum içimden: ’Rilke'nin bu yapıtı daha önce de bayağı büyülemişti beni" diyor. Gerçekten "Büyük" bir romancı tarafından yazıldığı için son derece önemli bir değerlendirme. ("Malte"nin yeni basımı Can Yayınları tarafından yapıldı.)


Ancak, Tahsin Yücel'in mutluluk ve esenlik duygusu yalnızca Rilke'nin şair derinliğinden gelmiyor. Onun kadar önemli bir başka öğe var: Büyük şair Behçet Necatigil'in, metni bir çeviri başyapıtına dönüştüren Türkçe'si. Yunus Emre'ye, Karacaoğlan'a, dilimizin büyük şairlerine ulanan bir Türkçe...

Dostum Tahsin Yücel, ardından sözü, günümüz yazarlarının, gazetelerinin, televizyonlarının sefil ve kirli Türkçe'sine getiriyor.

* * *

Tahsin Yücel'in yazısı yayınlanmamış olsaydı... Yazımın bu giriş bölümü olmayacaktı. "Malte"nin Türk edebiyatının altın kuşağının kutsal kitabı olduğunu yazacaktım. Bu "Altın Kuşak" tanımı ilk kez kullanılıyor. 1930 doğumlu, yani 1930-1940 arasında doğmuş (bir-iki yıl inip çıkabilir) öykücülerimiz için kullanıyorum: Leyla Erbil, Füruzan, Bilge Karasu, Muzaffer Buyrukçu, Erdal Öz, Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Sevgi Soysal... Bu adlara biraz daha yaşlı Nezihe Meriç, Tarık Dursun K. ve Sevim Burak'ı da katabiliriz.

Çağdaş Türk şiirini nasıl 1910-1920 doğumlular kurduysa, çağdaş Türk düzyazısını da 1930 kuşağı kurdu.

Bu kuşağın Türkçe'si bir denek (mihenk) taşıdır. Üstelik bu kuşağı aşmış bir başka öykücü kuşağı da gelmedi. Bu kuşak Türkçe'yi Necatigil'in "Malte" çevirisinden çıkardı diyebiliriz.

* * *

"Malte" bizim kuşağın kızları için de geçilmesi gereken bir sınavdı. Sevgili adaylarımıza okusun diye "Malte"yi verirdik. Kızlar için birbirimize sorardık: "Malte'yi okudu mu?"

Traugott Fusch bendeki ilk baskı (1948) önsözünde, "Bu kitaba el atan ona karşı kayıtsız kalamayacaktır; kim olursa olsun bu kitabı tutan, tutuşur; çünkü şairin kanıyla yazılmış, çünkü ateş çemberinden geçmiştir" diye yazıyor. "Malte" bir anlatı, bir roman!"

Elli yıllık sevgilim Ülker'e, "Malte"yi şu yazıyla vermişim: "28 Aralık 1957'nin getirdiği mutluluklara 1958'den en güzel merhabalarımızla. 20.12.1957, Ankara"

Ülker sınavı geçmekle kalmadı, üstelik yarım yüzyıllık bereketli mimarım, öğretmenim oldu!Bir adam ölür ... Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı'nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını farkeder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer:




NOT:
Malte Laurids Brigge’nin Notları, kitabının tanıtımından…


'Dostoyevski düzeyinde düşünceler.'' Edmond Jaloux Rainer Maria Rilke' nin (1875 - 1926) ilk kez 1910 yılında iki cilt olarak yayımlanan bu romanı, içe dönük bir günce niteliğindedir. Kitabın baş kişisi, genç aydın Laurids Brigge, aslında Rilke'nin kendisidir. Tek başına ve çoğu kez hasta yaşayan Brigge, Paris'e gider, sefalet, korku, terkedilmişlik, Tanrı'yı arama gibi deneylerden geçer. Çoğu kez geçmişini düşünür. Bir bakıma yitirdiği kişileri gözünün önüne getirerek, yaşadığı akıl almaz olayları belleğinde canlandırarak, çocukluğunu bir kez daha yaşar. Önem verdiği edebiyatçıları ve tarihsel kişileri anar. Duyarlığı aşırı bilenmiştir. En ufak izlenim, bu duyarlığı harekete geçirir. O zaman da, eşsiz bir şiirsel atılımla varoluşa engin ve derin yorumlar getirir. Raslantıyla karşılaştığı bir kişiyi düşsel olarak izler, acılarını duyacak kadar onun kalıbına girer. Bazen en sıradan nesneler acıma duygusunu ve garip düşlerini harekete geçirir. Rilke'nin sayfalarında şiirle, çocuklukla, uykusuzlukla, korkuyla ilgili çok yerinde gözlemlere rastlanır. Ama kitabının ana sorunu ölümdür.



MALTE LAURİDS BRİGGE’NİN NOTLARI’NDAN BÖLÜMLER

Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil, yaşanmış deneylerin sonucudur. Tek bir mısra yazmak için birçok şehirleri, insanları ve nesneleri görmüş olmak, hayvanları tanımak, kuşların nasıl uçtuğunu duymak ve sabahları çiçeklerin açılırken nasıl titrediğini öğrenmek gerekir.

Bilinmez yerlerdeki yolları,beklenilmeyen karşılaşmaları ve uzun zamandır yaklaştığını sezdiğimiz ayrılışları, esrarı daha aydınlatılmamış olan çocukluk günlerini, size anlayamadığınız sevindirici bir haber verdikleri zaman kalplerini kırdığınız ana babaları, derin ve tehlikeli değişmelerle garip bir şekilde başlayan çocukluk hatalarını, kapalı odalarda geçen sessiz günleri,deniz kıyılarındaki sabahlamaları, denizin kendisini, denizleri, yükseklerde çağıldayan ve yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini yeniden, yeniden yaşamak gerekir. Bunları bile yaşamak yetmez. Biri ötekine benzemeyen sayısız aşk gecelerini, doğum sancılarıyla kıvranan kadınların çığlıklarını, odalarından bir türlü çıkamayan süzülmüş lohusaları hatırlamak gerekir. Ama ayrıca, ölenlerin yanında bulunmak; pencereleri açılmış, içine gürültülerin dalga dalga dolduğu odalarda bir ölünün yanı başında oturmuş olmak gerekir. Anıların olması da yetmez. Pek çoksalar onları unutabilmek ve geri dönmelerini bekleyebilmek için büyük bir sabır gerekir. Çünkü sorun anılarda da değildir… Anılar ancak bizde kan haline geldikleri, bakış ve davranış oldukları, adlarını yitirdikleri, kendimizden ayırt edilmedikleri zaman; işte yalnız o zaman, pek seyrek bir anda, bir dizenin ilk kelimesi onların arasından doğuverir.

Rainer Maria RİLKE

(Türkçesi: Suut Kemal Yetkin)



MALTE LAURİDS BRİGGENİN NOTLARI’NDAN BÖLÜMLER


••• Ve şimdi bir de, bana hep böyle garip görünen bu hastalık. Eminim, bu hastalığa gereken önemi vermiyorlar. Başka hastalıkları nasıl gözde büyütüyorlarsa; belli nitelikleri yok bu hastalığın, yakaladığı insanın özelliklerine uyar. İnsanın ruhundan bir uyurgezer şaşmazlığıyla, kaybolmuş gibi gözüken en derin tehlikelerini bulup çıkarır; çok yakınına, en yakın saatine koyar onları. Okul çağında, zavallı, sert çocuk ellerinin aldatılmış sırdaşlığında, çaresiz günahları denemiş erkekler, kendilerini tekrar o günahları işlerken yakalarlar; yahut çocukken yendikleri bir hastalık teper yeniden, yahut kaybolmuş bir alışkanlık, yıllar önce yapmakta oldukları çekingen bir baş hareketi, gene ortaya çıkmıştır. Ve beliren şeyle birlikte, batık bir eşya çevresindeki ıslak yosunlar gibi, ona yapışık şaşkın anılar kargaşalığı baş kaldırır. Başka zamanlar hiç haberdar olmadığımız hayatlar yüze çıkar, gerçeklerin arasına karışır; biliyorum sandığınız geçmişi iter bir yana, yerine kendi geçer: çünkü yükselende dinlenmiş, dinç bir kuvvet vardır; her zaman var olansa, sık sık hatırlamalar sonucu yorgun düşmüştür.”

Türkçesi: Behçet Necatigil)


****


"… Hem bir ölüm ânının tanımlanmasını, cüzdanımızın derinlerinde, yıllar boyu taşımak ne demektir, şimdi iyi anlıyorum. Olağanüstü bir ölüm aramak gereksiz; bütün ölüm dakikalarında bambaşka bir şey var âdeta. Mesela, Felix Arvers’in nasıl öldüğünü kopya eden biri düşünülemez mi? Hastanedeydi. Sakin, sessiz, kendi halinde ölüyordu, ve rahibe, belki de Felix Arvers'in, olduğundan daha ilerde bulunduğunu sanıyordu. Yüksek sesle, falan filan şeyler, şurda burda gibilerden bir direktif verdi. Oldukça cahil bir rahibeydi bu; o anda kullanmak zorunda “koridor” kelimesini yazılı görmemişti ömründe; bu yüzden doğrusu öyle sanarak "kolidor" dedi. Arvers, o anda ölümü bir yana itti. Önce bunu aydınlatmayı gerekli görmüştü. Tam bir zihin açıklığı içinde, rahibeye, kelimenin "koridor" olduğunu açıkladı. Sonra öldü. Bir şairdi ve “yarım”dan, “yaklaşık” tan nefret ederdi; ya da gerçek için çırpınırdı sadece; ya da dünyanın bu kadar ihmal içinde gidişini, beraberine son izlenim olarak almak, onu rahatsız ediyordu. Burasını kestiremeyiz artık. Yalnız, bu bir ukalalık sanılmamalı. Sonra aynı töhmet, can çekişmelerinin kapalı gerginliğine şaşılacak şekilde sızan haber karşısında, ölüm döşeğinden fırlayıp bahçede kendisini henüz aşmış olanın ipini kesmeye güçbelâ yetişen Jean de Dieu için de geçerli olur. O da yalnız “gerçek” için çırpınıyordu.

(Türkçesi: Behçet Necatigil)



*****

RAINER MARIA RİLKE

KİTAP ZAMANI

Sayı 11 / Bölüm roman / Ercan Yılmaz



Yalnızca üç şey kaçınılmaz olarak birleştiğinde Varlık’ı oluşturabilir: Yalnızlık, Hiçlik ve Ölüm! Rainer Maria Rilke’nin Can Yayınları tarafından Behçet Necatigil’in o nefis çevirisiyle yeniden yayımlanan, geçen asra damgasını vuran kitabı Malte Laurids Brigge’nin Notları, Yalnızlık, Hiçlik ve Ölüm’ü Varlık potasında eriten benzersiz bir kitaptır!


Rilke, üstbilinçle kaleme aldığı bu günce-romanında, sözlerle ve işaretlerle ağırdan kendini kılmaktadır hayatı ve ölümü; varoluşun ölümcül kaygısını hazza dönüştürmüş bir ruha ve sonsuz bir tutkuya sahip biri olarak…
‘Tanrım! İşe yaramaz şeyleri görmemize engel ol. Sen’in tüm gerçeğini görmek için her şeyi gören gözler ver.’ diye dua eder Kierkegaard, o harika kitabı ‘Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’un girişinde. Rilke de, daha Malte’nin ilk sayfalarında, ‘Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey şimdi oraya gidiyor. Orada neler olup bittiğini bilmiyorum.’ derken, hiç şüphesiz hakikat’in peşindedir! Denilebilir ki, ‘Bu hayatın kavranılmaz unsurlarına kapılan bir ruhun yalnızlığı ve yabancılığı üzerine bir gözlemdir bu eser.’

Bazen insanı bazen hakikati bazen de ölümü dahi unutan ve düşüş’ün ilâhî ve kuşatıcı hazzıyla sarmalanmış bir kahraman (Malte) ile karşı karşıyayızdır. Rilke, her şeyden önce çocuk olarak, çocuk saflığıyla karşımızdadır bu büyülü eserde; ölüm’ün kucağında, yokluk’un sütüyle büyüyen bir çocuk.

Rilke ve ölüm

Ölüm kavranabilir, hatta görülebilir olandır Rilke’de çoğu kez. Necatigil, Duino Ağıtları şairinin ölümünü Celâleddin Ezine’den şöyle aktarıyor: ‘Sakin bir gecede, inzivâda öldü. Can çekişirken beş isim mırıldandığını söylerler: Tanrı, İsa, köylü Rus şairi Droşin, Tolstoy ve Rodin.

-Sonra hırıltı gibi birkaç kelime, tam ölürken: Dilenciler, hastalar, zavallılar…’ İşte Malte Laurids Brigge’nin Notları’nın özü! Çok az kişiye nasip olacak şekilde kendi ölümüyle ölmüştür Rilke! ‘Ey Tanrım, herkese kendi ölümünü nasip et.’ duası kabul edilmiştir âdetâ Yaratıcı tarafından!
Bir şiirinde o büyük hakikati şöyle fısıldar Rilke: “ ...ölüm, bizden öteye dönük olan, bizim aydınlatmadığımız yüzüdür yaşamın... Gerçek yaşam biçimi her iki bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca... Yapılması gereken, burada bakılmış, dokunulmuş olanı o daha geniş, o en geniş çemberin içine almak. Gölgesiyle yeryüzünü karartan bir öbür dünyaya değil, bir bütüne, bütünün kendisine... Evet, bizim ödevimiz bu gidici, dayanıksız yeryüzünü öyle derin, öyle acıyla, tutkuyla kavramak ki onun özü ‘görünmez olarak’ bizde yeniden dirilsin. Bizler, görünmez’in arılarıyız.’


Görüldüğü üzere, ölüm’le daha ziyade ontolojik bir dairede ilgilenir Rilke. ‘Meyvenin çekirdeğini içinde taşıması gibi ölümü kendi içinde taşımaktadır.’ Zira ölüm meselesi onun hemen tüm eserlerinin başat problemidir. Hayatla ölümü ayırt eden değil, kaynaştıran bir bakışa sahiptir. Ten ile tin arasındaki mesafeyi şiirde-oluş’a doğru derinleştirir daima. Her an ölesiye-olmak durumunda hazır ve nazırdır Rilke. Ve bu sınır durumun yapı taşlarıdır Rilke’nin eserini inşa eden; deyiş yerindeyse ‘ölüm’ü olgunlaştırmaktır en büyük tutkusu.


Paris Sıkıntısı, Rodin, nesneler, görmek ve Kierkegaard

Baudelaire’in şiiri, Rodin’in heykeli, Cezanne’ın resmi ve Kierkegaard’ın felsefî yaklaşımlarını ölümcül ve eşsiz bir şekilde birleştirmiştir Malte’de Rilke. Rodin’in de etkisiyle, kente ve nesnelere bir ressam ya da yontucu gözüyle bakmış ve gördüğünü, yaşadığını, sevdiğini, yitirdiğini söyleyerek doğa’ya ve kendi doğasına yaklaşmıştır bu Notlar’da. O’na göre sanat, çokluk içinde yaşanan karmaşanın gözler önüne serilmesidir. Emerson’un dediği gibi ‘Şair, gören insandır. Güzel, insanın evrensel kaderine karışmıştır. Gerçek gibi güzel de, ancak görülebilen, bütün güzelliğine râm olana görünür...


O, çoğu zaman’a bakar, mevcut bütün telâkkilerin ötesinden. Kendi ben’i ile zaman arasında bir mesafe, oluş’tan bir sınır vardır. Şiirlerinde Görünmez’in Arısı olan Rilke, Malte’de Görünen’in Arısı’dır. Çılgınca değil, büyük bir yavaşlık ve tutkuyla devşirir gözümüzün balını, ölüm’ün o altın kovanında saklamak için...


Baudelaire’in, insanı bunaltı ile bulantı arasında bırakan o etkileyici kitabı Paris Sıkıntısı’nın hem anlatım hem üslûp hem de şiirsellik bakımından izlerini taşır Malte’nin Notları… Şöyle bir farkla ki; Rilke, Paris’i hayatın içindeki ölüm’e doğru genişletmiştir, Baudelaire ise ölüm’ün içindeki hayat’a! Aslına bakılırsa, Paris Sıkıntısı da Malte de ‘Hayat Sıkıntısı’ olarak okunabilecek kitaplardır. İkisi de ‘dünyanın ötesi olsun da neresi olursa olsun’ gitmek isteyen bir ruha sahiptirler ve yaşayanlarla ölenler arasında, görme ile korku arasında gidip gelirler. Belki de acı çekme gerekliliğinin bilincidir bu.


Malte’nin bir yönüyle Shakespeare’in Hamlet’i diğer bir yönüyle de Dostoyevski’nin ‘hasta adamı’ olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır sanırım…


Denilebilir ki Kierkegaard’ın İbrahim’in trajedisi üzerine yaptığı ya da yeniden ürettiği felsefî anlatımın bir benzerini, Rilke, Malte’de İncil’in Kayıp Oğul kıssasını edebî alana taşıyarak yapmıştır. Her iki anlatımda da özdeşleştirme söz konudur. Boşluk, hiçlik, yokluk, anlamsızlık, varlık, gibi koridorlarda dolaşır Rilke; bir bakıma yazgısına boyun eğmiş gibidir. Belki de sınandıklarının farkındadırlar her iki şair de. Tanrısal bir sınanma! O da Kierkegaard gibi ‘Uğrunda yaşamak ve ölmek istediği bir gerçeğe muhtaçtır’; dışında değil, içinde olan bir gerçeğe… Tıpkı o ünlü ‘Panter’ şiirinde anlattığı panter gibidir Rilke; o demir parmaklıkların içindeki, kendisinden başkası değildir artık; -kafes, Paris’tir ve gözleyen bu defa Tanrı!


Canlı ve cansız, eşya ve nesne, doğa ve dil… Tüm bunlardaki tanrısal bütünlüğü, birliği eserlerine geçirmek isteyen Rilke, Necatigil’in deyişiyle modern çağ mistiğidir. Ne kadar bencil olurlarsa olsunlar, benlikleri olmayan insanların yaşadığı çağın münzevisi olarak karşımızdadır Notlar’da. Hiçlik ile varlık arasındaki o bilmediğimiz uyumu arayan bir şair olarak!


Tanrı’yı arayan Rilke


Rilke, Paris’e gidip Rodin ile tanıştığında ve empresyonist ressamlardan etkilendiğinde ‘görme’nin, sanatın ilk şartı olduğunu ve nesnelere can/kalp gözüyle bakmayı öğrenir. Paris Sıkıntısı’nı Tanrı’ya sığınarak gidermeye çalışır ya da Tanrı’da teselli arar. Ki Paris’i yaşanacak değil, tam da ölünecek yer olarak tarif ederek giriş yapar Malte’ye. Hiçliğin üstesinden gelmeye çalışırken Tanrı’yı arayışı ve hayatı O’nunla anlamlandırma çabasıyla inançlı varoluşçulara bir hayli yaklaşır. Bu noktada bilhassa Kierkegaard’ın etkileri açıkça görülür. Umutsuzluğun varlığın en saygın özüne saldırı olduğunu söyler Kierkegaard… Malte’de Rilke, ararken asla umutsuzluğa düşmez! Söz’üne kutsallık atfetmek arzusundadır daima. Ozanca tavır, ozanca var olma, yeryüzünde ozanca barınma’nın benzersiz tezahürleri Notlar’ın da vazgeçilmez büyüsüdür. Şiirlerinden farklı olarak daha dünyevî argümanlarla mistik bir yapı inşa eden Rilke, ne kendine ne de Tanrı’ya sıfırdan başlayabilen modern insanın trajedisini, günlük hayatın içinden ustalıklı bir dille anlatır bu eserinde. Andre Gide, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra, “İki haftadır sizinle yaşıyorum, kitabınız bütün varlığıma el koydu. Sizi daha iyi tanımak, daha çok sevmek de ondan...” diye yazar Rilke’ye. Malte Laurids Brigge’nin Notları, ‘Rilke dediğimiz kesif ve siyah damarlı o kaya kütlesinden birkaç maden parçası koparıp hakikatin, güzelliğin ve iyiliğin som cevherleri halinde’ bizlerin ruhuna ‘sonsuz sorumlulukla yüklü bir yürek’ hediye edecektir.

RAINER MARIA RILKE

Rainer Maria RİLKE

Behçet Necatigil / Milliyet Sanat / 1976




Tanınmış Alman şairi Rainer Maria Rilke, doğumunun 100.yıldonümünde çeşitli yayınlar, törenlerle anılıyor. Yüzyılımızın başındaki Alman edebiyatının “etkileri en geniş üç yıldızından biri” olan Rainer Maria Rilke, modern şiirin önde gelen birkaç kişisinden biri olmakla kalmamış, edebiyata başarılı düzyazılar ve anadiline olgun çeviriler kazandırmıştı. “Malte Laurids’in Notları” adlı kitabını dilimize çeviren Behçet Necatigil Rilke’yi çeşitli açılardan inceliyor…




Doğumu da,ölümü de aralık ayında (l875-l926). Ardında değişen havaların silemediği, karartamadığı bir gök kuşağı oluşturarak elli yıl yaşamıştı. Seneye ölümünün de ellinci yıl dönümü.

Alman şairi Rainer Maria Rilke, 4 aralık l875'de Prag'da doğdu. Kuzey Bohemya köylüklerinden olan babası bir askerî memurdu, sonraları demiryollarında çalıştı. Annesi Praglı, orta sınıftan bir ailenin kızı.

Rilke'yi askerî okula vermişlerdi. Zayıftı bünyesi; sağlığına ters geldi ,on yedi yaşlarında askerî liseden ayrıldı. Bir süre bir ticaret okuluna gitti, özel öğrenim görerek lise olgunluk sınavlarını verince, Prag üniversitesinde sanat ve edebiyat tarihi okudu.İçine kapalı, çekingen bir gençti,bir meslekte çalışamayacağını anladı; şair olabilirdi yalnız.

İtalya'da dolaştı (l899), Rusya'ya gitti (l899 -l900), Tolstoy'u yakından tanıdı. Rus köylülerinin dindarlığını ve Tanrı'yla dolu kanaatkâr hayatlarındaki içten mutluluğu gördü; Rusya steplerinin ıssızlığında doğanın vahşi uysal ve mistik ihtişamı, tam gönlüne göreydi.

Rusya dönüşü, bir heykeltıraş kızla evlendi, bir yıl sürdü evlilik ve 1900'de eşinden ayrılınca Paris'e, İtalya’ya, Danimarka ve İsveç'e gitti.

1905'de gene Paris'teydi, heykeltıraş Rodin'e hayran kaldı. Rodin’in dostu ve sekiz ay kadar kâtibi oldu (l905-1906). Huzursuzluklarının baskısı altında gene yollara düştü. Kuzey Afrika'yı, Mısır'ı, İspanya'yı gördü. 1911-1912'de bir prensesin misafiri olarak Trieste yakınlarında Duino şatosunda kaldı.

Birinci, Dünya Savaşı'nda Münih'teydi, kısa bir süre Avusturya ordusunda görev aldı, Viyana’da Harb arşivinde çalıştı. Sağlığı bozulmuştu, ayrıldı. Savaş sona erince bir süre İsviçre’de oyalandı. İsviçre hükümetinin emrine verdiği bir şatoda geçirdi, günlerini Montreux yakınlarında bir yerde, kan kanserinden öldü. (1926).

Şair üzerine bir incelemesini şu satırlarla bağlamıştı Celâlettin Ezine :

"Sakin bir gecede, inzivâda öldü. Yanında bir tek hizrmetçisi vardı. Can çekişirken beş isim mırıldandığını söylerler: Tanrı, İsa, köylü Rus şairi Droşin, Tolstoy ve Rodin. Sonra hırıltı gibi birkaç kelime, tam ölürken: “Dilenciler, hastalar, zavallılar”

(Hamle dergisi ,sayı 2, Eylül 1940)



TÜRKÇE’DE RİLKE

Dergileri tarayanlar, Rilke'den dilimizde ilk şiire sanırım, Sokak dergisinde raslarlar (sayı 2,12 nisan 1940).

Düzyazı eserlerinden "Sancaktar Christoph Rilke'nin “Aşkına ve Ölümüne Dair” Tercüme dergisinde çıktı (sayı 9, 19 eylül 1941, çev. Sabahattin Ali). Rilke'den ilk kitap ise Melahat Özgü’nün "Genç Bir Şaire Mektuplar" çevirisidir- İlk basılış: 1944).


Bu yıllar benim de "Malte Laurids Brigge 'nin Notları" romanını bulduğum, onunla büyülendiğim yıllardı. Romandan çevirdiğim bölümler, 1940 -1946 arası orada burada basıldı. Romanın, bütünüyle ilk çıkışı 1948 yılına rastladı. Alman Filolojisi'ndeki ikinci üniversite öğrenciliğimde, hocalarımdan Dr.Traugott Fuchs (ki sonradan Boğaziçi Üniversitesi 'ne öğretim üyesi oldu), ilk Malte çevirisine yazdığı önsözde şunları da belirtmişti :


"…Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu memlekette de, Rilke ile meşgul olanların her biri, bu işe şahsi bir ilgi ile, her hususta çok ve büyük, nice nice zorluk ve-garabetlerden yılmamaya candan karar vermiş bir halde başlayacaktır. Çünkü Rilke ile ilgilenen bir kimse daha yeni ve ancak sıcak duygularla kavranılmış, manevi, estetik ve felsefî idrakleri, karşılaştırmalı bir şekilde kendisi ve başkaları için korumakla: yani, bir an kendisine ölçülemez değerde görüneni; her zaman yürekten, yüksek bir sorumluluk duygusuyla; kalkışabileceği şeye, bir dereceye kadar kalben bağlı olduğunu, kendini daima vazifeli hissettiğini ve kendisi için kutsallık kazanmış olanı korumak ödeviyle karşı karşıyadır.

Nitekim Malte Laurids Brigge'yi ilk defa çevirmeye çalışan Behçet Necatigil de - 'Rilke'nin "Mektuplar"ıyla değil de "Malte" siyle seslediği bir başka "Genç Şair" bu kitabı bir dostunun evinde, bir masanın üstünde tesadüfen görüp şöylece karıştırınca, birdenbire ruhu derinden sarsılmış ve kendini, benliğinin en gizli taraflarının agrandismanıyla karşı karşıya geldiğini ve o andan itibaren bu kitabı tercüme etmenin kendisi için artık elzem ve mukadder olduğunu yine kendisi söyledi. Tesadüf mü? Bizzat kitap onu seçmiş ve ona emretmiştir: Beni al ve oku! O, ruhu verimli huzursuzluklarla yüklü Malte gibi bir şair, kendi ruh koşullarına yakın durumlar içinde çalkalanan genç bir ozandan daha uygun bir çevirmen, daha uygun bir aktarım bulabilir miydi?

Bu kitaba olan hayranlığını uzun zaman değerli bir emanet gibi içinde saklayan ve onu tümüyle çevirmeyi, bütün halinde Rilke'nin inceliklerine nüfûzdan sonraya bırakmayı daha dürüst bir hareket ve şairine karşı gerekli bir saygı kabul eden Necatigil' in bu tereddüt ve bekleyişini, kitaba aynı duygularla bağlı ve aynı ruh durumunda Dr. Andreas Tietze yendi ve tam bir uygunluk içinde birbirini tamamlayan bu iki ehil kişinin müşterek kaleminden bu önümüzdeki tercüme vücuda geldi.


" (Malte Laurids Brigge'nin Notları Milli Eğitim Bakanlığı/ Dünya Edebiyatından Tercümeler /Alman Klasikleri : 61 ,İstanbuL 1948. s. II-III)


Dr. Fuchs'un gene o önsözde şu satırları da dikkate değer:

" ... Onun (Rilke'nin) anlaşılması biz Almanlar için de zordur; hatta aramızda,birkaç sayfasını karıştırdıktan sonra, bunca zorluğa, karanlığa ve kendi kanaatlerince klasik açıklık ve güzellik yoksulluğuna kızarak onu bir çırpıda reddedip itinalı bir tasniften geçmiş kütüphanelerinin mariz intizamperverliğine hapsedenler de bulunur. Yıllanmış koltuklarından kalkmak istemeyen katılaşmış insanların kütüphanelerinde o tutuşmuş yanmakta olan Yalnız; gurbette gibidir ve bekler! Derken bir hayran gelir ve o hor hakir görülmüş kitapların birini, zengin raflardaki çaresizlikten kurtarıp kalbinin hürriyetine ve fakir odasının enginliğine götürür ve kendi malıymış gibi kesin ve amansız, o kitabın üzerine kendi adını yazarsa. Tanrı şahidim olsun,bu suç bağışlanacak türdendir/Böyle bir olay gerçekten olmuştur: Şair ruhlu bir başka delikanlı, Rilke’nin bir kitabını aldığı yere bırakmak istememişti/... " (sayfa: V)


Evet… içlerinde ağır bir gurbet taşıyanlar içindi bu kitap.

RAINER MARIA RILKE

MALTE LAURiDS BRiGGE' NiN NOTLARI


"Malte Laurids Brigge’nin Notları" bir günce romandır. Aralıklı günlerde tutulmuş notlardan, güncelerden oluşan bir roman. Rilke bu eseri Paris'te ilk kalışının (l902-l903) izlenimleri etkisinde, l904'te Roma'da yazmaya başladı, 1908 -l9l0 yılları arasında, ikinci gidişinde Paris'te tamamladı ve 1910'da basıldı kitap.

Rilke'nin o güne kadarki ruhsal gelişmeleri birleşti Malte'de : Prag'dan gelme çocukluk anıları, Rusya yaşantıları, 1904 'te İskandinavya'da geçirdiği günlerin izlenimleri ve daha önceden bildiği, okuduğu Jacobsen, Kierkegaard, Bang etkileri…

Rilke, kişiliğini, Paris' e ilk gelişinde (1902) heykeltıraş Rodin' le tanıştıktan ve Fransız empresyonist ressamlarının dünyasına girdikten sonra bulmuştu. Bu sanat akımı, Rilke'ye görmeyi, görmenin sanat için ilk şart olduğunu öğretmişti. Şair, duygulara, nesnelere can gözüyle baktıkça; önünde, evvelce varlığından haberdar olmadığı bir dünyaya açıldı. Acıyı, aşkı, ölümü umursamayan; kendilerini makineleşen çağın gürültülerinde üstünkörü avutan, uyuşturan insanların üstünde bir dünyaydı gördüğü. Bu dünyada Tanrı vardı, Tanrı'ya sığınma vardı. Paris kargaşasının ortasında kendini yapayalnız, çaresiz hisseden Rilke, yaşantılarını Malte adında bir şairin dilinden dile getirdi.

Romanın kahramanı Malte soyunun son ferdi, Danimarkalı hasta bir gençtir, 28 yaşında bir şair. Bu genç, büyük kent Paris'te yalnızlığının, gurbetinin, hiçliğinin acılarını gidermeye anılarını tazeleyerek dramını hafifletmeye çabalar. Tema ve motif atkıları örerek yapar bu işi; öyle ki bilinen anlamda bir roman bile sayılamaz bu kitap. Bölüm bölüm, şiirsel denemeler toplamı da denebilir kitaba.

İki ana leitmotif “Görmeyi Öğreniyorum” ve “Korkuyorum” motifleri, Paris hastaneleri, tavan araları,yabancı sokaklar, kimsesiz ölenler arasında gider gelir Malte. İnsanların vaktiyle "kendi ölümleriyle ölmelerini, şimdinin kitle halinde, fabrika işi ölümleriyle karşılaştırır, çocukluğunun kayıp korkularına kaptırır kendini. Bir dekadans (çöküş, çürüyüş) sürecinin ezikliği ve boşluğudur yaşadığı. Boşta aşklar, sanatta kurtulma çabaları, İncil'deki Kayıp Oğul kıssasını bir de bu çağda tekrarlamak zorunluğu, geçmişin anılarıyla şimdinin yaşantıları arasında uyumsuzluklar... Ve Malte adındaki yarı Hamlet, direnme gücünü “gelecektir başka türlü yorumların zamanı” formülünde arar. Şöyle der:

“Bir tek adım yeter, sonsuz sefaletimin mutluluğa dönüşmesi için bir tek adım ...”



“Malte Laurids Brigge'nin Notları” nın yayın yılı 1910... Birçok edebiyat tarihçilerince Modern Avrupa Edebiyatı'nın başlangıcı sayılıyor... Joyce, Proust ve Kafka'dan önce Rilke, 19. yüzyılın gerçekçi romanı yanına, boş bir arsaya, modern romanın temellerini attı.

Varoluşçu bir yöntemle, bireyin iç dünyasındaki depremleri vurguladı. Bu romanın bizim için bir önemi de Batı kültür hazinesini tanımamız konusunda zengin, canlı bir müze oluşturmasıdır.


ŞAİR RİLKE

Mektupları hariç, eserleri 6 cilt tutan Rilke, şiirlerinde bir modern çağ mistiğidir. Kendisini; yüce bir kule çevresinde, Tanrı yöresinde dolanan, kuleye konamayacağını bilerek mutsuz, bir kartal gibi görür. Tanrı'ya varan yol, alabildiğine uzaktadır. Nice zamandır kimsenin yürümediği bu yol, artık silinmiş, görülmez olmuştur.

“Topraktaki, toprak topaklarındaki kutsallığı keşfeden kişinindir şifa ve huzur. Ölüm, ağırlığından, ürkütücü büyüklüğünden koparıldı. Birey olarak annenin, babanın, dostun, komşunun ölümleri üzer bizi; ama toplu ölümler, kitle ölümleri, tekniğin yarattığı ölümler duygudaşlığın,yaşantı birliğinin kapasitesini aşar. Ölüm, insan hayatının bir mihenk taşıdır . Hayat sarhoşuyken ölümü unutmamak gerilere atmamak, korkusuyla donup kalmamak, ona teslim olmamak. bir vecd içinde kurtarıcı bir uyku gibi kollarına atılmak, hayır! Bunlar değil benim söylediğim. Ona karşı bilinçli yaşamak, anlamını kavramak onu hayata eklemek… büyük ve anlatılmaz olan budur.”


Rilke bu düşünceleri; canlı ve cansız eşyalar ve nesnelerdeki, doğadaki tanrısal uyumu, parçalanmaz bütünlüğü geçirdi şiirlerine. Mezar taşında şunlar yazılı:


“Güller, ah saf çelişki!
Bunca gözkapakları altında
kimsenin uykusu olmamak sevinci!”


Stefan George ve Hofmannsthal ile birlikte, modern Alman edebiyatının etkileri en geniş üç yıldızından biri bilinen Rilke çevirmen olarak da çok başarılı olmuş, ana diline Marianna Alcoforado, Andre Gide, Louize Labe, Paul Valery gibi şöhretlerden birçok eserler kazandırmış, kendi de Fransızca şiirler yazmıştı.

Şiir kitapları içinde en ünlüleri “Das Stunden-Buch” (Saatlerin Kitabı), “Neue Gedichte” (Yeni Şiirler), “Die Sonette an Orpheus” (Orpheus' a Soneler) ve "Duineser Elegien" (Duino Elejileri) dir.

İlk kitaptan en çok A. Turan Oflazoğlu'nun çevirileri 1960 - 1965 dergilerindedir

(1963'e kadar dilimizde Rilke ve başlıca çevirmenler için bakınız: “Genç Bir Şaire Mektuplar/ çev.Melâhat Özgü, 2. basım / 1963, s. l05-l08)

Şairin "Duino Elejileri" kitabında on ağıt bulunuyor. Can Alkor çevirdi ve Soyut dergisinde yayınladı bu 10 ağıtı (l967).


RİLKE’NİN BİR KAÇ ÖZELLİĞİ

Ölümünden kısa bir zaman sonra Londra'da bir kolejde yaptığı bir konuşmada Stefan Zweig, Rilke 'yi anlatırken şunları söylüyor :

" ...Rilke, açığa vurulan hislerden korku duyar, kişiliğini ve kişisel tutkularını son derece gizli tutardı. Bir hayat boyunca tanıdığım insanları göz önünden geçirince ,dış görünüşü ile göze batmazlığı Rilke gibi uygulamış ve bunu başarmış bir başka kişi daha hatırlamıyorum .. Münih ya da Viyana'da 10- 20 ahbabın bir yerde oturup sohbet ettiğini düşününüz. Zarif ve genç görünüşlü bir adam kapıyı açar, fakat bu hiç kimsenin dikkatini çekmez, çünkü bu onun ilk ayracıdır; sessiz, yavaş ve kısa adımlarla ilerler, sanki birden ortaya çıkıvermiştir, birkaç kişinin elini de sıkar, gidip bir yere oturur ve başını hafifçe önüne eğer; sanırsınız ki olağanüstü bir aydınlık ve canlılıkta olan ve kendisini ele veren tek şeyi, gözlerini çevreden gizlemektedir.Ellerini dizlerinde bağlar ve sessizce dinler, sanırsınız ki salt kulak kesilmiştir.Sonunda iki söz edecek olsa alçak sesle konuşur, sesi ne kadar da güzel ve toktur. Hiçbir zaman kızmaz, kimsenin sözünü kesmez; söylediği sözlerin kendisini ilgi merkezi haline getirdiğini sezinlerse derhal susar ve içine çekilir. Onun gerçek ve yaşam boyu anımsanacak konuşmaları ancak baş başa bulunduğunuz alacakaranlık akşam saatlerinde, ya da yabancı bir kentin sokaklarında birlikte yürürken tanık olabilirdiniz”

(Soyut dergisi, 35, mart 1971, sayfa 22 -24, çeviren: Remzi Baykan)


Bir edebiyat ansiklopedisinde mektup türünün tarihçesini okurken de şu satırlara rastlıyoruz:

“… 18.yüzyılın mektup kültürü çağı, 19.yüzyılda yavaş yavaş sona erer. Hele yazı makinesinin icadı, ruhsuzlaşan mekanik çağın başlangıcı oldu. Rilke'nin o çok düzgün el yazısıyla tomar tomar mektupları. makine devrinde, bile bile çağa ters düşrnek gibidir. Denebilir ki, Rilke, sanki 18.. yüzyılın o kayıplara karışmış toplumsal düzenini, mektuplarında yeniden kurmak, ve hep taahhütlü göndererek, mektuplarını iş güç telaş ve umursamazlıklarından korumak, kurtarmak istemişti.”

(Hermann Pong, das kleine Lexikon der Weltliteratur, 1961,s. 255).

RAINER MARIA RILKE

ÇOCUKLUK

Akar orada okul uzun korku ve zaman
Gürültülü boğuk duruşlu nesnelerle iç içe kayan
Ey zaman ey yalnızlık ey günün zorlu geçidi
dışarıdayız şimdi: Kıvılcımlanır ve çınlar yollar
Meydanlarda sıçrayan fıskıyeli havuzlar
Ye bahçelerde öyle genişler ki dünya
Giysiler içinde geçer devran ve bütün bunlarla
Bir başkasından tam başka gidilirdj ve gidiliyor
Ey muhteşem zaman ey geçen zaman
Ey mutlak yalnızlık


Bütün bunlarla seyredilir uzaklar
Erkekler kadınlar erkekler erkekler kadınlar
Ve çocuklar ki başkadırlar ve çeşitlidirler
Ve anıdaki ev ve arada sırada bir köpek
Korku yerini sessizce güvene terkeder
Ey anlamsız keder ey rüya ey şafak
Ey dipsiz ırmak


Ve böyle oynaya oynaya top çember ve teker
Yumuşak ve tatlı renk atan bir bahçede
Yakalamanın kör ve azgın acelesiyle
Bazan büyüklere hafifçe çarpılır
Fakat akşamla sessizce eve
Küçük ve katı adımlarla gidip yakalanmak
Ey daima daha çok kaçan kavrama
Ey korku ey yük

Ve saatlerce büyük gri havuzun eteğinde
Küçük ve katı adımlarla gidip yakalanmak
Daha birçok daha güzel yelkenliler
Unutuldu uçuştukları için daire çizerek
Fakat mecburuz düşünmeye küçük ve solgun
Şeklini havuza dalıp gider gibi görünen yüzün
Ey çocukluk ey kaypak tartı
Nereye nereye


Alıntı:
(Türkçesi:Cahit Zarifoğlu,
Diriliş Dergisi, Sayı 3, mayıs-haziran 1966)



SEN NE YAPARSIN, TANRI


Sen ne yaparsın, Tanrı, ben ölünce?
Testin olan ben kırılıp dökülünce?
İçkin olan ben bayatlayıp bozulunca?
Giysin de, işin gücün de ben olunca
yitirirsin anlamını benimle.

Olmaz artık evin barkın bile,
candan ve sıcak sözlerle selâmlayanın
Çıplak kalır yorgun ayakların
ayrılınca ben, sandalların.

O büyük harmanîn düşer omuzlarından.
Sıcak bir yastıkta yatarcasına
yanaklarımda dinlenen bakışların
aranır dururlar beni, şaşırmışcasına-
ve güneş batarken uzanırlar
yabancı taşların soğuk kucağına.

Sen ne yaparsın, Tanrı? Kaygım var.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu)



DENİZİN TÜRKÜSÜ


İlk çağ esintisi denizden,
deniz yeli geceleyin:
………kimseye değil bu gelişin;
uyanık bekleyen
anlamak zorundadır
sana nasıl dayanacak:
………İlk çağ esintisi denizden
en eski kaya için, ancak
onun için esen,
saf uzayı parçalayarak
tâ uzaklardan gelen ...

………Nasıl duyar, filizlenen
bir incir ağacı seni
yücelerde ay ışırken.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu)


BUDA


Dinliyordu sanki. Sessizlik: bir uzaklık...
Çekeriz kendimizi, onu biz işitmeyiz.
Yıldız o. Ve başka büyük yıldızlar artık
durur çevresinde, bizim görmediğimiz.

Ah, her şey o. Gerçekten, bekler miyiz bizi
görmesini? Ona gereği var mı bunun?
Durup ayaklarına atsak kendimizi,
derinliği, hayvan gibi, değişmez onun.

İçinde. çünkü, milyonlarca yıldan beri
döner durur bizi ayaklarına çeken.
Unutan, yaşadıklarımızı hepten;
ve yaşayan, bizi atan şeyleri


(Çev: A.Turan Oflazoğlu)



KADINLARIN OZANA TÜRKÜSÜ


Bak, nasıl açılmakta her şey: biz de birlikte;
çünkü başka neyiz bu türlü mutluluktan.
Ne ki hayvanda kandı, karanlıktı, işte
ruha büyüdü bizde ve haykırır durmadan

ruh olarak. Ve sensin haykırdığı böyle.
Onu ancak görünüm gibi alırsın oysa
gözlerinden içeri: usul, isteksiz öyle.
Bu yüzden deriz ki, sen değil misin yoksa

haykırdığı böyle. Sen değil misin peki,
içinde yitersek büsbütün yiteceğimiz?
Özgede bundan arta olabilir miyiz ki?

Bir türlü kalmaz bizimle Sonsuz, hep kaçar.
Sen ama varol, sen ağız, duyalım diye biz
onu, sen ama, sen, bizi-diyen: varol sen, var.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )



ZEYTİNLİK


Kurşunî yapraklar altında çıktı yukarlara
kurşunî hep ve zeytinliklere karışırcasına;
toza belenmiş alnını gömdü sonra
kızgın elinin tozluluğuna.

Hepsinden sonra bu. İşte buydu sonu.
Gözlerim körleşirken gitmeliyim ben;
neden istiyorsun bunu, var olduğunu
neden söyliyeyim, seni artık bulamazken.

Artık bulamıyorum seni bende, hayır.
Başkalarında da. Bu taşta da yoksun sen.
Artık bulamıyorum seni. Yalnızım ben.

Bütün insanlığın acısıyla yalnızım,
onu seninle hafifletmek için omuzlamıştım;
oysa yoksun, adsız utanç, sen ...

Sonradan anlatıldı: “Bir melek geldi derken ...”

Ne meleği? Ah geceydi gelen
ağaçlarda yaprakları ilgisizce kımıldatarak.
Havarilerse düşlerinde sıçradılar ancak.
Ne meleği? Ah geceydi gelen.

Görülmemiş bir gece değildi gelen gece;
onun gibi yüzlercesi geçip gider.
Sonra köpekler uyur, taşlar durur öylece.
Ah yaslı bir gece, ah herhangi bir gece
tekrar sabahın olmasını bekleyen.

Melekler böyle yakaranlara gelmez çünkü,
geceler genişlemez bunların çevresinde.
Kendini kaybedenleri her şey bırakır yüzüstü;
babalar onları terkederler,
kapanır onlara analar rahmi de.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )




SUNGU


Nasıl çiçeklenir. ah, her damardan gövdem,
daha kokulu, seni tâ bildiğim günden;
nasıl yürürüm bak, daha ince, dimdik hem,
sen öylece beklersin yalnız -: kimsin ki sen?

Bak: duyarım nasıl ırayıp geldiğimi,
geçmişi nasıl döktüğümü yaprak yaprak.
Yalnız gülümsemen, o gür yıldızlar gibi
durur üstümüzde bizim, ışıldayarak.

Adsız nesi varsa çocukluk yıllarımın,
her nesi varsa sular gibi pırıldıyan,
senin adını koymak isterim mihrabın
önünde hepsine, mihrabın: saçlarının
tutuşturduğu, göğüslerinle taçlanan.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )





AŞK ŞARKISI


Ruhumu nasıl tutsam da, seninkine
değmese? Nasıl aşırsam üstünden
öbür şeylere ben onu?
Ah, karanlıkta yiten bir nesne
içre barındırmak isterdim onu ben
öyle bir yerde: bilinmedik, sessiz,
derinlerin titrerken titremeyen.

Bir var ki her değen bize, sana, bana, bak
birlikte alır bizi bir yay gibi ancak;
iki telden b i r ses çıkartır bize değen şey.
Biz hangi çalgıya gerilmişiz?
Hangi çalgının elindeyiz biz?
Tatlı şarkı ey ...


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )

RAINER MARIA RILKE

ESKİ YUNAN CARİYELERİNİN MEZARLARI


Uzun saçlarının içinde yatarlar ve kahverengi yüzler
çok önceden kendi içlerine çekildiler.
Sanki çok büyük bir uzaklığın önündeymiş gibi, kapalı gözler.
İskeletler, ağızlar, çiçekler. Ağızların içinde,
cep satrancının adamları gibi sıra sıra dizilmiş parlak dişler.
Ve çiçekler, sarı inciler, narin kemikler,
eller ve gömlekler, buruşmuş kalbin üstünde
çürüyen yün bez. Fakat orada, altında
o yüzüklerin, altında muskaların ve mücevherlerin
ve mavi gözler gibi kıymetli taşların (hatıraları aşıkların),
hâla ortadadır cinsiyeti sessiz yeraltı türbesinin,
çiçek petalleriyle dolmuş kemerli çatısına kadar.
Ve tekrar sarı inciler, gevşetilmiş ve dağıtılmış,
kendilerine ait ateşe verilmiş kilden kaplar üzerinde
bir zamanlar boyanmış portreler, parfüm kavanozlarının
çiçekler gibi kokan yeşil parçaları, ve imajları
mihraplarının üzerinde oturan küçük ev-halkı tanrılarının:
kendinden geçmiş tanrılarla cariye-cennetleri.
Kırılmış elbise kemerleri, yeşim taşından oyulmuş bokböcekleri,
muazzam cinsel organları olan küçük heykeller,
gülen bir ağız, danseden kızlar, koşucular,
küçük yaylara benzeyen altın tokalar
kuş avlamak için kullanılan-ve hayvan şekilli nazarlıklar,
süslü bıçaklar ve kaşıklar, uzun iğneler,
yuvarlak açık kırmızı renkli bir kırık çömlek parçası üzerinde
bir at takımının ayakta duran bükülmeyen bacakları
girilecek bir yerin üzerindeki karanlık yazıt gibi.
Ve tekrar çiçekler, birbirinden uzağa yuvarlanmış inciler,
yan tarafları parlayan küçük yaldızlı bir lîr;
çiseleyen yağmur gibi düşen duvakların arasında
sanki ayakkabının krizalitinden dışarı tırmanmış gibi:
zarif solgun kelebeği ayak bileğinin.

Ve böylece yatarlar, gerekli şeylerle dolu ağzına kadar,
pahalı şeyler, mücevherler, oyuncaklar, kaplar ve kacaklar,
kırık incik boncuk (ne kadar çoğu içine düşmüş onların!)
ve kararırlar bir nehrin dibi kararırmış gibi.

Çünkü nehir yataklarıydı onlar birzamanlar,
ve üzerlerinde kısa, aceleci dalgalar
(herbiri kendini daha fazla uzatmak isteyerek, her zaman)
sayısız delikanlının cesetlerini sürükledi;
ve içlerinde büyümüş adamların akıntıları kükredi.
Ve bazen oğlan çocukları ileri fırlarlardı
çocukluk dağlarından, aşağı inerlerdi çekingen akarsularla
ve oynarlardı nehrin dibinde ne buldularsa,
dik yokuş bilinçlerini yakalayıncaya kadar:

Sonra doldurdular, açık, sığ suyla,
bu geniş kanalın bütün genişliğini ve koydular
derinliklerde dönen küçük girdapları,
ve aynaladılar yeşil kıyıları ilk kez
ve uzaktan seslenmelerini kuşların — , gökte, o sırada
yıldızlı geceleri bir başka, daha tatlı ülkenin
çiçek açtı üzerlerinde onların ve kapanmayacaktı hiçbir zaman.


(Çev: Vehbi Taşar )


Aynı şiirin Oflazoğlu çevirisi:

HALAYIK MEZARLARI


Yatarlar uzun saçları içre, esmer yüzleri
kendi içlerine, ta derinliklerine çekilmiş.
Kapalı gözler, sanki pek çok uzaklığa karşı duran.
İskeletler , ağızlar ve çiçekler. Ağızlarda
küçük satranç taşları gibi düzgün dişler
iki fildişi sırasınca dizilmiş.
Ve çiçekler, sarı inciler ve ince kemikler
ve eller ve giysiler,- içe düşmüş yürek üzre
kumaş atkısı, çürüyen. Oysa orda,
şu yüzüklerin altında, tılsımların altında
ve gözmavisi taşların (o sevgili andaçların) altında
cinsiyetin sessiz dehlizi durur daha,
kemerli damına dek çiçek yapraklarıyla dolu.
Sarı inciler yine, yer yer saçılmış, -
pişkin balçıktan tabaklar, değirmisi
kendi resmiyle süslü,- eskiden çiçekler gibi kokan
yağ vazolarının yeşil kalıntıları,-
küçük tanrı heykelleri de: aile sunakları,
Halayık gökleri esrik tanrılarıyla!
Yerinden oynamış yüzük kaşı, yassı tılsım böcekleri
ve küçük heykelleri kocaman cinsiyetin;
gülen bir ağız ve oynayan kızlar ve koşucular,
belki hayvan ve kuş biçiminde av muskalarının
küçük kopçaları yerine altın tokalar;
ve uzun topluiğneler, garip biçimli çanak çömlek;
ve değirmi, kırık bir çömlek parçası, kırmızımsı
yüzeyinde gergin bacakları bir çift atın
belirir girişler üstündeki karanlık yazıtlar gibi.

Ve çiçekler yine, saçılmış inciler,
bir küçük çengin ışıldayan beli
ve sonra, buğular gibi dökülen örtüler arasında,
sanki kozamsı ayakkabıdan çıkmış
topuk, bir canlı kelebek gibi tıpkı.

Yatarlar öylece, şeylerle dolup taşarcasına,
değerli şeylerle, mücevherlerle, oyuncaklar, incik boncuk,
kırık dökük şeylerle (ne düşmüşse içerlerine),
ve bir ırmak dibince karanlık.

Onlar ırmak yatağıydılar:
hiç durmadan üzerlerinden kısa, tez dalgalarca
(hepsi ileri doğru, bekleyen bir hayata zorlayarak)
nice gencin gövdesi fırlardı paldır küldür,
ve erkek ırmaklar kükrerdi içerlerinde.
Ve zaman zaman oğlanlar, çocukluğun dağlarından
çıkarak, ürkek akıntılarca inerlerdi
ve dipte bulduklarıyla oynarlardı,
düşen duygularıyla birden kavranıncaya dek:

Derken sığ, billûr sularla doldururlardı
bu geniş suyollarını baştan başa,
daha derin yerlerde çevrintiler açarlardı;
ve ilk olarak yansıtırlardı yaygın kıyılarla
uzak çığlıklarını kuşların: yukarılarında,
hiç bir yerde kapanmayan bir göğe çiçeklenirken
yıldızlı geceleri bir güzelim ülkenin.

RAINER MARIA RILKE

ORPHEUS . EURKE . HERMES


Ruhların dipsiz, garip madeniydi bu.
Ve onlar, sessiz gümüş damarları gibi
ilerlerdi bu madenin karanlığında. Arasında
köklerin, insanlığa akan kan fışkırırdı
karanlıkta ağır somaki parçalarınca.
Başka şey yoktu kırmızı.

Ama kayalar vardı,
düşümsü ormanlar. Boşluk üstünde köprüler,
ve bir manzara üstündeki boz, yağmurlu bir gök gibi
uzak yatağının tâ üstünde asılı kalmış
o büyük göl sonra: boz, yansıtmayan.
Ve çimenlikler arasında, yumuşak ve sabırlı,
ağarsın diye serilmiş uzun keten bezince
görünürdü tek yolun ensiz, soluk kesimi.

Onlar işte bu tek yola yaklaşırlardı.

Önde ince uzun er kişi, sırtında göğel üstlük,
önüne bakardı hep, dilsiz bir sabırsızlık içinde.
Adımları yutar, tıkınırdı yolu parça parça
durup çiğnemeden; dökülen kıvrımlardan
elleri sarkardı, ağır ve yumruk yumruk,
canlı çengin artık farkında olmadan:
soluna kök salan çengin,
nasıl sarılırsa gül sarmaşıkları zeytin dalına.
Duyuları bölünmüşe benzerdi: çünkü,
görmesi bir köpek gibi koşarken önünde,
dönüp geri gelir, dinelirken ikide bir,
uzak ve beklerken, yolun öbür dönemecinde -
işitmesi hep geri kalırdı bir koku gibi.
Ona öyle gelirdi ki zaman zaman işitmesi
geri uzardı öbür kişilerin gelişlerine;
bu çıkış yolunu izlese gerekti onlar da.
Derken arkasında bir şey yoktu yine
kendi ayak sesinden, üstlüğünün yelinden başka.
Ama kendini hâlâ geldiklerine inandırırdı;
geliyorlar derdi yüksek sesle, sönmesini dinlerdi sesinin.
Onlar gelirdi hâlâ, yalnız iki kişiydi
yürüyen, korkulu, çekingen. Dönüp
bakabilseydi bir kez (geri bakmak
bu işi bozmak olmasaydı bir,
bu daha bitmemiş) onları görebilirdi besbelli,
kendisini sessizce izleyen iki tez-gidişliyi:
Yolculuk ve uzak haber tanrısı, başında
parlak gözlerini saklayan gezi başlığı,
önünde tuttuğu ince değnek,
hafif çırpınan kanatlar topuklarında;
sol elindeyse, kendisine emanet, k a d ı n .

O, öyle sevgiliydi ki, tek çalgıdan yükselen yas
daha çoktu bütün kadın-yascıların yasından,-
içinde her şeyin bir daha buluştuğu
bir yas dünyası yükselmişti: orman ve vadi
ve yol ve köy, tarla ve ırmak ve hayvan,-
bu yas dünyasının çevresinde dönerdi
bir başka yeryuvarlağının çevresinde döner gibi bir güneş
ve yıldızlarla yüklü, sessiz, bütün bir gök,
biçimsiz yıldızlarıyla bir yas göğüNeutral
O, öyle sevgiliydi.

Ama işte yürürdü tanrıyla elele,

adımları uzun kefeniyle çevrili,
kararsız, usul ve sabırsızlanmadan.
Sarınmış kendine, vakti yakın biri gibi,
ne önlerinde yürüyen adamı düşünürdü,
hayata yükselen yolu ne de.
Sarınmış kendine, gezinirdi. Ölmüşlüğü
onu bir dolgunluk gibi doldururdu.
Tatlılıkla, karanlıkla dolu bir meyve gibiydi
büyük ölümüyle; öyle yeniydi ki bu ölüm,
şimdilik kadın bir şey alamazdı içeri.

Bir yeni kızlığa ermişti,
dokunulmazdı. Akşamın gelmesiyle kapanan
bir çiçek gibi kapanmıştı cinsiyeti.
Solgun elleri karılık etmek alışkanlığından
öyle uzaklaşmıştı ki, ince tanrının
götürürken sonsuz yumuşak değinmesi bile
onu tedirgin ederdi bir aşırı senlibenlilik gibi.

Ozanın şiirlerinde sık sık yansıyan
o sarışın kadın değildi artık;
ne kokusuydu geniş sedirin artık, ne adası,
ne de şurdaki adamındı artık.
Şimdiden uzun saçlar gibi çözülmüştü,
yağan yağmur gibi her yere sunulmuştu,
çok türlü bir azık gibi dağıtılmıştı.

Köktü şimdiden.

Ve birdenbire,
tanrı elinden tutunca, acı bir
çığlıkla söyleyince şu sözleri: «Geri baktı!»
bir şey anlamadı, dedi yavaşça: «Kim?»

Oysa uzakta, parlak yerinde karamsı,
biri dururdu her kimse, yüzü
belli değildi. Durur ve görürdü
nasıl, çimenler arasındaki yol kesiminde,
haber tanrısının, yüzünde acı, sessizce döndüğünü
gitmek üzre ardından o şeklin:
aynı yoldan geri dönmekte olan,
adımları uzun kefeniyle çevrili,
kararsız, usul ve sabırsızlanmadan.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )



İSPANYOL DANSÖZÜ


Eldeki bir kibrit nasıl, ah,
Alev almadan, her yana salarsa
titreyen dillerini -: tıpkı öyle, halkası
içinde yakın seyircilerin, ateşli ve parlak
başlar onun titreyen dansı.

Ve alev kesilir ansızın.
Bakışıyla tutuşturur saçlarını kadın
ve korku bilmez bir sanatla birden
döndürür eteklerini ateş kasırgasına;
çıplak kolları bu yangından dışarı uğrar
ürküp uyanan yılanları andırırcasına.

Ve sonra: sıkıştırınca ateş çepçevre,
kavradığı gibi fırlatır onu yere
pek gururlu, buyuran bir eda ile hem
ve seyreder: ateş kudurmaktadır orda
ve alev alevdir daha, baş eğmez bir türlü.
Ama kadın emindir, üstün geldiğinden;
ve tatlı bir gülümsemeyle kaldırıp yüzünü
söndürür ateşi küçük, sağlam ayaklarla hemen.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu )


PANTER


Bakışı, gözlemekten öylesine yorgun ki
parmaklıkları, bir şey tutmaz olmuş artık.
Binlerce parmaklık durur önünde sanki,
dünya yok ötede, yalnız binlerce parmaklık.

Yumuşak gidişi kaygan güçlü adımlarının
en küçük değirmiler boyunca hep dönen,
kudret oyunu sanki çevresinde bir ortanın
ki yaman bir istem uyuşmuş orda hepten.

Yalnız, aralanır gözperdesi zaman zaman
sessizce -. Derken bir görüntü girer de,
geçerek gergin sessizliği arasından
üyelerin, kalır yürekte diner de.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu)




MUHAMMED'İN YAKARMASI


Gerçi saklandığı yere, pek yüce olan
girince, o bir bakışta tanınan melek
dimdik, görkemli ve parıltılar salan:
yalvardı, bütün iddialardan vazgeçerek.

izin verilsin diye gezgin kalmasına
eskisi gibi, dalgın tacir olarak yani;
okumuşluğu yoktu, - fazla gelirdi ona,
bilginlere de, görmek sözün b ö y l e s i n i ,

Melekse, buyururcasına, gösteriyordu
levhasında yazılmış olanı yalvarana
gösteriyor ve istiyordu tekrar: O k u .

Okudu o da: öyle ki, melek hayrandı,
Ç o k t a n okumuş denirdi artık ona.
yapabilendi o, kulak veren ve yapandı.


(Çev: A.Turan Oflazoğlu)



ALKESTİS



Derken ordaydı Elçi birdenbire,
tam düğün şöleni coşkudan kaynarken
atılmıştı yeni bir unsur gibi ortaya.
Cümbüştekiler duymadılar tanrının
gizlice girdiğini; ıslak bir üstlük gibi
sımsıkı sarınmıştı çünkü tanrılığına,
hani kendilerinden biriydi nerdeyse
salondan geçerken. Ama birden,
çene çalan konuklardan biri gördü
salonun genç efendisi nasıl üst masada
kavrandı sanki yukarı doğru; yaslanmıyor artık,
her yerde ve bütün varlığıyla
bir garip ve korkunç isteği yansıtmada.
Ve hemen, karışım durulmuş gibi,
sessizlik oldu: biraz tortusuyla, tam dipte,
bulutlu yaygaranın; ve çöken boşboğazlığın
posasıyla, şimdiden salarak
yavanlaşmış, içi boş kahkahanın kokusunu.
Derken tanıdılar ince tanrıyı;
ve dinelirken orda, iç görevle yüklü
ve yalvarılmaz,- nerdeyse bildiler.
Ama söylenince baktılar ki, bütün bilgilerin
üstünde bu, bütün anlayışın ötesinde.
Admetus ölecek. Ne zaman? Şimdi, bu saat.

O gerçi, kırmaya başlamıştı parça parça
korku kabuğunu; ve durduğu yerden ellerini
uzatırdı pazarlık etmek için tanrıyla.
Yıllar için, hem tek gençlik yılı için,
aylar için, haftalar için, birkaç gün için - ah!

gün değil, geceler için, bir teki için,
bir gece için, yalnız bu gece için: yalnız bu.
Tanrı kabul etmedi; derken o bağırdı,
çığlık çığlığa bağırdı, tutmadı hiç, bağırdı
anası nasıl bağırdıysa doğarken o.

Ve yaklaştı biri, yaşlı bir kadın;
derken babası geldi, yaşlı babası;
ikisi de dururdu, yaşlı, çok eski, umarsız,
bağıran kişinin yanında; o birden, ilk kez böyle
yakından baktı onlara, durdu, yutkundu ve dedi:
Baba,
sence bu çok mu önemli, şu tortu,
şu posa, yutkunurken sana engel olan?
Git, boşalt onu. Ya sen, yaşlı kadın, sen,
Ana,
niye burdasın daha? Doğum yaptın ya.
Ve tuttu onları, sunguluk hayvanlar gibi,
kavradı sımsıkı. Derken bıraktı birden,
itti yaşlıları; parıl parıl, esinlenmiş
ve soluk soluğa, bağırdı: Kreon, Kreon!
ve başka hiç bir şey, yalnız bu ad.
Ama yüzünde bir şey belirdi
dile getirmediği; önermeyi özlerdi bunu,
alı al moru mor, karmakarış masanın
ötesinde duran genç arkadaşa, sevgiliye.
Bak, yaşlılar (işte orda) kurtulmalık olmuyorlar,
yıpranmış onlar ve zavallı ve nerdeyse değersiz,
oysa sen,- başkasın, sen, bütün güzelliğinle -.

Ama artık göremezdi arkadaşını,
geride kalmıştı çünkü. Oydu gelen,

sanki bildiğinden az daha ufaktı,
solgun gelinliği içre hafif ve üzgün.
Ötekiler, sokağından başka bir şey değil onun;
bu sokak boyunca gelir de gelir o (öylesine bir acıyla
uzanmış kollarında olacak kendisinin, çok geçmeden).

O beklerken, konuşur genç kız, ama kendisiyle değil.
Tanrıyla konuşur ve tanrı dinler onu
ve hepsi duyar, sanki, tanrının içinde:

Kimse geçemez onun yerine. Benden başka.
Ben geçerim. Çünkü hiç kimse benim gibi
varmadı her şeyin sonuna. Ne kaldı
o eski benden? Ölmekten başka nedir ki bu?
Sana söylemedi mi, seni gönderen tanrıça,
ki içerde beni bekliyen döşek
ölüler ülkesine adanmıştır? Ben veda ettim.
Veda üstüne veda.
Ölen hiç kimse bundan fazlasını diyemez. Benim gitmem,
şimdi kocam olan erkeğin altında gömülünce,
belki çözülüp gider diyedir bütün bunlar.
Götür beni: şimdiden ölmekteyim onun uğrunda ben.

Ve açık denizlerde değişen bir yel gibi
yaklaştı kadına tanrı, sanki cansız,
kocasından ırayıvermişti birden
ve bir andaca gizlenmiş olarak, fırlattı
ölümlü yüz erkeğin hayatını kendisine.
Şaşkın, sendeliyerek ilerledi genç çifte doğru
ve kavradı düşteymiş gibi. Onlar,
ağlaşan kadınların toplandığı giriş yerine

varmışlardı nerdeyse. Ama tanrı bir daha gördü
genç kızın yüzünü, erkeğe doğru dönen,
umut gibi parlak bir gülümseyişle gülümseyen;
kız sanki söz verirdi: dönecek yine,
büyüdükten sonra, derinliklerinden ölümün,
ona, yaşayana –
..........................Hemen elleriyle genç
kapayıverdi, diz çöküp, yüzünü; görmesindi
başka şey, o gülümseyişten sonra.



Çev: A.Turan Oflazoğlu




RÜZGÂRI SEZİŞ


Açık alanlar ortasında bir bayrak gibiyim.
Sezenim gelişini rüzgârın, savrulmalıyım
döne döne,
Dünyanın derinliklerinde uykularındayken
her şey:
Kapılar usulca kapanıyorken, bacalar
ölüm sessizliğinde,
Henüz titreşmeden pencereler, toz bulutu ağırca
döneniyorken daha.

Tanırım fırtınayı hemen, çalkanırım
denizlerce,
Dört bir yana yayar kendimi, dökülürüm içime,
Fırlarım kendimden bir başıma
O büyük fırtınada.


Çev: M. Mahzun DOĞAN

21 Nisan 2017 Cuma

T.S.ELIOT / YAŞAMI-ŞİİRLERİ VE DENEMELERİ



Ve gerçekten zamanı gelir
Pencere camlarına sırtını sürterek
Sokaklar boyunca kayan sarı dumanın;
Zamanı gelir, zamanı gelir
Yüzün olur karşındaki yüzleri karşılayacak;
Cana kıymanın da, yaratmanın da , zamanı gelecek,
Ve zaman, tüm işleri ve günleri için ellerin
Ki alıp soruları düşürür tabağına tek tek;
Senin zamanın ve benim zamanım,
Ve zamanı sayısız kararsızlığın da
Ve sayısız görüşlerin ve caymaların da,
Daha tadına bakmadan tost ile çayın.

Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanjelo' dan söz açar.

Ve gerçekten zamanı gelir
Sorarsın, "Cesaretim var mı?", "Cesaretim var mı?",
Zamanı gelir geri dönüp merdivenden inmenin,
İç ezikliğiyle tepemdeki kelliğin-
(Diyecekler, "Saçları nasıl da seyrelmede!")
Günlük elbisem üstümde, kolalı yakam çenemde,
……………………
……………………
" Cesaretim var mı
Tedirgin etmeye evreni?
Bir dakikada yeterli zaman var
Kararlarla caymalar için / ki bir dakika değiştirir hepsini.



(Alfred J. Profrock'un Aşk Şarkısı’ndan)


T.S.ELIOT / Denemeler



GELENEK VE BİREYSEL YETİ
T.S.Eliot

Ara sıra yokluğundan yakınırken adını anarsak da, İngiliz yazınında gelenekten pek söz açmayız. “Gelenek” den ya da "Bir gelenek" den söz etmeyiz; bu sözü ancak falancanın şiiri “gelenekçi” ya da “fazla gelenekçi” derken sıfat olarak kullanırız. Belki de bir yergi tümcesinden başka yerde pek seyrek görünür bu söz… Ya da beğenilen eserin, hoş bir arkeolojik diriltme olduğunu üstü örtülü söyleyen belli belirsiz bir beğenmedir. Güvenilir arkeoloji bilimine böyle rahat başvurmadan, bu sözü İngiliz kulağıyla zor uzlaştırabilirsiniz.

Bu söz yaşayan ya da ölmüş yazarları değerlendirmede görülecek değil şüphesiz. Her ulusun yalnız yaratma biçimi değil, eleştirme biçimi de vardır kendine göre; hatta her ulus eleştiri alışkanlıklarının yetersizliklerine, sınırlarına yaratıcı dehasınınkilerden daha kayıtsızdır. Fransız dilinde yazılagelmiş bir yığın eleştiri yazısından, Fransızın eleştiri yoluyla yöntemini biliriz, ya da bildiğimizi sanırız. Hatta (ne bilinçsiz kişileriz ki) Fransızların bizden “daha eleştirici” oldukları sonucuna varır, bazan da sanki Fransızlar itkilerine bizden daha az bağlıymışlar gibi, bununla biraz böbürleniriz. Belki de öyledirler; ama şunu bilmeliyiz ki eleştiri soluk almak kadar kaçınılmaz bir şeydir, okuduğumuz bir kitaptan heyecan duyarken aklımızdan geçenleri dile getirmekle, kendi kafamızda geçen bu eleştiri eylemini de eleştirmekle bir şey yitirmeyiz. Bu süreçte ışığa çıkabilecek olgulardan biri, ozanı överken eserinin başkasını en az benzeyen yönleri üzerinde durma eğilimimizdir. Eserinin bu yönlerinde ya da bu bölümlerinde bireysel olanı, o kişinin kendi özü neyse onu bulmaya çalışırız, ozanın kendisinden önce gelenlerden, hele kendisinden hemen önce gelenlerden başkalığı üzerinde hazla dururuz; tadına varmak için, ayrılabilecek bir şey bulmaya çalışırız. Oysa bir ozana bu önyargı olmadan yaklaşırsak, sık sık görürüz ki eserinin yalnız en iyi değil, en bireysel bölümlerinde bile ölmüş ozanlar, ataları, kendi ölümsüzlüklerini pekiştirmektedirler. Bunu yalnız etkilenme dönemi olan ergenlik çağı için değil, tam bir olgunluk çağı için de söylüyorum.

Ama geleneğin, aktarmanın tek yolu, bizden hemen önceki kuşağın başarılarına körü körüne ya da ürkekçe bağlanarak onların yollarını izlemekten başka bir şey değilse, “gelenek” in kesin olarak dizginlenmesi gerekir. Kumlara karışıp yitiveren, nice sıradan akıllar gördük; yenilikse tekrardan iyidir. Daha geniş çapta bir önemi vardır geleneğin. Mirasa konar gibi elde edilemez; istiyorsanız, onu büyük bir çabayla edinmeniz gerekir. Bu, her şeyden önce, ozanlığını yirmi beşinden sonra da sürdürecek herkes için, hemen hemen şart diyebileceğimiz bir tarih duygusunu gerektirir. Tarih duygusu da, geçmişin geçmişliğinden başka, şimdiliğinin de kavranmasını gerektirir.

Tarih duygusu, yalnız kendi kuşağını etinde kanında duyarak değil, Homeros'dan bu yana bütün Avrupa Edebiyatı ile, onun içinde kendi ülkesi edebiyatının çağdaş bir varlığı olduğunu, çağdaş bir düzen kurduklarını duyarak yazmaya zorlar kişiyi.. Geçicinin olduğu kadar sonsuzun da, geçiciyle birlikte sonsuzun da duygusu olan bu tarih duygusudur yazarı gelenekçi kılan. Yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin duyuran budur.


T. S. ELIOT / Denemeler



Denemeler / T. S. ELIOT /

Çev: Akşit Göktürk /

Bu kitapta T. S. EIiot'ın beş eleştiri yazısının çevirileri yer almaktadır. Eliot'ın eleştirileri geniş bir alanı kaplar. Buraya alınan denemeler, onun şiir anlayışının, eleştiri anlayışının temel ilkelerini ortaya koyan yazılardır. Bu denemelerde, eleştirinin görevi, şiirin oluşumu, ozan ile eleştirmenin gelenekle bağı, ozanın şiiriyle bağı gibi Eliot’u çok ilgilendiren belli başlı sorunların ele alınışı, savunuluşu izlenebilir … İlkin, Eliot'ın savunduğu anlayışın hangi koşullardan doğduğunu kısaca belirterek, onun şiir ile eleştiri konularındaki tutumunun en belirgin yönleri üzerinde biraz duracağız.

Demiş Akşit Göktürk…

Ve kitabın girişinde önsöz nitelinde T.S. Eliot’un şiirine alıntılarla ilerleyen bir yazı yerleştirmiş…. İlkin o yazıyla başlayarak verdiğim sözü yerine getirmek; Eliot denemelerini tamamlamak istiyorum. Çünkü bu denemelerin; şiirle, yazınla, hatta sanatın diğer dallarıyla uğraşanları ilgilendirdiğini düşünüyorum.

İlkin Akşit Göktürk’ün Eliot şiirine ilişkin görüşleriyle başlıyoruz:



ELIOT' IN KLASİZMİ

1. Şiirde ve Eleştiride Yeni Eğilim

Güçlü bir ozanın, ya da bir kaçının başlattığı her yeni akım tekdüzeliğe düştüğü an, şiirde bir devrim kaçınılmaz olur. İngiltere'de Tennyson'la doruğuna varmış olan Victoria Devri şiiri de yirminci yüzyıl başlarında böyle bir tekdüzeliğe düşmüştü. Günlük yaşayıştan, kent yaşayışından kaçan bu şiir geleneği artık yirminci yüzyılın koşullarıyla bağdaşacak durumda değildi. Böylece şiirde romantik geleneğe karşı bir tepki görülmeye başladı, yeni bir eğilim belirdi. Bu yeni akımın üç büyük öncüsü T. E. Hulme, T. S. Eliot, Ezra Pound'du. Birinci dünya savaşından hemen önce, bu yeni sanat eğiliminin sözcülüğünü yaparken T. E. Hulme “Romanticism and Classicism” adlı denemesinde:

«Şunu söyleyeyim ki, şiir için kuru, çetin, klâsik bir çağ gelmek üzeredir. »
«Bence romantizm artık bir tükenme devresine ulaşmıştır. Yeni bir teknik, yeni bir yol bulunmadıkça yeni bir şiirin doğmasını da bekleyemeyiz.»*
diyor.

Hulme ile Eliot aynı kuşağın sözcüleridir. Düşünceleri aynı ortamda gelişmiştir. Hulme'ın denemeleri 1924 yılında yayınlanmıştır. Eliot'ın şiir görüşü de bu sıralarda oluşmaktadır.

Önceki yüzyıllarda, Dryden ile Coleridge de birer ozan-eleştirmen olarak şiir alanında yeni bir devrimi başlatmış, getirdikleri yeni anlayışın ilk örneklerini vermişlerdir. Eliot'ın da hem şiiri hem eleştirisi, bir çağın çöküşü ardından gelen yeni görüşün ilk belli başlı örnekleridir. 1922'de Waste Land'in yayınlanışıyla romantik şiir için bitiş zili çalmış oluyordu. Waste Land günümüz ozanının çağdaş yaşayışla şiiri uzlaştırma çabasına iyi bir örnektir. Şiirde yeni bir anlatımın da başlangıcıdır. Çünkü yeni çağın insan düşüncesiyle duygusuna kazandırdığı yeni boyutlar, yeni dil kaynaklarını, yeni bir deyiş biçimini gerektiriyordu.



T.S.ELIOT



DÖRT KUARTET
*Yalnız tek bir merkez olduğu halde,insanların çoğu kendi merkezlerinde yaşar.

*Yokuş yukarı ve yokuş aşağı birdir ve birbirinden aynıdır.

Heracleitus

BURNT NORTON (*)

I

Şimdiki zaman ve geçmiş zaman
Belki birliktedir gelecek zamanda,
Ve gel-zamanı kapsar geçmiş zaman.
Zamanların hepsi ölümsüzce varsa
Zamanların hiçbiri kurtarılamaz.
Ne olabilirdi, bir soyutlamadır ki
Sürekli bir olanak halinde kalır
Bir varsayım dünyasında ancak.
Ne olabilirdi ile ne oldu soruları
Tek bir sonu imler ki daima vardır.
Anılarda yankılanır ayak sesleri
Geçitten aşağı ki bizler geçmedik
Hiç açmadığımız kapıya doğru
Gül bahçesine. Sözlerim yankılanır
Böylece, kafanızda.
……………………Ama neden
Tedirgin eder gül tasındaki tozları,
Bilmiyorum.


……………………Öbür yankılar
Çınlar bahçede. İzlesek mi onları?
Çabuk, dedi kuş, bulun onları, bulun,
Tam köşede. Çitteki ilk gedikten,
İlk dünyamıza bizim, izlesek mi
Düzenci ardıçkuşunu? İlk dünyamıza.
Oradaydı onlar, ağırbaşlı, görünmez.
İlerleyerek çiğnemeden ölü yaprakları,
Güz sıcağında, tınlayan havada,
Ve cıvıldadı kuş, yanıtlarcasına
Çalılığa sinmiş duyulmadık müziği,
Ve belirsiz bakış uzandı, çünkü güller
Görülmüş çiçeklerin görünüşündeydi.
Oradaydık konuklarla biz, ağırlanan ve ağırlayan.
Sonra ilerledik, onlar da, tören düzeninde,
Issız bahçe yolundan şimşir çevreli göbeğe,
Çünkü seyredecektik boşaltılmış havuzu.
Kuruydu havuz, kuru beton, boz kenarlı,
Ama havuz günışığından bir suyla doluydu,
Ve nilüfer yükseldi, sessizce, sessizce,
Yüzey parıldadı, sanki yüreğiydi ışığın,
Ve onlar arkamızdaydı, havuzda yansıyarak.
Derken bir bulut geçti ve boşaldı havuz.
Gidin, dedi kuş, çünkü ağaçlar çocuk doluydu,
Coşkuyla gizlenmiş, dokunsan gülecekler.
Gidin gidin gidin, dedi kuş, insanoğlu
Dayanamaz bunca çok gerçeğe.
Geçmiş zaman ve gelecek zaman
Ne olabilirdi ile ne oldu soruları
Tek bir sonu imler ki daima vardır.