İlhan Berk
Gösteri /sayı: 177
1
Dilin, özellikle de şiir dilinin doğasında (coğrafyasında da diyebiliz) söz olmayan bir dil vardır.
Sartre, yüzlerin, ellerin dilini buna örnek olarak gösterir.
Gerçekten de yüzün, ellerin dili neredeyse anlatılamaz. Aşılamaya, duyurmaya yatkın bir dildir bu. Konuşmaz; söz varla yok arasıdır, en aza indirilmiştir.
Bu durumda özne kendisini boşlukta duyar, dalar; konuşmaz (anlam konuşmaya ilişkindir), düşte yürür gibi yürür, işlev dışıdır.
Dil, varlığı, 'Ben'i bozguna sokarak, hiçliğe (şiir hiçlikle, şiddetle, ölümle iç içe yaşar), derin hiçliğe gömülerek ordan kendine bakar. Ludwig Wittgenstein gibi söylersek 'bir şey söylemiyor, sessizliği yeğliyordur. Sessizliğin diline emrolunmuştur.
Şiir sözün bozguna uğratıldığı, dışlandığı bu kral yolunu arar. ,
İLHAN BERK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLHAN BERK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Mayıs 2010 Pazar
İLHAN BERK / LOGOS, 10
İlhan Berk
Gösteri / Sayı: 169
Michel Foucault dilin yorum gücünün şiire Mallarme ile girdiğini yazar.
Gerçekten de Mallarme'ye gelene değin Fransız şiiri (Yalnız Fransız şiiri mi? Amerikan şiiri de Poe'ya değin -bunu İngiliz, Alman şiirine de uzatabiliriz-) öyküye, olaya, anlatıya, kısaca söze dayalı şiiri en uç noktaya getirmiştir (Hugo, Lamartin, Vigny vb). Romantikler nerdeyse dile, dilin yorum gücüne eğilmemişler, bakmamışlar, onu yalnız tüketim aracı olarak görmüşlerdir. Böylece de dil hızla tek anlamın alanına sürülerek varlıksızlaştırılmıştır. Dilin bir varlık sorunu haline gelmesi simgecilerle olmuştur. O güne değin tek anlamla yetinilirken, çok anlamlılık şiirin yalnız varlık biçimi olarak kalmamış, şiiri düzyazıdan ayıran ilkelerden biri de olmuştur.
Öte yandan, Mallarme, Poe, Hopkins ile dil yalnız yorum gücü kazanmakla da yetinmemiş, yepyeni boyutlar, anlamlar da kazanarak modem şiiri hazırlamıştır. Şiirin atardamarı olan aşılamanın (telkin) her şey demek olduğu da böyle anlaşılmıştır.
Bizim şiirimizde bu anlamdaki değişim de Ahmet Haşim'e nasip olmuştur:
Gösteri / Sayı: 169
Michel Foucault dilin yorum gücünün şiire Mallarme ile girdiğini yazar.
Gerçekten de Mallarme'ye gelene değin Fransız şiiri (Yalnız Fransız şiiri mi? Amerikan şiiri de Poe'ya değin -bunu İngiliz, Alman şiirine de uzatabiliriz-) öyküye, olaya, anlatıya, kısaca söze dayalı şiiri en uç noktaya getirmiştir (Hugo, Lamartin, Vigny vb). Romantikler nerdeyse dile, dilin yorum gücüne eğilmemişler, bakmamışlar, onu yalnız tüketim aracı olarak görmüşlerdir. Böylece de dil hızla tek anlamın alanına sürülerek varlıksızlaştırılmıştır. Dilin bir varlık sorunu haline gelmesi simgecilerle olmuştur. O güne değin tek anlamla yetinilirken, çok anlamlılık şiirin yalnız varlık biçimi olarak kalmamış, şiiri düzyazıdan ayıran ilkelerden biri de olmuştur.
Öte yandan, Mallarme, Poe, Hopkins ile dil yalnız yorum gücü kazanmakla da yetinmemiş, yepyeni boyutlar, anlamlar da kazanarak modem şiiri hazırlamıştır. Şiirin atardamarı olan aşılamanın (telkin) her şey demek olduğu da böyle anlaşılmıştır.
Bizim şiirimizde bu anlamdaki değişim de Ahmet Haşim'e nasip olmuştur:
İLHAN BERK / LOGOS 9
İlhan Berk
Gösteri / sayı:168
BEYAZ GÖMLEK
Sesin
…… beyaz
gömleğim
nerde.
Yukardaki dörtlük uzun süre anlamını değiştire değiştire yaşadı bende.
Şiirler zamanla anlam değişimine uğrarlar. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Hem bizim, hem şairlerin doğası gereğidir bu.
Bir yıl boyunca bendeki ilk anlamını korudu. Belirli, açık bir anlam değildi bu, ama karanlık da olsa bir anlamdı gene de.
İkinci yıl bendeki anlamını yitirdi, hiç düşünmediğim yerlere kaydı. Enikonu da belirsizleşti, sise büründü. Gizlendi.
Üçüncü yıl şimdiye değinki bütün anlamlarını yitirdi, yalınızca bir şeyler duyurur, sezdirir gibi oldu, kaldı.
Gösteri / sayı:168
BEYAZ GÖMLEK
Sesin
…… beyaz
gömleğim
nerde.
Yukardaki dörtlük uzun süre anlamını değiştire değiştire yaşadı bende.
Şiirler zamanla anlam değişimine uğrarlar. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Hem bizim, hem şairlerin doğası gereğidir bu.
Bir yıl boyunca bendeki ilk anlamını korudu. Belirli, açık bir anlam değildi bu, ama karanlık da olsa bir anlamdı gene de.
İkinci yıl bendeki anlamını yitirdi, hiç düşünmediğim yerlere kaydı. Enikonu da belirsizleşti, sise büründü. Gizlendi.
Üçüncü yıl şimdiye değinki bütün anlamlarını yitirdi, yalınızca bir şeyler duyurur, sezdirir gibi oldu, kaldı.
İLHAN BERK / TABULARASA, 89
İlhan Berk
Varlık 1996 / sayı:1062
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz.
(Ziya Osman Saba)
*
Kuşlar
Kanaryalara (neden yalnız onlara, bilmiyorum) ayrı bir eğilimim var.
Onlar üstüne hiçbir şey bilmiyorum. Komşumuz üç gün için kanaryasını bize bıraktı Kanarya ile bu denli ilk kez ilgileniyorum. Geceleri bir bez örtüyoruz kafesin üstüne. Kafeste yiyip içmek için her şey var; bu böyle :ama her halinden sıkıldığı belli oluyor. (Sıkıntı dışavurumsudur. Her yerde de görülür.) Aralarda ötüyor:Keyifden diyorum ben; bir kuş böyle mudu olabilir mi bilmiyorum. Bilmek zor bunu. Sabahlan örtüyü kaldırıp; Merhaba'! diyorum. Sonra da onun göremeyeceği bir yer seçip. ardan omm sesine öykünüyomm. Karşılık veriyor. Bir süre böyle göneniyoruz, sonra onu kendi halinde bırakıyorum. Kanaryalar nasıl mutlu olur bilmek isterdim,
Gerçeküstücüler beni hep ilgilendirmiştir, ne zaman bir tekdüzeliğe düşsem onlara sarılırım. O ilkel, barbar, balta girmemiş ormanlara dalar, dolaşırım. Dilin yabanıl ana rahmine öyle inerim. Bu dili bulunca da dünyaya yeniden gelmiş gibi olurum. Daha ne istenir ki? Gerçeküstücülerin geri hizmetlilerinden olan Benjamin Peret’yi şimdiye değin hep antolojilerden 'Okudum. İlk kez Toplu Şiirleri'ni okuyorum. Peret şiirlerini hiç düzeltmez, öyle yayımlarmış (benim tam tersim). Bir şiir yazılıp bitti mi de, tek satır kalmazmış usunda. Dostları bazı dizelerini okuduklarında: Kimden? diye sorarmış. Kendisinin olduğunu bilmezmiş. Peret gene bir bardak Bordo şarabı içer gibi keyifle yazıyor şiirlerini. Peret’nin bence önemli yönü, yakın arkadaşlarının (Aragon, Breton, Eluard) ünlenip onun şairliğinin sıkışıp kalması onu hiç ilgilendirmemiş olmasıdır. Onun şiirlerinde eski bir çanta, bir çift kısa çorap, bir yabanîhindiba, iki tutam ot bir gün buluşup görüşmek için söz verirler hep. Ayının biri meme yer, postacılar merdivene döner, tanrıların kulağına şarkılar söylerler. Peret’nin şiiri kökten bir protestodur.
Varlık 1996 / sayı:1062
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz.
(Ziya Osman Saba)
*
Kuşlar
Kanaryalara (neden yalnız onlara, bilmiyorum) ayrı bir eğilimim var.
Onlar üstüne hiçbir şey bilmiyorum. Komşumuz üç gün için kanaryasını bize bıraktı Kanarya ile bu denli ilk kez ilgileniyorum. Geceleri bir bez örtüyoruz kafesin üstüne. Kafeste yiyip içmek için her şey var; bu böyle :ama her halinden sıkıldığı belli oluyor. (Sıkıntı dışavurumsudur. Her yerde de görülür.) Aralarda ötüyor:Keyifden diyorum ben; bir kuş böyle mudu olabilir mi bilmiyorum. Bilmek zor bunu. Sabahlan örtüyü kaldırıp; Merhaba'! diyorum. Sonra da onun göremeyeceği bir yer seçip. ardan omm sesine öykünüyomm. Karşılık veriyor. Bir süre böyle göneniyoruz, sonra onu kendi halinde bırakıyorum. Kanaryalar nasıl mutlu olur bilmek isterdim,
Gerçeküstücüler beni hep ilgilendirmiştir, ne zaman bir tekdüzeliğe düşsem onlara sarılırım. O ilkel, barbar, balta girmemiş ormanlara dalar, dolaşırım. Dilin yabanıl ana rahmine öyle inerim. Bu dili bulunca da dünyaya yeniden gelmiş gibi olurum. Daha ne istenir ki? Gerçeküstücülerin geri hizmetlilerinden olan Benjamin Peret’yi şimdiye değin hep antolojilerden 'Okudum. İlk kez Toplu Şiirleri'ni okuyorum. Peret şiirlerini hiç düzeltmez, öyle yayımlarmış (benim tam tersim). Bir şiir yazılıp bitti mi de, tek satır kalmazmış usunda. Dostları bazı dizelerini okuduklarında: Kimden? diye sorarmış. Kendisinin olduğunu bilmezmiş. Peret gene bir bardak Bordo şarabı içer gibi keyifle yazıyor şiirlerini. Peret’nin bence önemli yönü, yakın arkadaşlarının (Aragon, Breton, Eluard) ünlenip onun şairliğinin sıkışıp kalması onu hiç ilgilendirmemiş olmasıdır. Onun şiirlerinde eski bir çanta, bir çift kısa çorap, bir yabanîhindiba, iki tutam ot bir gün buluşup görüşmek için söz verirler hep. Ayının biri meme yer, postacılar merdivene döner, tanrıların kulağına şarkılar söylerler. Peret’nin şiiri kökten bir protestodur.
7 Mayıs 2010 Cuma
İLHAN BERK / İLHAN BERK SÖZLÜĞÜ, II
(OTLAR)
EBEGÜMECİ
Bir sap ebegümeciyle döndüm.
Bitki sözlükleri ebegümecini nasıl anlatırlar acaba?
Biliyorum önemsiz bir bitkidir, onun için de pek durulmaz üstünde. Ama yine de Latince bir adı vardır; sonra da iki satırlık bir tanımı: 20-70 sm. boyunda, eflatun çiçekli, tüylü, yuvarlak yapraklı, uzun saplı bir bitki, diye ...
Bütün sıradan otlar gibi de çoğunluğun bir otu olduğunu söylerler mi? Belki.
Hem ebegümecinin de bu umrunda değildir. Niçin olsun? Bencilliği aşmıştır o. Bir ermiş. Bir ermiş gibi alçakgönüllüdür. Her toprakta yetişir, gene bir ermiş gibi uzun ömürlüdür. Bütün önemsiz, sıradan otlar gibi de bilinmek, anılmak istemez sanki. Bir imece hayatı.
EBEGÜMECİ
Bir sap ebegümeciyle döndüm.
Bitki sözlükleri ebegümecini nasıl anlatırlar acaba?
Biliyorum önemsiz bir bitkidir, onun için de pek durulmaz üstünde. Ama yine de Latince bir adı vardır; sonra da iki satırlık bir tanımı: 20-70 sm. boyunda, eflatun çiçekli, tüylü, yuvarlak yapraklı, uzun saplı bir bitki, diye ...
Bütün sıradan otlar gibi de çoğunluğun bir otu olduğunu söylerler mi? Belki.
Hem ebegümecinin de bu umrunda değildir. Niçin olsun? Bencilliği aşmıştır o. Bir ermiş. Bir ermiş gibi alçakgönüllüdür. Her toprakta yetişir, gene bir ermiş gibi uzun ömürlüdür. Bütün önemsiz, sıradan otlar gibi de bilinmek, anılmak istemez sanki. Bir imece hayatı.
İLHAN BERK / AYRIKOTU
"İnsanın kişiliği ya yararlı bitkiler yetiştirir ya da ayrıkotları;yararlıyı zamanında sulamalı, ayrıkotunu söküp atmalı." (Bacon)
Bacon, ayrıkotunu bu denli kötülemese, küçüksemeseydi ayrıkotunu yazmayı düşünmeyebilirdim. Sessiz, kendi halinde yaşayan, sevdiğim bir yığın sıradan otlar gibi onu da kimseyle paylaşmaz, kendime saklardım. Hele yararsız demeseydi bu denli alınmaz, yüksünmezdim. Ayrıkotuna böylesine yüklenmek usuna nerden gelmiş acaba Bacon'ın? Her an bilgiçliğini öne süren, öğüt üstüne öğüt veren, böbürlenen Bacon'ın ayrıkotuyla alıp veremediği ne olabilir? Babası gibi o da bir gün Kraliçe Elizabeth 'in mühür bakanı olabileceğini düşünüp, bunun için de ayrıkotunu bir yana atıp, bir an önce Elizabeth'in gözüne girmeye bakmalı değil mi? Bahçe diye ancak saray bahçelerini, ev diye ancak sarayları, ağaç deyince de yalnız selviyi anlayan, onu seven birinin ayrıkotu gibi alçakgönüllü bir bitkiyi sevmesi hiç beklenir mi? Dünyanın en güzel çiçekleri diye de kendisi gibi kentsoylu çiçekleri: inciçiçeğini, zambağı, karanfili, şebboyu, gülü, şakayıkları, nergisleri, küpeleri över. Güzelim kırçiçeklerini: papatyayı, laleleri, zindançiçeklerini, aslanağzını ağzına almaz. Almasın, ama ayrık otunu işe yaramaz diye de kesip atmasın. Ayrıkotunun yararlığı saymakla biter mi? Ayrıkotunun köklerinden süpürge yapıldığını bilmiyor mu? (Bacon süpürgeyi ne yapsın demeyin, barsakları temizleyen, vücudumuzun bahar temizliğini yapan odur.)
Bacon, ayrıkotunu bu denli kötülemese, küçüksemeseydi ayrıkotunu yazmayı düşünmeyebilirdim. Sessiz, kendi halinde yaşayan, sevdiğim bir yığın sıradan otlar gibi onu da kimseyle paylaşmaz, kendime saklardım. Hele yararsız demeseydi bu denli alınmaz, yüksünmezdim. Ayrıkotuna böylesine yüklenmek usuna nerden gelmiş acaba Bacon'ın? Her an bilgiçliğini öne süren, öğüt üstüne öğüt veren, böbürlenen Bacon'ın ayrıkotuyla alıp veremediği ne olabilir? Babası gibi o da bir gün Kraliçe Elizabeth 'in mühür bakanı olabileceğini düşünüp, bunun için de ayrıkotunu bir yana atıp, bir an önce Elizabeth'in gözüne girmeye bakmalı değil mi? Bahçe diye ancak saray bahçelerini, ev diye ancak sarayları, ağaç deyince de yalnız selviyi anlayan, onu seven birinin ayrıkotu gibi alçakgönüllü bir bitkiyi sevmesi hiç beklenir mi? Dünyanın en güzel çiçekleri diye de kendisi gibi kentsoylu çiçekleri: inciçiçeğini, zambağı, karanfili, şebboyu, gülü, şakayıkları, nergisleri, küpeleri över. Güzelim kırçiçeklerini: papatyayı, laleleri, zindançiçeklerini, aslanağzını ağzına almaz. Almasın, ama ayrık otunu işe yaramaz diye de kesip atmasın. Ayrıkotunun yararlığı saymakla biter mi? Ayrıkotunun köklerinden süpürge yapıldığını bilmiyor mu? (Bacon süpürgeyi ne yapsın demeyin, barsakları temizleyen, vücudumuzun bahar temizliğini yapan odur.)
İLHAN BERK / SARIMSAK
Söylencelere göre, sarımsağı yeryüzüne Askleipos indirmiştir. Yağmurlar ölü Askleipos'un elindeki reçeteden oluştururlar onu. Böylece dünyaya gelen sarımsak, Homeros'un da elinden tutmasıyla, onunla birlikte, bir dünya vatandaşı olur. Artık girip çıkmadığı yer kalmaz, gittiği her yerde de saygı görür. Bunca yolculuğu boyunca pek değişikliğe uğramadığını biliyoruz. Başı her zaman bir avuca sığacak büyüklüktedir, ince, uzun saplı, uzun kuyrukludur. Zeki, ağırbaşlı, uysaldır. Kat kat giyinmiş, zırhlı, silahlı bir şövalyeye benzer. Ortaçağ şatoları gibi de içine surlar, asmaköprüler, iç, dış avlular, taş merdivenler, taş katlardan, mazgallardan, kulelerden geçilerek girilir. Dıştan kapalıçarşılar, ağır, keskin kokular satan miskci dükkanları gibidir. Dışına hiç su sızdırmayan testilere benzer. Uyuyan bir kiliseye ya da (bütün pencereleri, kapıları kapalı, hiç ışık sızmayan, hiç hayat olmayan). Biçimiyle arı, yalındır. Kişiliğini hemen ele vermez, gizler. Bir biçim, içerik çatışmasıdır sanki. Ama bunca ağırbaşlı, sessiz duran, kendini bu denli gizleyen, ele vermeyen bu kapalı kutuyu elime alıp, kuru, sakin, suskun duran başını diş diş ayırıp, önce ilk kabuğunu, sonra ikinci, üçüncü, en sonra da o incecik, saydam zarını soymaya, o sıkı, duru beyaz etine bir dokunmaya göreyim, birden nasıl değişip canavarlaşacak, yangınlar çıkaracak, dünyaya ilk geliyormuş gibi de birden bar bar bağıracaktır. Bütün şövalyeliğini takınıp ilk sözü de :
İLHAN BERK / SARDUNYAYA ÖVGÜ
Çin ozanlarının birçoğu gibi Cou Dun-i de lotos çiçeğini sever. Ben en çok sardunyayı severim. Cou Dun-i lotosu daha çok pislikten çıktığı halde, pisliğe hiç bulaşmadığı, arsızca büyüyüp dal budak salmadığı, sonra da kokusunu ta uzaklara değin yaydığı için sever. Ben sardunyayı büsbütün başka nedenlerden, her şeyden önce de kendini ağır satan, nazlı, çıtkırıldım bir çiçek olmadığı için severim. Bundan başka Cou Dun-i'nin tersine, çabuk dal budak saldığı, çabuk büyüdüğü, kokusu olmadığı halde, kendi kendine yettiği , sonra da acılı, cefakar olduğu için severim. Bir Akdeniz çiçeğidir ama öyle pek yer, iklim seçmez; yeryüzünü yurt edinmiş gibidir. Evcildir, daha çok küçük ev içlerinin, küçük köşe bucakların çiçeğidir. Kokusuzdur ama (bu da söz götürür ya, çünkü aslında her çiçeğin bir kokusu vardır, kimisi bar bar bağırmayı sever, kimisi de sardunya gibi kokusunu pek belli etmez) dünyanın en güzel kırmızısı, en güzel beyazı ondadır. Kırmızının bu dünyadaki bütün tonlarını kendinde toplamıştır. Bunca sevilmesine, el üstünde tutulmasına karşın, şımarık, arsız, kendini beğenmiş değildir. Dünyanın en efendi, en alçakgönüllü çiçeğidir. Gül, lale, karanfil gibi bir padişah çiçeği değildir ama, birçok kraliçenin, en başta da Kraliçe Elizabeth'in gözde çiçeklerindendir. Kraliçelerin sardunya düşkünlüğüyse onun çoğunlukça sevilmesiyle ilgili olsa gerek. Öyle ya kraliçeler halktan bütün bütün kopmadıklarını başka nasıl gösterebilirler?
İLHAN BERK / KEREVİZ
A: Nerde benim güllerim, sarmaşıklarım, güzel kerevizlerim?
B: İşte güllerin, sarmaşıkların, güzel kerevizlerin.
(Bir Hellen Halk Türküsü)
Bir kerevizim ben. Doğma büyüme Silivrikapılı, doğma büyüme bir surlu. Bir cumartesi geldim dünyaya, bir cumartesi yollar, sokaklar, çarşılar, bir cumartesi elden ele dünyada. Şimdi bir ozanın, yıkık, umarsız, karasevdalı bir ozanın önünde, yazılmak, günlerdir yalnız yazılmak için duran; yalnız onun için koklanan, dokunulan; yerinden edilen ve yalnız ölümü, bir yazıya, bir şiire girmek olan ölümü bekleyen (o çok uzak olmayan ölümü, değil mi ki soldu, karardı yapraklarım ve ağırlaştı, arttı kokum).
B: İşte güllerin, sarmaşıkların, güzel kerevizlerin.
(Bir Hellen Halk Türküsü)
Bir kerevizim ben. Doğma büyüme Silivrikapılı, doğma büyüme bir surlu. Bir cumartesi geldim dünyaya, bir cumartesi yollar, sokaklar, çarşılar, bir cumartesi elden ele dünyada. Şimdi bir ozanın, yıkık, umarsız, karasevdalı bir ozanın önünde, yazılmak, günlerdir yalnız yazılmak için duran; yalnız onun için koklanan, dokunulan; yerinden edilen ve yalnız ölümü, bir yazıya, bir şiire girmek olan ölümü bekleyen (o çok uzak olmayan ölümü, değil mi ki soldu, karardı yapraklarım ve ağırlaştı, arttı kokum).
İLHAN BERK / BERK SÖZLÜĞÜ
(Nesneler)
HARFLER
Bir biçimler evrenidir harfler. Salt biçimleriyle vardır benim için. Özü yoktur, ya da görmem onu. Bir Aristoteles gizemciliği. Anlam olarak beni ilgilendirmezler, harfler olarak görmeye alışmışımdır çünkü. Böyle gördüğüm için de, biçimler, renkler, kokular kazanmıştır; yani benim olmuştur. Her harf benim yaşamımda çeşitli kılıklara, renklere, kokulara girip çıktı. Bir zamanlar büyük A 'yı severdim, şimdi küçük a’yı büyük A’nın hiçbir biçimine değişmem. Ama U ile f her zaman sevdiğim baş harflerim oldu. Büyük bir aşk duymuşumdur U’ya. Bir esriklik simgesidir U…
HARFLER
Bir biçimler evrenidir harfler. Salt biçimleriyle vardır benim için. Özü yoktur, ya da görmem onu. Bir Aristoteles gizemciliği. Anlam olarak beni ilgilendirmezler, harfler olarak görmeye alışmışımdır çünkü. Böyle gördüğüm için de, biçimler, renkler, kokular kazanmıştır; yani benim olmuştur. Her harf benim yaşamımda çeşitli kılıklara, renklere, kokulara girip çıktı. Bir zamanlar büyük A 'yı severdim, şimdi küçük a’yı büyük A’nın hiçbir biçimine değişmem. Ama U ile f her zaman sevdiğim baş harflerim oldu. Büyük bir aşk duymuşumdur U’ya. Bir esriklik simgesidir U…
İLHAN BERK / ÇOK YAŞASIN SAYILAR
3'dür sayıların en güzeli.
Biçimler biçimi.
Hiçbirine de benzemez.
Bir
…daire
………çiziyor
…………..gibidir
………………..ama
(alttan alta yatık iki açı da diyebiliriz)
iki çengel de
(gene
alttan
alta.)
………Asıl da iki yarım dairedir: Dikey.
……… (Dikeyin
………………güzelliğini
……………………düşünün!)
Biçimler biçimi.
Hiçbirine de benzemez.
Bir
…daire
………çiziyor
…………..gibidir
………………..ama
(alttan alta yatık iki açı da diyebiliriz)
iki çengel de
(gene
alttan
alta.)
………Asıl da iki yarım dairedir: Dikey.
……… (Dikeyin
………………güzelliğini
……………………düşünün!)
İLHAN BERK / VİRGÜL
Salt duruşuyla vardır virgül, duruşunu, bir onu öne sürer, onu önerir bir :
-BÖYLE VARIM!
der gibidir. Yani hep baş aşağı, hep uysal, alımlı, güvenli, kardeş. Gerçi duruşunu tersyüz ettiği, başkaldırdığı olur, ama o durumda da yine o duruşu öne geçer: yalın, kusursuz, güzel. Fakir bir sokak, mahalle çocuğu gibi; ama temiz, gösterişsiz, cin gibi. Bir değişiklik özlemi belki, ama salt kendi kalarak, kendi olarak, hiçbir şeye yaslanmadan. Örneğin ünlem işareti gibi kurum satarak, bağırarak değil; nokta gibi de bir durukluk, değişmezlik, kendini yinelemek, ya da baş olmak gibi bir yasa koymadan. Kılık değiştirirse, noktanın yüzündendir bu, onun şımarıklığından, onun üste çıkmasındandır. Soru işareti gibi sorular soracağım diye de tepineyim demez. Niceliğini bilir; nicelik, nitelik değiştirmez onda, sınıfına bağlıdır çünkü; sınıf saygısını her şeyin üstünde tutar, bilir ki ona bağlandıkça vardır. Ayraç gibi de aracılık, uzatmacılık, anlam kaydırmacılığı etmez; çengel işareti gibi de dikkatleri kendime çekeyim demez, bellidir işi:
I - Süreklilik (süreklilik bilir ki sonrasızlıktır);
II - Durukluğa karşı çıkmak (durukluk bilir ki ölümlüdür) ;
III - Bir imgelem adamıdır (imgelem bilir ki insana en çok gidendir).
-BÖYLE VARIM!
der gibidir. Yani hep baş aşağı, hep uysal, alımlı, güvenli, kardeş. Gerçi duruşunu tersyüz ettiği, başkaldırdığı olur, ama o durumda da yine o duruşu öne geçer: yalın, kusursuz, güzel. Fakir bir sokak, mahalle çocuğu gibi; ama temiz, gösterişsiz, cin gibi. Bir değişiklik özlemi belki, ama salt kendi kalarak, kendi olarak, hiçbir şeye yaslanmadan. Örneğin ünlem işareti gibi kurum satarak, bağırarak değil; nokta gibi de bir durukluk, değişmezlik, kendini yinelemek, ya da baş olmak gibi bir yasa koymadan. Kılık değiştirirse, noktanın yüzündendir bu, onun şımarıklığından, onun üste çıkmasındandır. Soru işareti gibi sorular soracağım diye de tepineyim demez. Niceliğini bilir; nicelik, nitelik değiştirmez onda, sınıfına bağlıdır çünkü; sınıf saygısını her şeyin üstünde tutar, bilir ki ona bağlandıkça vardır. Ayraç gibi de aracılık, uzatmacılık, anlam kaydırmacılığı etmez; çengel işareti gibi de dikkatleri kendime çekeyim demez, bellidir işi:
I - Süreklilik (süreklilik bilir ki sonrasızlıktır);
II - Durukluğa karşı çıkmak (durukluk bilir ki ölümlüdür) ;
III - Bir imgelem adamıdır (imgelem bilir ki insana en çok gidendir).
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, I
(bindokuzyüzseksenyılındaonüçtemmuzcumagünühalikarnassosda inmiştir)
Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Zübdet-ü Tevarih’de I. Mahmut’a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Yininin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.
Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Zübdet-ü Tevarih’de I. Mahmut’a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Yininin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, I
(bindokuzyüzseksenyılındaonüçtemmuzcumagünühalikarnassosda inmiştir)
Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Zübdet-ü Tevarih’de I. Mahmut’a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Yininin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.
Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Zübdet-ü Tevarih’de I. Mahmut’a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Yininin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, II
Ama ben asıl, gençliğim, kocamışlığımın o sarı okul defterlerine yapıştırdığım, beni intiharlara götürecek denli duruk, dalgın, o denli de deli, çılgın, eski çağların o ölümsüz ustalarının çıplak resimlerinde bulurum seni. Büyük kentlerin o ıssız dörtyol ağızlarına birbaşlarına dolaşmaya çıkmışlar, sonra da birdenbire donup kalmışlar, yontulara dönüşmüşlerdir. Hepsi büyük gözlü, masalsı yüzlüdürler. Nesnelerin o sessiz dünyasında (işlevleri sessizlik, yalnızlık yaratmak olan nesnelerin), sanki soluk almıyorlardır. Orta-çağın -güzelim Orta-çağın-kalelerine kapatılmış, sessiz sakin o uzun boylu şövalyelerini bekliyorlardır. Gölgelerin acımasız, buyrukçu baskısı altında, ordan oraya gidip gelirler. Gizemli güzellikleri öylesine çarpıcı, öylesine kendileridir ki, insan bir an onların bir resimde olduklarını unutuverir. Ben de işte binde bir oralardan geçen, eski gezgin ozanlardan öğrenmişimdir o kağıt beyazlığındaki soğuk, kışkırtıcı güzelliklerini (hem bilmem senin benim gibi bu dünyalarda dolaştığın olmuş mudur? Kendini, yalnızlığın kösnül elinde onlar gibi duvardan duvara vurduğun? O her şeyin durur gibi olduğu, etin çığlıklarla bir başına kaldığı, baştanbaşa da yalnız istek olduğu ... )!
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, III
Ama beni daha da çılgına döndüren, beni elden ayaktan eden, dünyaları başıma yıkan, o korkunç kar beyazlığınızın da ötesinde, amansız bir baskı, bir barbar yasası ağırlığına dönen, o umarsız yininizin koyduğu dokunulmazlıktır asıl! Belki de benim büyük karabasanım, kıyımım odur. Ölümlere en çok orda gidip geliyorumdur.
Ben, en çok bunu ne zaman düşünsem, /…./ , ölümcül dokunulmazlığınızla bir an kendimi bir han odasında (han odalarını bilir misiniz? Sevdanın biraz yanığı, kimselerin aşktan, aşkın onmazlığından sağ çıkmadığı han odalarını?) sizinle birbaşıma bulurum. İşte o zaman birden bana dünyaları zindan edenin ne olduğunu anlarım. Ben ki hiçbir şeyi dokunmadan duyamam anlayamam. Sözcüklere (sözcüklerin yarattığı kansere) bunun için (değil mi ki dokunamıyorumdur) güvenmem. Bunun için de ben, bu yeryüzünde yalnız senin vücudunun koyduğu dokunulmazlığı, bir onu, tek uzaklık diye bilirim. Ben ki bu dünyada herkesler gibi gittim geldim, yüzüm çok güneşler gördü; sesleri, kokuları, bunu, bunsuzluğu, yenilgiyi, utkuyu tanıdım. Elim yerküreye dokundu. Ama yalnız o sizin koyduğunuz korkunç dokunulmazlık sürdü durdu bende. Bir ona yenik düştü. Bir onda yıkıldı, parçalandı, unufak oldu.
Bu yüzden ben ne zaman sizinle olsam, her sefer, yanınızdan küllerle çıktım. Orda sayrılı, varla yok arası kaldım.
Deniz Eskisi'nden
Ben, en çok bunu ne zaman düşünsem, /…./ , ölümcül dokunulmazlığınızla bir an kendimi bir han odasında (han odalarını bilir misiniz? Sevdanın biraz yanığı, kimselerin aşktan, aşkın onmazlığından sağ çıkmadığı han odalarını?) sizinle birbaşıma bulurum. İşte o zaman birden bana dünyaları zindan edenin ne olduğunu anlarım. Ben ki hiçbir şeyi dokunmadan duyamam anlayamam. Sözcüklere (sözcüklerin yarattığı kansere) bunun için (değil mi ki dokunamıyorumdur) güvenmem. Bunun için de ben, bu yeryüzünde yalnız senin vücudunun koyduğu dokunulmazlığı, bir onu, tek uzaklık diye bilirim. Ben ki bu dünyada herkesler gibi gittim geldim, yüzüm çok güneşler gördü; sesleri, kokuları, bunu, bunsuzluğu, yenilgiyi, utkuyu tanıdım. Elim yerküreye dokundu. Ama yalnız o sizin koyduğunuz korkunç dokunulmazlık sürdü durdu bende. Bir ona yenik düştü. Bir onda yıkıldı, parçalandı, unufak oldu.
Bu yüzden ben ne zaman sizinle olsam, her sefer, yanınızdan küllerle çıktım. Orda sayrılı, varla yok arası kaldım.
Deniz Eskisi'nden
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, IV
Bazen, neden bilmem, seni durup dururken yıkıntılar, ölü denizler, ölü kentler arasında kurduğum olur.
(hem değil mi ki ben bunları sana bir Orta-çağ kentinden yazıyorum; hem yine değil mi ki şimdi bu eski kentin güzelim, küçük, dar sokaklarını, avuç içi kadar alanlarını, dolambaçlı taşlık yollarını, sarnıçları, çıkmaz sokaklarını (ne çok çıkmaz sokak var), eski mendireği, gizli limanı, sonra da Saint-Petrum kalesini, surları, böyle nice nice yıkıntıyı dolaşırken seni düşünüyorum. Öyleyse buna niçin şaşmalıyım ?)
Ama ben yine de sizin bana böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinden çıkıp gelmenizi anlamıyorum. Ben ki bu dünyaya yeni kuruluyormuş, yeni görüyormuşum gibi bakmışımdır hep. Böylece de, bu dünyada olmak (ki ben orda bir ilk çağlı gibi bulsam da kendimi) bana yetmiştir. Neyse işte.
(hem değil mi ki ben bunları sana bir Orta-çağ kentinden yazıyorum; hem yine değil mi ki şimdi bu eski kentin güzelim, küçük, dar sokaklarını, avuç içi kadar alanlarını, dolambaçlı taşlık yollarını, sarnıçları, çıkmaz sokaklarını (ne çok çıkmaz sokak var), eski mendireği, gizli limanı, sonra da Saint-Petrum kalesini, surları, böyle nice nice yıkıntıyı dolaşırken seni düşünüyorum. Öyleyse buna niçin şaşmalıyım ?)
Ama ben yine de sizin bana böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinden çıkıp gelmenizi anlamıyorum. Ben ki bu dünyaya yeni kuruluyormuş, yeni görüyormuşum gibi bakmışımdır hep. Böylece de, bu dünyada olmak (ki ben orda bir ilk çağlı gibi bulsam da kendimi) bana yetmiştir. Neyse işte.
İLHAN BERK / LITTERA AMOR, V
Sunu
Böyle sizi resimlerden, ölü kentlerden bu 1980 kışının akşamüstlerine - indirdiğim zaman, neden bilmem, sizi, sizin o buğdaylar, uzun güzel otlar, ırmaklar tadındaki durgun, gizil beyazlığınızı anlatamayacağımı anlarım. Çocukluğumun karne notları gibi o hüzünlü güzelliğinizi siz sanki bu dünya yüzüne hiç çıkarmamışsınız gibi gelir bana. Bunun için de sizi hiçbir şeyle karşılaştıramam. Yine sizin korkunç beyazlığınıza olan o onmaz tutkumun nerden geldiğini bilemem. Belki bu benim yalnız, fukara büyümemdendir. Belki de benim gibi kara kuru bir çocuğun, umarsız İlhan Berk’in, kafasında beyazı (o dokunulmaz olan beyazı) olağanüstü büyütmesindendir. Ama ben onu nasıl büyütmezdim? Benim gençliğimi de (yatağını, kapalı, dökülen bir kadınla paylaştığım gençliğim!) zincirlere vuran hep o değil miydi? Yine belki de bu öylesine karanlık olan kimliğimi, 1918 yılının bir sabahı, hiçbir anlamı da olmasa, herkes gibi bir yerlere yazıp altını çizmememden, onu hiç anımsamamamdan, sonra da bu karanlık, acımasız, anlamsız dünyayı yok saymamdandır. Kim bilir? Bugün Orta-çağ yapıları gibi dökülen beni, sizin yirmi üç yaşınız böyle buldu işte!
Böyle sizi resimlerden, ölü kentlerden bu 1980 kışının akşamüstlerine - indirdiğim zaman, neden bilmem, sizi, sizin o buğdaylar, uzun güzel otlar, ırmaklar tadındaki durgun, gizil beyazlığınızı anlatamayacağımı anlarım. Çocukluğumun karne notları gibi o hüzünlü güzelliğinizi siz sanki bu dünya yüzüne hiç çıkarmamışsınız gibi gelir bana. Bunun için de sizi hiçbir şeyle karşılaştıramam. Yine sizin korkunç beyazlığınıza olan o onmaz tutkumun nerden geldiğini bilemem. Belki bu benim yalnız, fukara büyümemdendir. Belki de benim gibi kara kuru bir çocuğun, umarsız İlhan Berk’in, kafasında beyazı (o dokunulmaz olan beyazı) olağanüstü büyütmesindendir. Ama ben onu nasıl büyütmezdim? Benim gençliğimi de (yatağını, kapalı, dökülen bir kadınla paylaştığım gençliğim!) zincirlere vuran hep o değil miydi? Yine belki de bu öylesine karanlık olan kimliğimi, 1918 yılının bir sabahı, hiçbir anlamı da olmasa, herkes gibi bir yerlere yazıp altını çizmememden, onu hiç anımsamamamdan, sonra da bu karanlık, acımasız, anlamsız dünyayı yok saymamdandır. Kim bilir? Bugün Orta-çağ yapıları gibi dökülen beni, sizin yirmi üç yaşınız böyle buldu işte!
5 Mayıs 2010 Çarşamba
İLHAN BERK / 17 Eylül 56, RHAPSODY ON A WINDY NIGHT
Çokluk bir şey okumak istedim mi, daha geceden düşünür, arar bulur, sabahleyin oturacağım yere korum. Gene öyle oldu: Aslan Ebiri’nin Rhapdosy on a Windy Night çevirisini gördüm, ayırdım. Öyle çok uzun bir şiir değil, Rüzgârlı Bir Gece Üstüne Rapsodi. Aslıyla karşılaştırdım.
Etiketler:
ELYAZILARINA VURUYOR GÜNEŞ,
İLHAN BERK,
TÜRK EDEBİYATI
İLHAN BERK / 18 Eylül 56, MALDOROR ŞARKILARI
Lautreamont’un, Maldoror Şarkıları’nın dördüncü bölümünü okudum. Lautreamont, yazarken asla uyanıklığı sevmiyor. Tellim bir düş içinde. Kalemi usun eline hiç mi hiç bırakmıyor. Bu da öyle bir öykü. Bu kış, bütün Lautreamont’u yarı uykuyla uyanıklık arasında okumuştum. Bu evrenden bir kopma oluyor. Lautreamont’u okurken evrenle bir ilginiz kalmıyor. Bir düş, boyuna bir düş evrenindesiniz, onu, boyuna onu çiziyor Lautreamont.
Büyük, çok büyük bir evren Lautreamont’un çizdiği. Bunalıyorsunuz orada, ama gene de bırakamıyorsunuz. Böyle bir evren. Sanki bir öbür dünya adamı, bu evreni hiç bilmiyor, gelmemiş.
Büyük, çok büyük bir evren Lautreamont’un çizdiği. Bunalıyorsunuz orada, ama gene de bırakamıyorsunuz. Böyle bir evren. Sanki bir öbür dünya adamı, bu evreni hiç bilmiyor, gelmemiş.
Etiketler:
ELYAZILARINA VURUYOR GÜNEŞ,
İLHAN BERK,
TÜRK EDEBİYATI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
