RSS

12 Mart 2017 Pazar

MELİH CEVDET ANDAY IX



YAĞMURUN ALTINDA


Yirminci yüzyılı yaşadım
Ertelenmiş bir yüzyıldı bu
Yıkık bir sur yazgımızın uydusu
Bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
Bırakmaz günün adını koyalım.

Yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
Herkes içindi ve kimse içindi
Okunmamış bir yazı, umudu doyuran,
Duaları düşünmek neye yarar
Kurgular tutuşturdu bacalardan.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
Ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
Çıplak su gibi yinelenir zaman
Gökyüzünde usumuzun dirliği

Aklın başarısızlığa uğradığı içtenlik
Bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
Bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi
Sabırsız testi, hep dolar gibi olan
Her şeyin sese dönüşeceği bilinemez ki!

Yirminci yüzyılı yaşadım
Parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
İnsan yeryüzünde durur, bulutlar
Bulutlar düşümüzde doludizgin
Soylu bir çılgınlıktı gündemimiz.

Ellerinde oyuk gözlü idoller
Yüreğimin yalanını besler üç güzel
Bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
Ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Golgota' ya dirilemem ki,
Taşlar arasında yabanıl erinç
Ölümü diriltiyorduk hep
Yaşam tabular arasında bir esinti.

Mevsimler kurgularla oyaladı bizi
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.

Yirminci yüzyılı yaşadım
Dingin karşıtlıkların adını bulmalı
Sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
Sanki melekleri gördük uzun saçları
Tanrının unutkan kuzgunu idik.

Nasıl unuturum ey doğa
Bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım,
Vaktim yetmedi, ölüm kalım,
Bütün yüzyılları yaşadım
Vaktim yetmedi anlamaya.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Atalardan kalma huysuzluk
Kuşku, yeryüzü deliliği,
Kralımız doğuştan yarım
Ama tanrımız Ara Ara idi.

Yaşayamadım yirminci yüzyılı
Kim yaşadı ki kendi yüzyılını
Akarsuyun dilinden sezenimiz yok
Orpheus' tan sonra ben geldim
Giz dönüp baktığımız yerde kaldı.

Görüp de bilenimiz yok.

Ah acımasızdır uykusuz soru
Delice zeytin yerdi atamız Homeros
Biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
Suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
Ama yüzyılımız hamdı, delice idi.

Yirminci yüzyılı yaşadık
O çağa bu çağa gömüldük
Bir şey var, susar, bakar durur
Ölümün soluduğu denizle varolan
Gökyüzünden başka çağ yoktur.

Oysa ne çok geçmiş var, ne çok zaman
Ne çok gelecek, ne az zaman
Benzerlikle karşılaştık, susalım,
Kapalı bir avuçtur sözcük
Neden açıp da sormak ister insan?

Sorup da dönenimiz yok.

Hiçbir yüzyılı yaşamadım

Tüy kuşun ruhudur, ses teni
Hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
Nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
Bir hoş bilmece içinde yaşadım.

Dingin ol ruhum, belki uzaklarda
Bir yerde nicedir ilk dizeleri
Yaratılıyor acıklı destanımızın
Çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
Belki benzer umursamazlığımız kahramanlığa.

Kalk dostum ormana gidelim
Geyik sesleri içine çökelim
Yeniden doğuş, kıvanç, uyum
Kurgular bir yana, biz bir yana
İlk kez düşünmeden görelim

Martılar gibi yağmurun altında





SALYANGOZ

İşçi geliyor ağaç budamaya,
O ne tafra, o ne krallık,
Bir omzunda balta, ötekinde ıslık,
Yer değiştiriyor kuşlar dallarda.

Kente dönen çılgın mızıkacılar,
Çiçek tozu içinde tunç bir davul,
Borular arı gibi parlıyor güneşte.

At da sallanıyor, sevinç de,
Sokağa dökülen sesin demeti.

Kadın çıkmış salyangoz toplamaya,
Etekliğinde yılın beşinci mevsimi,
Bakıyor gürültüsüyle memelerinin.

Ve ağzında nar çiçeğiyle
Çocuk gider tayı sevmeye.

Yüreği tedirgin eden bilgelik.

ANI


Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.





SOKAĞA ÇIKIYORUM

Sokağa bir diyalog gibi çıkıyorum
Umrunda değilim gecenin. Gece
Yarınki gecedir ve tanrıdır
Tanrının umrunda değilim..
Kimileyin seviyorum. (Sevmek kuşların
Bir an boş bıraktıkları ağaçtır)
Ve yalnızlığın kırmızı yapraklara
Çalan büyüsünü duyuyorum: Ey cesaret
Hep dolu tut bardağımı. Sevgi ve umut
Birdir, yalnızlık ve cesaret bir.

GELİNLİK KIZIN ÖLÜMÜ


sela verilirken kalktık kahveden,
cumaydı, yılın en beklemiş günü,
yemeni gibi üstünde tabutun,
gölge veren ağaçsız bir gökyüzü.
kızın babası yanımızda, boyunuzun,
zayıf, ağzında mırıltılar,
on köylü, iki subay bir tezkereci er,
sıralandık ahşap mescidin avlusunda,
namaz kılmadı adam, ağlamıyordu da,
alnı bir uzun sabrın kabaran gelgiti,
sürgün duvarı bekleyişin,
dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde,
kayıp bir tayın izini süreriz sanki,
kapılarda başları çatkılı kadınlar,
sallanıyorlardı sisli giysilerinde,
yüklüğe saklanmış çevreler gibi soluk,
bölünmüş gibi yılın en katı ekmeği,
imece sofrasında hıçkırığın,
kim bilir kaç ölümden kalma saçı gibi,
susmuştu çekirgelerin kabuğu,
toprak kumruları güneşin,
ve köpeklerin yediği kemiksiz sabah,
susmuştu göğün sarnıcı, boş,
cemaat yürüyordu kablumbağa gibi,
mezalığa doğru yüzyılda,
sarı sabırların yanından, acelesiz,
ayrık otu yolmaya gidiyor sanırsın,
davul vurmaya, ay tutulmuş,
tarladaki yarılmış toprağı görmeye,
susuzluğun kirli rengini, ayıbını,
dağa taşa vurmuş açlığı,
dayanan dayanır, yağsız bulgular ve ahlat,
gençleri alır ölüm ilk ağızda,
sabah yıldızının uğrağı,
böğürtlensiz mezarlığa vardığımızda,
bir melek lale sümbül dikiyordu,
lalelerden birini aldı adam,
girdi kızının mezarına,
sarıldı, öptü, bıraktı laleyi sonra,
kefenin üstüne, uykusuz.
yedi çocuğu gömülüymüş, söylediler,
bizi aç bırakan bu toprak
açlıktan ölenlerle beslenir dediler,
dönüşün bir kişi omuzladı tabutu,
toz toprak içinde vardık kahveye,
yaşlı adam doğru çeşmeye gitti,
elini yüzünü yıkadı konuşarak
kendi kendine duasız, bir tanrı gibi.





SENİ DÜŞÜNÜYORUM

Çocukluğunu düşünüyorum Emilia
Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin
Hani saçların, atkın uçuşurdu rüzgârda
Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin
Seni kucağıma alıyorum Emilia

Ben büyüttüm seni, ben yetiştirdim
Bugüne bu sevdaya
Toprağım ekmeğim kitabım şiirim
Sen ne varsa iyiden doğrudan yana
Gözümün nuru, başımın tacı, efendim



RÜZGÂR DA VARDI

İpin bir ucunu dala bağladı,
Kadın, taze, düşleri ve çamaşır,
Öteki ucu bıraktı boşluğa,
Rüzgâr da vardı hafiften, sallanır
Durur çarşaf, umut, emek, bezginlik,
Nice yoksunluk, nice oynaş dilek
Kadın astı ipe bunları bir bir,
Kayıp gitti öteki uçtan bulutlara.




ÖLMÜŞ BİR ARKADAŞTAN MEKTUP


Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek...
Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene
Pazarlıksız alış-veriş ediyorum.

Geceleri evimdeyim, rahatım yerinde
(Bir de sıkılınca pencereyi açabilsem)
Ah... başımı kaşımak, çiçek koparmak
El sıkmak istiyorum arada bir...

MELİH CEVDET ANDAY VIII

BAZI YAZILARI

SORULAR VE YANITLAR
Milliyet Sanat / Sayı 79

Konuşmacılarla, diyelim bir dergi için yaptığımız konuşmalarda en sık karşılaştığın soru, “Biçim ve öz sorunu üstüne ne düşünüyorsunuz?” sorusu oluyor. Şiir antologyası derlemek isteyenlerden aldığım mektuplarda da hep bu sorunun bulunduğunu görüyorum. Demek bizim yazın çevremizi en çok ilgilendiren konuların başında bu gelmektedir. Yıllardan beri sorarlar, yanıtlanır, gene sorarlar, gene yanıtlanır. Bir çözüme bağlanamaz bir türlü demek istemiyorum, yazın sorunlarının hiç biri için kesin bir çözüm beklememelidir, elbette bunlar her dönemde, her çağda yeni baştan ele alınacak, yeni yorumlara yol açacaklardır. Ancak, özellikle yukarda sözünü ettiğim soru bakımından garip bir kuşku içinde bulmuşumdur kendimi; bu soruyu soranlar, bu sorunla bıkıp usanmadan ilgilenenler, gerçekten öz ve biçim ilişkisini bunca merak ediyorlar mı diye sorar dururum kendime. Bu kuşkumun nedenlerini bir ucundan açmak istiyorum.

Önce şunu söyleyelim; konuşmacıların çoğunun, bu soruyu sorduktan sonra aldıkları yanıtlara hiç önem vermediklerini görmüşümdür. Ne deneceğini, ne denebileceğini bildikleri için midir, yoksa hiç bir şey denemeyeceğini, sorunun ancak bir lâf kalabalığına yol açacağı kestirdiklerinden mi, dinlemezler bile pek.

Hakları da yok değil, çünkü bizim yazın çevremizde bu sorunun karşılığı bellidir: “Biçimi belirleyen özdür” diyeceksiniz. Yüzde yüz böyle diyeceğinizi bildikten sonra adam neden ilgilensin? Bana bir gün bir sorucu, “Oyunlarınızı kimin için yazıyorsunuz?” diye sormuştu da, daha ben ağzımı açmadan, “Halk için elbet, değil mi?” diye eklemişti. Demek benim ille o yanıtı vermemi istiyordu. Biliyorsa, istediği buysa ne diye soruyor? İşte “öz-biçim” sorunu üstüne açılan konuşmalardaki hava da hep budur ve bu yüzden de öylesi bir konuşmaya, konuşma demek hiç de doğru olmaz. Beni bulmadan, görmeden de böyle bir konuşmayı rahatlıkla düzenleyebilir herhangi bir konuşmacı.
Ama bunun yararı nedir? Alışılmış herkesin onayladığı, kimseyi sarsmayan, konuyu baştan ele almak hevesini uyandırmayan düşünlerden ne beklenir ki? Böyle diyorum ya, ben de o gibi sorularla karşılaştığımda, beklenen, 'istedikleri yanıtları veriyorum çoğun, böylece de o sıkıntılı durumdan bir an önce kurtulmaya bakıyorum. Gerçekten ne düşündüğümü merak ettiklerini bilsem sözgelişi diyeceğim ki, “Özün biçimi belirlediğini hiç sanmıyorum, çünkü “öz” sözcüğüne hangi anlamın verildiğini açık seçik olarak bilmiyorum, önce siz bana bunu anlatın.”

Pek sanmam anlatabileceklerini, çünkü “öz” sözcüğünün geçtiği tümceleri her okuyuşumda, ona çeşitli anlamlar yüklendiğini görüyorum; kimi onu “konu” anlamında, kimi “toplumsal, siyasal tutum” anlamında, kimi de bir sanat görüşü” anlamında kullanıyor. Söz gelişi, bir ozan aşk üstüne şiir yazıyorsa, onun özünü “bireyci” olarak nitelendiriyorlar, bir romancı işçiden, köylüden söz ediyorsa “ilerici, toplumcu”, bir ressam rengi öne almışsa “soyut” sayılıyor. Oysa bunlar tümden, ya da teker teker, bir sanat yapıtının ne özünü, ne de biçimini belirleyen ögelerdir.

Dahası, “öz”ün bunca değerli, bunca el üstünde tutulur olduğunu gören genç yazarlar, çağın en ileri düşünceleri hangileri ise onları benimsediklerini, sanatları dışında doyurup, sanat yapıtını yaratmaya sıra gelince de, yapabildiklerini ortaya koyuyorlar. Diyelim, şiirlerinde “kavga” temasını işliyor, romanda köyü anlatıyor, resimde halktan kişilerin görüntülerine heves ediyorlar. Öylesi şiir, roman, resim olur elbet, ama böyle olduğu için “öz”ün, “biçim”i belirlediği tanıtlanabilir mi?
Şu soru sorulmasın mı? Peki, belli bir özden niçin çeşitli biçimler çıkıyor?

Ben sanıyorum ki, bir sanatçıyı en başta ilgilendiren sorun, sanatının incelikleri, tekniği, anlatım gücü, o türdeki en ileri çizgi, varsa geleneğin aldığı yeni nitelik gibi şeylerdir, eğer bunlar tümden “biçim” diye adlandırılıyorsa! "biçim”dir. Bir sanatçının ne yapmak istediğini ancak bunlara bakarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Yoksa, “Ben önce özümü seçeyim, ondan sonrası kolaydır” düşüncesinin, “Ben biçimi bulursam, elbet bir öz gelip onun içine girer” düşüncesinden bir ayrımı kalmaz.

Böyle düşündüğüm için ben, “öz-biçim” konusunda bir “biçimci” diye mi adlandırılacağım şimdi? Doğrusu, ona da inanamıyorum. Neden derseniz, “öz”den, ya da “biçim” den birini yeğlemek durumunda bulmamışımdır hiç kendimi. Daha açığı, bir sanatçı için, böyle bir sınırlama ile ele alınan bir sorun olmadığı kanısındayım. Gelmiş geçmiş büyük sanatçıları bu açıdan inceleyince, onlarda “biçim”mi, yoksa “öz”mü öndedir, anlayamıyorum. Elbette bütün sanatçıların, sanatla uğraşmayanlara, ister seçkinler olsun, ister halk olsun, kimi duygular, kimi düşünler verdiğini biliyorum; ama bu sonucu elde etmek için onların, kendi sanatları ile, sanatlarının başkalarınca bilinmeyen, bilinmesine pek de gerek olmayan girdisi çıktısı ile didişmiş olduklarını görüyorum.

Bir sanatçının ilgi alanında o kadar çok olay, düşün, düş ve tasarı vardır ki, bunlardan hangisinin öze, hangisinin biçime gireceğini kestirmek olanaksızdır. Bizim “biçim” diye adlandırmak istediğimiz şey, bakarsınız ki, sanatçı için “öz”dür, ya da tersi. Sanatçıların, içinde yaşadıkları çağın düşüncelerini, inanışlarını, bizim “biçim” dediğimiz şeylerle değiştirdiklerini de gözden uzak tutamayız.

Tragedya bir biçim miydi, yoksa öz mü? Rönesans mimarlığında Gotik’in yüksek kulelerinden, düz ve yaygın yapıta geçiş, bir biçim değişikliği miydi sadece, yoksa öz değişikliği mi ? Minyatürden, boyalı ve derinliği olan resme geçiş, bir biçim evrimi miydi, yoksa öz evrimi mi ?

Soruları sudan soruyoruz. Bildiğimce, başka ülkelerde sanatçıların böyle bir sorunla uğraştıklarını sanmıyorum.

“İŞTE KAR YAĞIYOR”
Melih Cevdet Anday / Milliyet Sanat / 1975
Yabancı bir dile çevrilme sırasında, şiirlerimin kimi yerlerini, benden açıklama isteyen çevirmenlere anlatamadığımı görüp düşünmüşümdür. “Şaşmışımdır” demiyorum, çünkü yazarken beni şiirsel amaca götürecek sözcüklerin kimi zaman, üst üste yığılıverdiğini bilirim. Bunlardan her biri, kendisini kesin anlaşılırlığa kavuşturacak bir tümceyi gereksemeden, ötekinin yanı başına yerleşmek isterdi. Böylece okuyan ya da onu başka bir dile çevirmeye kalkan, her şeyden önce kafasında düzenli tümceler kurmaya kalkıp da bunda başarıya eremediği zaman, ozanından açıklama istemek zorunluluğunu duyuyordu. Başka bir deyişle okur, her şiiri “mantıklılaştırmak” ister, bunu yapamazsa “anlam”ı çıkaramamış durumda sayacaktır kendini. İkinci bir olasılık da var elbet onun için: Kendisi anlamı bulamamış değildir, okuduğu şiir anlamsızdır.

“Üç Kız Kardeş” oyununda Tuzenbah, şöyle der Maşa'ya: “İşte kar yağıyor... Bunun anlamı ne?” Şiir, genellikle sanat yapıtı, insan elinden çıkmadır; onun anlamı üzerinde konuşurken “kar yağması” gibi bir doğa olayına geçişim yadırganmasın. Belki doğada aramasak bile, anlamı sanat yapıtında bulmak isteyişimiz daha doğal sayılacaktır. Ama böyle bir ayrıma girmeden de söyleyebiliriz ki, “us”, doğa karşısındaki algı biçimini, bir sanat yapıtı karşısında da deneyebilir.

Nitekim Aldous Huxley, “Karamazof Kardeşler” için şöyle yazmıştı : “Bu roman öylesine tutarsızlıklarla doludur ki, onu doğadan ayırdedemeyiz.”

Şiir “süslenmiş düzyazı” olmaktan kurtulunca bu sorun çıktı ortaya, geçmişi pek eski değildir. Nitekim eskiden “anlaşılmayan şiir” diye bir şey yoktu. O ya bir öyküydü, ya da duygulu bir tümce. Anlaşılmayan sözlere kutsal kitaplarda, evliyaların ermişlerin söylediklerinde rastlanırdı ve o zaman tanrının niyetini anlamak için yoruma gidilirdi.

“Süslenmiş düzyazı” mantıklı bir sözün şiir kılığına sokulması demektir. Ne demektir “şiir kılığı”? Ölçülü uyaklı bir benzetmeler demeti. Bizde bunu açıkça yazan Tevfik Fikret'tir… O giderek düzyazının şiirden daha güç olduğunu söyler, çünkü “süs”, tümcenin düşün eksikliklerini örtermiş. Bu durumda konu tam tersine döndürülmüş oluyor: Düzyazıda (biz ona “tümcede” diyelim), gerekli olan “düşün” kolay bulunur türden bir şey değildir, eğer biz onu benzetmelerle, söz ve ses oyunları ile sarıp sarmalarsak, okura korkmadan sunabiliriz, hoşa gider. Bunu söyler Fikret. Böylece şiir, anlamı varmış gibi gösterilen boyalı bir tümce olur çıkar.
Demek anlam konusu, bir bakıma, bir “tümce” konusu sayılabilir.

Gerçekte de tümcenin tanımında “anlam” baş ögedir, anlamı tümlenmiş bir sözcükler demetidir tümce; tümlenmiş olma özelliği mantığın kurallarına göre gerçekleşir. İmdi, eski şiirle modern şiir arasındaki ayrımı, bu tümce yapısı açısından araştırmakta yarar vardır diye düşünüyorum. Eski şiir bize anlamı tam bir tümce sunar, modern dediğimiz şiirde ise bunun her zaman uygulanmadığını görüyoruz. Dahasını söyleyeyim, biz eski bir şiiri, modern beğenimizle değerlendirmeye kalktığımızda, onun bu “ tam bir tümce” olma özelliğini bozarak işe başlarız.

Divan şiirinin, Yahya Kemal'den sonra, modern bir yoruma uğratılışında çoğun bu yöntem işlemiştir. Bir örnek üzerinde durayım. Bakî'nin:

Her yâneden ayâğına altın akıp gelir
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûy-bârdan

beyiti, bir ara, şiire düşkün arkadaşlar arasında dilden düşmez olmuştu, ama yanlış söyledim, dilden düşmeyen bu beyitin sadece birinci dizesiydi,tümü değil. Çünkü iki dize birden okunup anlamlandırılınca ortaya tam, eksiksiz bir tümce çıkıyor ve bu tümce ilk dizenin tadını kaçırıyordu.

Beyitin anlamı şöyle: “Ağaçlar akarsudan yardım dileyince, akarsu da onların ayağına altın akıttı, böylece onlara yardım etti. “Oysa ilk dizenin tek başına okunuşunda, güz mevsiminin rengini veren olağanüstü bir görünü çıkıyor ortaya, altın rengindeki yaprakların akıp gelişi. Ama bu akıp geliş,” Ağacın yardım dilemesi üzerine akarsuyun yardıma koşması” biçimine sokulunca, işin tadı kaçıyordu. Eski şiirlere anlam verilirken, çoğun böyle bir modern yorumlama katılır araya habersizce. Yunus Emre'nin başına da geldi.

Divan ozanı tümceyi tamamlamak zorundaydı. Bakî, çok severek yazdığı anlaşılan (kim bilir, doğru mu?) ilk dizeyi orada bırakamazdı.

Sözgelişi, Ahmet Haşim ise,

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak

dizelerini yazdıktan sonra, ne “merdiven”i, ne “yaprak”ı, ne de “ağlama”nın nedenini açıklamak zorunluluğunu duyacaktır, başka bir deyişle tümceyi tamamlamayacak, mantığın buyruğuna boş verecektir şiirde. Ama gene de bu “merdiven”in ne olduğunu soranlar vardır. Onlara “hayattır” diye karşılık verilir. Böylece güçlük ortadan kalkar.

Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım ölçütü, bir değer yargısı ölçütü olarak değil, iki türlü şiirin bir açılımı olarak değerlendirmeye çalıştım.






ŞİİRİN ANLAMI

Ataç, şiir üstüne yazar ya da konuşurken, sık sık, “yapı”sözcüğünü kullanırdı; sözgelişi, “Ozan, sözcüklerle bir yapı kurar,” derdi. Burada “yapı” sözcüğü ile anlatılmak istenen, ilk bakışta ve hele şiir sorunlarına yabancı olanlarca sanılacağı gibi, şiiri eskilerin deyişiyle bir “abide” saymak, böylece de onu göklere yükselen ölümsüz bir kalıt olarak övmek değildir. Başka türlü söylemek gerekirse, “şiirin yapısı” sözünde bir mecaz yoktur; buradaki benzetme, düpedüz taştan, tuğladan, demirden yapılan yapılarla, sözcüklerden kurulan şiir arasındaki öz birliğini göstermek amacını gütmektedir. Eskilerin “inşa” sözcüğü de bu anlamdadır, ama düzyazı için kullanılmıştır.

Gerçekten de şiirin, temeli, dengeli, bir ucu öteki ucunu tutar, ağırlıkları eşitçe dağıtılmış, kendi içinde kendine benzeyen, özdeş öğelerden kurulduğu için benzerlikleri dönerek yineleyen, sayıca da düzenli bir yapıda olduğu yadsınamaz. Ancak bu yapı, her şiirde kolayca gösterilemez ve bütün ayrıntıları ile gösterilemez. Ayrıca “şiirin yapısı” sözünden, bütün şiirler için, her çağda ortak ve uyulması gerekli bir kurallar toplamı anlaşılamayacağı için, kendi çağımızın ya da kişiliğimizin beğenisine uygun belli bir yapı düzenini, bütün şiirler için aramak ve istemek, bulamayınca da onları yapısızlıkla suçlamak yanlış olur. Hele eskiler, ölçü ile uyaktan başka yapı gereci bilmeyenler, çağdaş şiirleri baştanbaşa düzensiz, bizim konumuz olan sözcükle söylemek gerekirse “yapısız” buluyorlar, “Bunun başı sonu tutmuyor!” diyerek yeni şiirleri alaya alıyorlar. Gerçi ölçü ile uyak da şiiri bir yapıya sokar, daha doğrusu, onu bir yapısı varmış gibi gösterir; ama şiirin yapısını ölçüden, uyaktan başka yerde aramak gereklidir, çünkü ölçü de, uyak da bizi aldatabilir, yapısız olan bir şiiri bize yapılı gibi gösterebilir., böylece gerçekte anlamadığımız bir şiiri sanki anlamışız sanısına kapılırız. Çünkü bir şiirin anlamı da, gerçekte şiirin yapısından başka bir şey sayılmamalıdır. Bir ev, bir fabrika, bir tiyatro yapısı karşısında, Ben bunun anlamını kavrayamadım” demektir. Bunun gibi, şiirin biçimi, yapısı da onun anlamını, gerçek anlamını belirtir, ortaya koyar.

Bizdeki anlamsız şiir tartışmaları, belki bir de bu nedenden ötürü, çoğun verimsiz oluyor, karanlıkta kalıyor. Çünkü şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların karşısına dikilen birtakım ozanlar, biçim - yapı kaygısı taşımadıkları için, anlamı ya düpedüz yoksuyor ya da şiirlerine koydukları anlamların ancak ileride anlaşılacağını söylüyor ki, bunların ikisi de, şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların anlayışından hiç de başka değildir, başka türlü yorumlanamaz.

Şiirin yapısından anlamayan, anlamadığı için de gerçek şiir güzelliğine varamayan okur, nasıl şiirdeki sözcüklerle gizli kapaklı ya da üstü örtülü olan anlamı ortaya çıkarmakla görevli sayıyor ve bunu başaramayınca elindeki şiir anlamsızlıkla adlandırıyorsa, tıpkı bunun gibi, şiirin anlamıyla birlikte doğduğunu bilmeyen ozan da, “şiire ayrıca bir anlam kondurmak gerekli midir, değil midir?” biçiminde ortaya attığı bir soruyu, “Hiç de değildir,” diye yanıtlayarak anlamsız olabilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Gerçekte bu iki anlayış, o çeşit okurla bu çeşit ozanın anlayışları, karşıt değildir; olsa olsa bunların ikisi de şiire karşıttır.

(...)

MELİH CEVDET ANDAY VII



GÖÇEBE DENİZİN ÜZERİNDE’ den
Cem Yayınevi / 1970

ŞİİR YAZMAK


Kimi bir sözcükten yola çıkarım
Aç kalmış güzel bir kurttur o

Kimi bir düşünden ki
Kör bir gül gibi dönenir
Bedevî bir sabır gibiyimdir
Ey tesellisiz gece

YAĞMUR

N. Zekeriya’ya



Birden serçelerle indi yağmur
Ama hangisi serçe
Hangisi yağmur


BULUTLAR OLDUK


Ölüler mezarlıktan dönüyorlar
Kendilerini gömen imamı bulmaya
Oysa imam da ölmüş aralarında
Hangi ölüyü gömüyor

Saksılarımızın toprağını eşeliyor akşam
Bıçağının ucu ile yüreğimizde
Bir yürek daha çıkıyor toprağın içinden
Hangi saksıyı eşelemeğe

Bulutlar olduk dağılıp toplanan
Çiterini devirmiş bahçelere
Derken yıldızlardan bir çit daha
Bulutlarda yepyeni bir bahçe

ESKİ TİRANLAR


Gecenin elleri küçük
Tutar tutamaz yağmurumuzu
Göz gibi kabukludur yeryüzü
Kurur ıslanıp ıslanıp

Gece bir kuşun gagasıdır
Yaşamın eski hisarında
Koca yaprağı altında sabırsızlığın
Geyiklerle kurtlarla uyunur

Ve yağmur yalnızlığa ekili düş
Yitirmelerin gönülsüz kadını
Gider insanı yüzüstü bırakıp
Rüzgârını doldurmuş geceye

Eski tiranlar yağmur ve gece
Deli yasaları yazgımızın
Ölmezliğimizin masalı belki
Belki merakımızın yankısı

GÖÇEBE DENİZİN ÜSTÜNDE



I


Sen, ben ve balkonda saksımız:
Hamarat Elizabet. İşte ilk üçgeni yapının.

Ne eski, ne yeni. Sanki yazgımızın
En saydam dakikası titriyor

Göçebe denizin üstünde. Farkında değiliz.
Taşın sesi insan sesine benziyor.

Balkondaki saksı, bir bakıyorsun,
Bulutun yerini almış. Bulutlar

Atlara dönüşüyor köpük içinde...
Ve seninle ben koşuyoruz, önümüzde

Demin kör bir çocuğun baktığı
Yaşlı mürver ağacını sallayan kırmızı bir kuş.

Sonra bulut gene saksı oluyor, atlar
Solumaya başlıyorlar, dinleniyoruz, kulaklarımızda

Duvarların çözülmeyen sözleri gibi
Bir mırıltı. Bugünün, bu sabahın.

Ne anımsama, ne unutuş. Bir ucucalık,
Kıyıların al rengi kokuları ile

Kötürüm bir bülbülün şakıması gibi büyüyen
Bakışlarımızın ağır simgelerinde.

Ve ben sana göçüyorum an an
Göçüp dönüyorum titreşim gibi,

Arıyorum dudaklarının taşını,
Arıyorum yağmurda yazdığım adını.

Bir yok oluyorsun sen, kendi vadinin
Yarıklarında, bir fışkırıyorsun

Yok olan vadinin üstüne.
Kaç kez yitiyorum ben kendi kendime.

İşte hepsi bu. Ne eski, ne yeni.
Yazgımızın en saydam dakikası sanki.

III


İşte avuç avuç serpiyorum bütün
Sözcükleri kuşlara, gül diplerine,

Güneşin dudağına, sıçrayan sabahın
Eteğine, kırmızı kadifesine kayaların,

Ayın boynuzlarına ve saçlarının
Parmaklığından sarkan hanım ellerine ...

Ben tek başıma yansıyorum bütün biçimlere
Ve şaşı diplerine suların.

V


Freud bir ağacın bilinç-altına oturmuş
Toprağın düşlerini karıştırıyor.

Bu düşleri aydınlatan gelincikler var.
Deniz, kuş, yağmur ve rüzgâr.

Düş, hareketin sütlü incir yatağından
Damlayan gecikmiş bir yıldız,

Gecikmiş ya da erken, dünkü günün
Suyunda birden sıçrayan balık;

Gündüzü ters yüz etmiş bir al çalkantı,
Uyuyan ve uyumayan daracık kuyunun yüzü.

Zamanlar sanki tohumlara saklanmış
Toprakta gıcırdayan salıncaklar.

Deniz, kuş, yağmur ve rüzgâr.
Ve çarmıha gerilmiş buldum kendimi

Geçmişle gelecek arasında, düş gibi.
Ne eski, ne yeni. Sanki düşüncemizin

En saydam dakikası titriyor
Yok olmuş sularında denizin.

SES


Uyandım ki ses içinde kalmışım
Yüzüm gözüm ağzım burnum ellerim
Aralanan deniz kapısının sesi bu
Silkelenen güneş tavuğunun sesi
Diş rengindeki halatın gıcırdayan sesi
Ağaç biçimindeki ses borusunun,
Yarınki buğdayın, devinen kemiğin,
Tarihsel bileğin, direncin sesi bu
Oynaşan arabanın, kucaklaşan atların

Baktım güneşte soğumuş karanfil gibi mavi
Bir yapı işçisinin kulağındaki kalem gibi güzel
Yağmurda ıslanmış namlu gibi yeğin
Serçe kanadı değmiş çamaşır ipi gibi güleç
İğne yastığına konmuş arı gibi esrik
Okul bahçesinde dolaşan güvercinler gibi
Kıyıda öpülen dudak, yağmurda öpülen dudak gibi
Gölgelere sokulan yüksüz dakikalar gibi
Kutsal oyuncaklar gibi