RSS
ENİS BATUR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ENİS BATUR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2011 Salı

ENİS BATUR

FÜRUZAN

28 Haziran 1997 / Cumhuriyet Dergi


Enis Batur, Fransa’ da geçirdiği altı aylık bir çalışma süresinin sonunda yine fırtına gibi girdi yazın ve düşün dünyamıza. “İki Deniz Arası Kara Topraklar” Batur’un gezi günlükleri ve izlenimlerinden “Seyrüsefer Defteri” ise şiirlerinin yazılma süreçlerinden oluşuyor.

Son zamanlarda üzerinde çok tartışılan ve neredeyse şiir dünyamız gündeminin birinci sırasına yerleşen “Opera 1-4004” ve “Doğu-Batı Dîvanı”Batur’un şiir serüvenin doruk noktaları olarak görülüyor. Önceki baskısına oranla çok fazla genişletilmiş olan “Modernizmin Serüveni” ise Batur yıllar süren bir çalışmasının ürünü.

Bu kitaplardan Doğu-Batı Dîvanı üzerine edebiyatımızın bir başka önemli adı Füruzan, Enis Batur’la görüştü.




- Puşkin’e tüm Rus soyluları gibi ilk dili sayılıp çocukluğunda öğretilen (bir anlamda anadili) Fransızcayla, sonradan dönüp dikkatle yoğunlaştığı edebiyat hayatı boyunca, birlikte olduğu Rus dili arasındaki ilişkisini düşündürdü bana Doğu-Batı Dîvanı. Enis Batur bu son çalışmasında bence Batı’ya tümüyle Doğu’ dan bakıyor.

Doğu-Batı Dîvanı şaşırtıcı, etkileyici bir okuma oldu benim için. Şiirler, şiir-öyküler; roman bölümleri; sinemasal görüntüler; geçmiş yüzyılın, bitmekte olan yaşadığımız yüzyılın kişileri … kısa bir sürede kesintisiz okuyup bitirdim kitabı.

Bir yazarın doğum yerinden Batı’ya bakarken aidiyetin reddi yolunda yaptığı tartışmasının yoğunlukla yansıdığı bir kitap bu bence. Puşkin’in Evgeni Onegin’ i hangi yabancı dile aktarılırsa aktarılsın, kim çevirirse çevirsin bu çevirmen Nabokov olsa bile her zaman çok şey yitirirmiş. Doğu-Batı Dîvanı da aynı zorlukları taşıyor. Dil öyle katmanlı bir anlatıma ulaşmış ki hangi dile çevrilirse çevrilsin bu onu zayıflatacaktır, yanılıyor muyum?


- Bu karartıcı, kanatıcı, çetrefil soruyu, tam da onun içeriğinin bana; gelip yaşadığım günlerin içinden çarptığı bir anda yöneltmiş olmanız; Füruzan, rastlantıysa ürpertici rastlantı!!! Yazı adamı, anadilinde yarattığı, yarattığını umduğu ya da sandığı iletişim serabına inanmak üzereyken; harflerin tanıdığı tanımadığı bambaşka dillerde karşılığını bulma olanaksızlığını keşfedince yeni bir çöl açılıyor önünde. Herkes gibi ben de deneyimden, deneyimlerimden söz etmiş olsam gerektir; oysa deneyime inanmıyorum: Her yeni deneyim bizi ilk oluşu ile zedeliyor, öncekilerin geçerliğini siliyor, deneyim depomuz olsa olsa her seferinde yanıldığımızı göstermeye yarıyor. “Doğu-Batı Dîvanı” onu yayını açısından önceleyen “Opera 1-4004” ile birlikte, son on yılımı kaplayan iki ana kitaptan biri oldu: Mahut “Otuzbeş Yaş” dönemecinden başlayarak 45’ine çıkan (ya da inen) merdivenin basamaklarından birlikte geçtik.

Genişçe bir zaman dilimine yayılıyorsa bir yapıt, onu kuran kişinin ağır ağır kanını kurutuyor, gövdesindeki her organın neredeyse öz suyundan az ya da çok çekiyor. Böyle koyacak olursam, artılarıyla eksileri iç içe geçiyor “Dîvan”ın: Orda benim iş, ustalık, beceri kazanışımın izleriyle ehlileşişimin, bir tür yabanıllık yitiminin izleri kaynaşmış olabilir, diye düşünüyorum.

Yaş alırken; iyi çalışmış, işimize kendimizi gereğince vermişsek kazanımlarımız olur; aynı anda, elimizde olmaz ki: Tazeliğimiz sıvışır gider, onu tutamayız. Bu on yıl bana böyle bir deneyim kazandırdı, bir sonraki deneyimim yalanlayana dek onunla oyalanacağım demektir.

Şiirin, hiçbir vakit olmadığı kadar uçlara çekildiği bir çağın son demlerini yaşıyoruz: Rilke’nin “Duino Ağıtları”nı yazdığı, Valéry’nin ya da Yahya Kemal’in neo- klasik çizgide elmas kestikleri yıllarda Dada’cılar, Hlebnikov, makinalaşmak isteyen Nâzım, kalemin öbür ucunu sivriltmişlerdi. Bu dönemi izleyen yarım yüzyıl, her iki ucun programlarını genişlettiklerini kanıtlıyor.

Bizim dilimizde de irili ufaklı şiir depremleri yaşandı aynı süre içinde: Lirik, epik, deneysel, gelenekçi, atonal tohumlar serpildi tarlamıza. Ben şiire 1970’lerin başında başladım sayılır, ardımda pek çok gözüpek kuralkırıcı, bir o kadar kuralkoyucu gördüm.

ENİS BATUR / OLSAM OLAMAM SONESİ

OLSAM OLAMAM SONESİ


Çiçek gibi değil, size çiçek kadar koktuğunuzu
söylerdim ben olsam-ben olamam: Bendimi
yıkıp taşmak için biliyorum ilk cümlemden korktuğunuzu,
gürültümde susturmaya alışmışım ben kendimi.

Olsaydım, ince şebboy kulağınızın arkasından,
krizantem ensenizden, birkaç demet ful
sırtınızdan belinize inesiye, bacakaranızdan
siyah lâle toplar, hâreniz efendim, ben kul,

ENİS BATUR / SONBAHAR AYİNİ

SONBAHAR AYİNİ


Tirşe deniz. Tırıs rüzgâr.
Işıkların içinden geçen sabah.
Teresa Berganza'nın sesinden
süzülen gamlı, uzun yola çıkmış
yalnız kuş. Gökyüzünde bulut,
bulutta biçim, biçimde gizlenen
telâş, telâşı besleyen vatos zaman,
zaman: Yaprağa yürüyen su,
damara yürüyen kan, durup bekleyen
tirşe deniz: Kalanlar, gidenler,
içimden geçen ışık, karanlık,
içimden geçen vurgun.

ENİS BATUR / LE ROUGE ET LE NOIR

LE ROUGE ET LE NOIR


Eskiden bir bahar vardı, lavta ve arp,
düşmezdi elimizden Le Rouge et Le Noir;
üşürdü kadınlar, ellerimiz eldiven,
atkıydı kollarımız engerek soğukta,
karakışın ardından çözülürdü yumak:
Tuz ve tütsü, kül ve duman, kelimeler,
sesler ve tınılar ve gece: Gecenin
sonunda ışık vardı.

Le Rouge biraz daha kanadı sonra,
Le Noir koyuldu biraz daha: Aynı
çıplak at gelip sırtına aldıydı zamanı.
Bir soru sorulsa, yanıt yerine yeni
bir soruydu ağzımızdan çıkan,
mağrurdu yüzümüz hala, ama kopmuştu
bakışımız bizden: Ufukta seyreden
dümensiz gemilerdik, bekliyorduk
fırtınanın çökmesini üstümüze.

ENİS BATUR / SİYAH SÜT

SİYAH SÜT


İki komşu ağacın arasına ben germiştim
bu sessizlik ağını: Çıkıp siz bozdunuz onu,
çıkageldiniz, kimbilir hangi dürtü,
hangi postaneden gönderdiniz kimbilir-önümde
duruyor, bir tek elyazınızla imzalı, bir tek benim
sökebileceğim bir anlamı: Rothko'nun
1957 tarihli "isimsiz" resmi: Kırmızı, turuncu,
siyah ve dibe vurmuş kan. Şair ölmüş, yanmış
canımız. benim susuşumla birleşmiş ola ki
acı, ağrı, renk ve gene kan: Durmuş herşey,
korkmuşsunuz herşeyden fazlası durmadan
bozulmalı ikimizin arasındaki susku andı,

ENİS BATUR / PENÇE DEFTERİ'nden

PENÇE DEFTERİ'nden


1
iki hafif şiir yazdım sabah
boşlukta iki ağır küpe


2
Masamdan, garsonun tak diye bıraktığı
fincanı terk edip yükseliyor kahvenin kokusu


3
Şarabın rengi Hayyam.
Kılıcın rengi kan.
Bir söğüt görmüştüm,
Rengi koynuna girdiğim
kadın.


4
Sigaranın dumanı
Benden uzar gider o eski,
Unutulmuş Kızılderili türküsü

ENİS BATUR / SALKIM MESELİ

SALKIM MESELİ


"Bir başınaysan, bütün bütüne kendininsin."
…………………………………………………….....Leonardo


……… Elmas bir tasarıdır aslında, tek düşleyelim
kömürü. Tutku da biter çünkü, an gelir gece de büyür
içimizdeki geceden:
……… sim korkumuz balkır derin gözümüzden.

……… Yaşam, atlasa ve ipeğe doladığımız kadırgada
sarıp çözdüğümüz Gün makarası
……… kalıba döksek ayrışır sise ve saydama,
……… biri doğrularsa çelişir öteki, sesimizle.

ENİS BATUR / KAYNAK MESELİ

KAYNAK MESELİ


Ağacı derisinden sıyırıyorum.
Bir iklim gelgiti içinde gelişiyor
günün çıbanı: Kor siyahın bünyesinde
çoğalıyor meşin derin deri izi.

Bu neşeyle kanı denetleyen
yaşlı çocuk umutsuzluğa çiziyor
etin eksenini.

Coşuyor, ürküyor belki, usulca
yayılıyor ateşin, yalımın katsayısında.

ENİS BATUR / BİR KIŞ MESELİ

BİR KIŞ MESELİ


Vur, vur, o an toparlanır
katı düş, sis:
Bir gül yarasıdır kılıcın
eriyik gözde açtığı.

Mevsim bitiştirir siyah lekeleri
birer halka gibi kör zincire,
ki kılıç
bir yara daha açar düşe, vur,
vur, toparlanır uykumun
eş soluğu.

ENİS BATUR / RAHİM MESELİ

RAHİM MESELİ


Bir de gizli duyusu var Zaman'ın
orada sınırsız bir genlik kazanır anlam
ardı arkası yoktur çünkü oyun sonunun
ki yılgının önünde bir sar'a tutar insanı:
Orada, aralık bir gözden sızan, ilk, korkulu
ışıktır mermerin kof yüzüne düşüp dönüşen.

Bir tek yaralı köpek, dışarıda. Uğuldayan
sabahın gelip pencerede dövdüğü buharlı
kasidenin içinde kıvranıyor oda. Devriliyor
buhurdan, yayılıyor ağır ağır kokunun
koyu mührü, neşterin gözünde çakıyor
sarsıcı şimşek - damara doğru kararlı
adımı ölümün.

ENİS BATUR / YANLIŞ MESEL

YANLIŞ MESEL


Bir zaman da böyle geçsin, pusula
durmadan dönüp dursun: Şimdi
neredeyim? Yüksek Düş'ün içinde,
sarsıntı, soğuk ter, gırtlağımda
bir güz mührü, neredeyim ki azalıyorum
gecede, yükseliyor simsiyah kanım.

ENİS BATUR / ARS

ARS


Bana aktarılan doğruysa, tek işleri ellerinde
birer gümüş kâse, nisan yağmuru biriktirmekmiş.
Her yıl uğrarmış padişah, bir yudum içermiş
kâselerinden, hepsine bir kese altın dağıtılsın,

ENİS BATUR / ARS POETİCA

ARS POETİCA

Hiçbir şeye benzemediği söylendi şiirlerimin,
Wallace Stevens'a benzediğim, hiç kimseye
benzemediğim, olsa olsa "II. Yeni'nin devamı",
"III. Yeni'nin ta kendisi" sayılabileceğim -
"delisaçması bir söz ve işaret yumağı" denildi.
Bütün bunlar bensem, bütün bunlar bendim.
Yaktığım kağıtlar, fırladığım kürsüler
ve çekilip dinlendiğim kör mağarada
söyleştiğim gölge, örümcek, alter:
Kendimden çekilsem de, gelsem de
kendime farkedilmedi: Ateşin içine
soktuğum el, gözümü ayırmadığım saat,
insanlarla çarpıştığım seyrek günler
ses ile kelimenin birbiriyle
dikleştikleri yere kilitledi beni.

Gençtim, çok genç - şiiri düzen sanmıştım:
Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,
terkedilmiş yüzüm için her an yanımda
yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında
gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.

ENİS BATUR / BEYAZ SAYFA

BEYAZ SAYFA


Bir okur yakınıyordu: "Şiirlerinizde
çok sayıda özel isim geçiyor: Yabancı kentler,
insanlar, hatta bazen de kelimeler". Onu dikkatle
dinlemiş, bir şey anlayamamıştım. "Neden Bruges
ya da Monteverdi'yi yabancı buluyor da,
mürekkep ya da tılsım geçince
o kelimeleri, anlamlarını, anlamlarının
berisinde örtünen erden yüzlerini tuttuğuna
bu kadar çabuk inanabiliyor acaba?" demiştim
kendi kendime. Bruges'de topal bir at gibi
gezdiğim günleri ve geceleri bilseydi o okur...

ENİS BATUR / EDİP CANSEVER İÇİN REQUİEM

EDİP CANSEVER İÇİN
REQUİEM



Sizin için kokladım gülü,
durdum
yürüdüm
düş tutup uyku kırdım
sizin için
baktım

ENİS BATUR / AMAZON

AMAZON


Gecemden uykuyu söküp aldılar,
yüzümden gamzeyi: Aynalara
durdum günden güne,
boy aynalarına serdim pozumu,
vitrinden vitrine bir cinnet,
gezdim: Mevsim sonu gelirken
mankenler bile çıplak, tamamdı.

ENİS BATUR / ORUÇ

ORUÇ

Bir tabak tarhana koydu
önüne, bir avuç maydanoz;
parmaklarını tuttu, bileğini,
kolunun içini öpüp bıraktı,
soğanı kırdı, böldü ekmeği ve
bekledi: Zaman hızla içine
akıyordu.

ENİS BATUR / KIYIYA VURAN İÇİN SONE

KIYIYA VURAN İÇİN SONE


Beni sev denizkızı, beni gözle, tanı,
kurgula, kendine çevir ve aç, bir de
beni ıslat, düğümlerimden çöz, bırak
uzaklaşayım açıklara doğru, bana ulaş

ve dokun, bana dik dalgaların verebileceği
özgürlüğü ver, içine al, içinde tut ve sal,
el değmemiş bir kıyı bulursam, kimsenin
ayak basmadığı bir ada, döner seslenirim.

ENİS BATUR / YÜZLER, BEŞ

YÜZLER, BEŞ


İçinizdeki kötülükten utanmayın, ben
seviyorum yanaklarınıza yayılan ateşi,
seviyorum ben fena ve mahrem olanı
boynunuzdan yukarı kabaran. Açığa
vurabilse, ah yırtabilseniz gömleğinizi
baştan aşağı: Göğsünüz inip kalkarken
sayardım tek tek sapsarı kirpiklerinizi,
bir elim ateşin içinde kavruk, öteki
kulağınızın üzerinde: Ayva tüyü, meme, şelâle.

ENİS BATUR / YÜZLER, ALTI

YÜZLER, ALTI

Onca çil, yaz güneşi. Mat tenin gözenekleri
tuzlu su yollarına açık, gözleri balkıyor
çıkarır çıkarmaz gözlüğü: Bir kahverengi,
bir yeşil. Bu gri kök saçlar, bu çizgiler
başlangıcı ve sonu belirsiz bir haritadan:
ifadeden ifadeye koşan sihirli aynalarda
görünüp kayboluyor acı, hasret, arı pamuk tutuşmaları.
Kalın bir sözcük sizin yüzünüz okumayı bilsem