FÜRUZAN
28 Haziran 1997 / Cumhuriyet Dergi
Enis Batur, Fransa’ da geçirdiği altı aylık bir çalışma süresinin sonunda yine fırtına gibi girdi yazın ve düşün dünyamıza. “İki Deniz Arası Kara Topraklar” Batur’un gezi günlükleri ve izlenimlerinden “Seyrüsefer Defteri” ise şiirlerinin yazılma süreçlerinden oluşuyor.
Son zamanlarda üzerinde çok tartışılan ve neredeyse şiir dünyamız gündeminin birinci sırasına yerleşen “Opera 1-4004” ve “Doğu-Batı Dîvanı”Batur’un şiir serüvenin doruk noktaları olarak görülüyor. Önceki baskısına oranla çok fazla genişletilmiş olan “Modernizmin Serüveni” ise Batur yıllar süren bir çalışmasının ürünü.
Bu kitaplardan Doğu-Batı Dîvanı üzerine edebiyatımızın bir başka önemli adı Füruzan, Enis Batur’la görüştü.
- Puşkin’e tüm Rus soyluları gibi ilk dili sayılıp çocukluğunda öğretilen (bir anlamda anadili) Fransızcayla, sonradan dönüp dikkatle yoğunlaştığı edebiyat hayatı boyunca, birlikte olduğu Rus dili arasındaki ilişkisini düşündürdü bana Doğu-Batı Dîvanı. Enis Batur bu son çalışmasında bence Batı’ya tümüyle Doğu’ dan bakıyor.
Doğu-Batı Dîvanı şaşırtıcı, etkileyici bir okuma oldu benim için. Şiirler, şiir-öyküler; roman bölümleri; sinemasal görüntüler; geçmiş yüzyılın, bitmekte olan yaşadığımız yüzyılın kişileri … kısa bir sürede kesintisiz okuyup bitirdim kitabı.
Bir yazarın doğum yerinden Batı’ya bakarken aidiyetin reddi yolunda yaptığı tartışmasının yoğunlukla yansıdığı bir kitap bu bence. Puşkin’in Evgeni Onegin’ i hangi yabancı dile aktarılırsa aktarılsın, kim çevirirse çevirsin bu çevirmen Nabokov olsa bile her zaman çok şey yitirirmiş. Doğu-Batı Dîvanı da aynı zorlukları taşıyor. Dil öyle katmanlı bir anlatıma ulaşmış ki hangi dile çevrilirse çevrilsin bu onu zayıflatacaktır, yanılıyor muyum?
- Bu karartıcı, kanatıcı, çetrefil soruyu, tam da onun içeriğinin bana; gelip yaşadığım günlerin içinden çarptığı bir anda yöneltmiş olmanız; Füruzan, rastlantıysa ürpertici rastlantı!!! Yazı adamı, anadilinde yarattığı, yarattığını umduğu ya da sandığı iletişim serabına inanmak üzereyken; harflerin tanıdığı tanımadığı bambaşka dillerde karşılığını bulma olanaksızlığını keşfedince yeni bir çöl açılıyor önünde. Herkes gibi ben de deneyimden, deneyimlerimden söz etmiş olsam gerektir; oysa deneyime inanmıyorum: Her yeni deneyim bizi ilk oluşu ile zedeliyor, öncekilerin geçerliğini siliyor, deneyim depomuz olsa olsa her seferinde yanıldığımızı göstermeye yarıyor. “Doğu-Batı Dîvanı” onu yayını açısından önceleyen “Opera 1-4004” ile birlikte, son on yılımı kaplayan iki ana kitaptan biri oldu: Mahut “Otuzbeş Yaş” dönemecinden başlayarak 45’ine çıkan (ya da inen) merdivenin basamaklarından birlikte geçtik.
Genişçe bir zaman dilimine yayılıyorsa bir yapıt, onu kuran kişinin ağır ağır kanını kurutuyor, gövdesindeki her organın neredeyse öz suyundan az ya da çok çekiyor. Böyle koyacak olursam, artılarıyla eksileri iç içe geçiyor “Dîvan”ın: Orda benim iş, ustalık, beceri kazanışımın izleriyle ehlileşişimin, bir tür yabanıllık yitiminin izleri kaynaşmış olabilir, diye düşünüyorum.
Yaş alırken; iyi çalışmış, işimize kendimizi gereğince vermişsek kazanımlarımız olur; aynı anda, elimizde olmaz ki: Tazeliğimiz sıvışır gider, onu tutamayız. Bu on yıl bana böyle bir deneyim kazandırdı, bir sonraki deneyimim yalanlayana dek onunla oyalanacağım demektir.
Şiirin, hiçbir vakit olmadığı kadar uçlara çekildiği bir çağın son demlerini yaşıyoruz: Rilke’nin “Duino Ağıtları”nı yazdığı, Valéry’nin ya da Yahya Kemal’in neo- klasik çizgide elmas kestikleri yıllarda Dada’cılar, Hlebnikov, makinalaşmak isteyen Nâzım, kalemin öbür ucunu sivriltmişlerdi. Bu dönemi izleyen yarım yüzyıl, her iki ucun programlarını genişlettiklerini kanıtlıyor.
Bizim dilimizde de irili ufaklı şiir depremleri yaşandı aynı süre içinde: Lirik, epik, deneysel, gelenekçi, atonal tohumlar serpildi tarlamıza. Ben şiire 1970’lerin başında başladım sayılır, ardımda pek çok gözüpek kuralkırıcı, bir o kadar kuralkoyucu gördüm.
28 Haziran 1997 / Cumhuriyet Dergi
Enis Batur, Fransa’ da geçirdiği altı aylık bir çalışma süresinin sonunda yine fırtına gibi girdi yazın ve düşün dünyamıza. “İki Deniz Arası Kara Topraklar” Batur’un gezi günlükleri ve izlenimlerinden “Seyrüsefer Defteri” ise şiirlerinin yazılma süreçlerinden oluşuyor.
Son zamanlarda üzerinde çok tartışılan ve neredeyse şiir dünyamız gündeminin birinci sırasına yerleşen “Opera 1-4004” ve “Doğu-Batı Dîvanı”Batur’un şiir serüvenin doruk noktaları olarak görülüyor. Önceki baskısına oranla çok fazla genişletilmiş olan “Modernizmin Serüveni” ise Batur yıllar süren bir çalışmasının ürünü.
Bu kitaplardan Doğu-Batı Dîvanı üzerine edebiyatımızın bir başka önemli adı Füruzan, Enis Batur’la görüştü.
- Puşkin’e tüm Rus soyluları gibi ilk dili sayılıp çocukluğunda öğretilen (bir anlamda anadili) Fransızcayla, sonradan dönüp dikkatle yoğunlaştığı edebiyat hayatı boyunca, birlikte olduğu Rus dili arasındaki ilişkisini düşündürdü bana Doğu-Batı Dîvanı. Enis Batur bu son çalışmasında bence Batı’ya tümüyle Doğu’ dan bakıyor.
Doğu-Batı Dîvanı şaşırtıcı, etkileyici bir okuma oldu benim için. Şiirler, şiir-öyküler; roman bölümleri; sinemasal görüntüler; geçmiş yüzyılın, bitmekte olan yaşadığımız yüzyılın kişileri … kısa bir sürede kesintisiz okuyup bitirdim kitabı.
Bir yazarın doğum yerinden Batı’ya bakarken aidiyetin reddi yolunda yaptığı tartışmasının yoğunlukla yansıdığı bir kitap bu bence. Puşkin’in Evgeni Onegin’ i hangi yabancı dile aktarılırsa aktarılsın, kim çevirirse çevirsin bu çevirmen Nabokov olsa bile her zaman çok şey yitirirmiş. Doğu-Batı Dîvanı da aynı zorlukları taşıyor. Dil öyle katmanlı bir anlatıma ulaşmış ki hangi dile çevrilirse çevrilsin bu onu zayıflatacaktır, yanılıyor muyum?
- Bu karartıcı, kanatıcı, çetrefil soruyu, tam da onun içeriğinin bana; gelip yaşadığım günlerin içinden çarptığı bir anda yöneltmiş olmanız; Füruzan, rastlantıysa ürpertici rastlantı!!! Yazı adamı, anadilinde yarattığı, yarattığını umduğu ya da sandığı iletişim serabına inanmak üzereyken; harflerin tanıdığı tanımadığı bambaşka dillerde karşılığını bulma olanaksızlığını keşfedince yeni bir çöl açılıyor önünde. Herkes gibi ben de deneyimden, deneyimlerimden söz etmiş olsam gerektir; oysa deneyime inanmıyorum: Her yeni deneyim bizi ilk oluşu ile zedeliyor, öncekilerin geçerliğini siliyor, deneyim depomuz olsa olsa her seferinde yanıldığımızı göstermeye yarıyor. “Doğu-Batı Dîvanı” onu yayını açısından önceleyen “Opera 1-4004” ile birlikte, son on yılımı kaplayan iki ana kitaptan biri oldu: Mahut “Otuzbeş Yaş” dönemecinden başlayarak 45’ine çıkan (ya da inen) merdivenin basamaklarından birlikte geçtik.
Genişçe bir zaman dilimine yayılıyorsa bir yapıt, onu kuran kişinin ağır ağır kanını kurutuyor, gövdesindeki her organın neredeyse öz suyundan az ya da çok çekiyor. Böyle koyacak olursam, artılarıyla eksileri iç içe geçiyor “Dîvan”ın: Orda benim iş, ustalık, beceri kazanışımın izleriyle ehlileşişimin, bir tür yabanıllık yitiminin izleri kaynaşmış olabilir, diye düşünüyorum.
Yaş alırken; iyi çalışmış, işimize kendimizi gereğince vermişsek kazanımlarımız olur; aynı anda, elimizde olmaz ki: Tazeliğimiz sıvışır gider, onu tutamayız. Bu on yıl bana böyle bir deneyim kazandırdı, bir sonraki deneyimim yalanlayana dek onunla oyalanacağım demektir.
Şiirin, hiçbir vakit olmadığı kadar uçlara çekildiği bir çağın son demlerini yaşıyoruz: Rilke’nin “Duino Ağıtları”nı yazdığı, Valéry’nin ya da Yahya Kemal’in neo- klasik çizgide elmas kestikleri yıllarda Dada’cılar, Hlebnikov, makinalaşmak isteyen Nâzım, kalemin öbür ucunu sivriltmişlerdi. Bu dönemi izleyen yarım yüzyıl, her iki ucun programlarını genişlettiklerini kanıtlıyor.
Bizim dilimizde de irili ufaklı şiir depremleri yaşandı aynı süre içinde: Lirik, epik, deneysel, gelenekçi, atonal tohumlar serpildi tarlamıza. Ben şiire 1970’lerin başında başladım sayılır, ardımda pek çok gözüpek kuralkırıcı, bir o kadar kuralkoyucu gördüm.
