
Virginia ( Stephen) Woolf 1882 yılında, Londra’da, döneminin ünlü eleştirmen, yayıncı ve düşünürü “The Dictionary of National Biography” nin ilk editörü Sir Leslie Stephen ile, sanatçı bir aileden gelen, güzelliğiyle ünlü Julia Prinsep’in çocuğu olarak dünyaya geldi. Evde eğitim gördü.. Ancak Victoria döneminde pek az kız çocuğuna tanınan bir özgürlükle babasının zengin kitaplığından yararlandı. Özel öğretmenlerden Latince ve Klasik Yunanca dersleri aldı. Henüz dokuz yaşındayken ağabeyi Thoby ile evde Hyde Park Gate News adı altında haftalık bir dergi çıkarıyordu. Virginia Woolf’un eğitimi, dönemin aydın aileleri için tipiktir. Özel eğiticilerle yetiştirilmişti..
1895 yılında annesini kaybetti. Babası bu ölümden çok etkilendi, aksi, kendine acıyan, çocuklarından çok fazla ilgi bekleyen biri haline geldi. Evdeki dengelerin bozulması, Virginia’ nın da ruhsal dengesini etkiledi ve ömür boyu çekeceği ruhsal çöküntünün ilk krizini geçirdi. 1904 yılında bir yandan sevip, bir yandan da giderek dayanılmaz bulduğu babasının ölümü üzerine ikinci kez, suçluluk duygularının ağır bastığı bir bunalım geçirdi.
Babalarının ölümü üzerine belli bir özgürlük ortamına kavuşan Stephen kardeşler, Bloomsbury’de bir ev tuttular. Burada sonraları “Bloomsbury Grubu” olarak anılacak yenilikçi aydın grubun temellerini attılar.. Ağabeyleri Thoby’nin Cambridge Trinity College’den arkadaşlarıyla “perşembe toplantıları” düzenlemeye başladılar.. Bu toplantıların ilk müdavimleri ünlü yaşamöykücü Lytton Strachey, tanınmış sanat eleştirmeni ve izlenimci resmi İngiltere’de tanıtan Clive Bell, ünlü tiyatro eleştirmeni Desmond McCarthy ve Saxon Sydney Turner’dı..

Venessa ve Virginia kardeşler bu toplantılarda, her konuda ilerici görüşlerin tartışıldığı bir ortamda bulundular... 1906’da Thoby’nin kardeşleriyle çıktığı bir Yunanistan gezisi sırasında yakalandığı tifodan ölmesi ve onun ölümünden iki gün sonra ablası Venessa’nın evlenmesi Virginia’ nın yaşamında birtakım değişikliklere neden oldu... Kardeşi Adrian’la birlikte, yine Bloomsbury yakınlarında bir eve taşındılar.. Burada aydın çevrelerin yanısıra, Londra sosyetesinin tanınmış hanımlarının da katıldığı toplantılar düzenlemeye başladılar... Bu toplantılarda açıksözlülüğü ve sivri diliyle öne çıkan Virginia Woolf, yine bu dönemde, “The Time Literary Supplement” ve aylık “Cornhill” dergisine edebiyat eleştirileri yazmaya başladı. Bu eleştirilerde akıcı üslubu, titiz araştırıcılığı ve özgün görüşleriyle dikkati çekti. 1912 yılında ağabeyi Thoby’nin arkadaşı, Cambridge’den sol kanat siyaset kuramcısı Leonard Woolf’ la evlendi. Bu Virginia Woolf’un hayatının dönüm noktasıydı. Leonard Woolf bir ömür boyu, onun ruh sağlığının gözeticisi ve yaratıcı kişiliğinin en büyük destekçisi olacaktı. Ancak Virginia Woolf evliliklerinin ilk yıllarında 1913-15 arasında yaşamının en ağır çöküntülerinden birini geçirdi.. İlk kez intihar girişiminde bulundu. Woolf çifti biraz da Virginia’ya oyalanacağı bir uğraş bulmak kaygısıyla, 1917 yılında, adını yaşadıkları evden alan “Hogarth Press’i kurdular.. Bu yayınevi; T.S.Eliot, Katherine Mansfield, E.M.Forster gibi günün öncü yazarlarının şiir ve öykülerini basarak, aydın çevrelerde kendine saygın bir yer edindi. Ayrıca Virginia Woolf’a da yazar olarak büyük özgürlükler sağladı. Bu nedenle zaman zaman taşınması zor bir yüke dönüşse de bu işi sürdürdüler...
Virginia Woolf’un ilk iki romanı bu yıllarda yayınlandı.
THE VOYAGE OUT -DIŞARIYA YOLCULUK (1915) ve NİGHT AND DAY - GECE VE GÜNDÜZ (1919) alışılagelmiş kalıpları izleyen romanlardır. Roman kişileri, ilerleyen zaman içinde ve belirli bir olay örgüsü çerçevesinde, birbirleriyle ilişkiler kurarlar ve belirli çözümlere varırlar.. DIŞARIYA YOLCULUK, Virginia Woolf’a özgü temaların ve şiirsel düzyazının ilk işaretlerini verdiği için önemlidir.
****

İlk iki kitabında, romanın temel ilkelerini bulduğu gibi almış ve bunları kendi görüşlerine göre uyarlamıştır. Karakterler betimlenmiş, sonra yavaş yavaş söyledikleri ve yaptıklarıyla bize daha iyi tanıtılmışlardır. Bir doruk noktasına ulaşan bir dizi olaylarla bu karakterlerin birbiriyle ilintisi kurulmuştur. Her iki kitap da bir sevgi öyküsüdür.
Ancak bu onu en çok ilgilendiren “insanlık komedyasının genişliği ve çeşitliliği ya da insan karakterinin kendisine özgü nitelikleri değildir.. Daha çok sevgi, mutluluk, güzellik, yalnızlık, ölüm gibi insani deneyimlerdir. Bu iki kitapta sürekli yinelenen okurun duyumsadığı şey, “bu adamın ya da bu kadının bu koşullar içinde “böyle” duyumsaması gerekirdi” değil de; daha çok “Evet, aşık olmak; mutlu olmak; kimsesiz olmak budur işte” dir.
Bu kitaplardan akılda kalan anlar, insan karakterinin tüketilemez çeşitliliğinden çok, insanların benzer olduğu daha derin yaşantı düzeylerinin ayrımına vardığımız anlardır.
Romanın geleneksel, öykü anlatıcı biçimi, yüzeysel karakter ayrılıklarının, duygu gel-gitleri altında örtülüp yittiği yüceltilmiş bilinç anlarına yer verme olanağı tanır.
Ama Virginia Woolf’un bireysel bakış açısının ilk iki romanında açığa çıkan yönü, yalnızca bu şiirsel sahnelerdir. Bu yüceltilmiş bilinç anlarının yanısıra, Woolf’un kendisine özgü bir anlayışla kavradığı başka insansal değerler vardır. Gerçekten sonraki romanlarında coşkulu ve tutkulu sevgi çok az ön plandadır. Woolf daha çok bu tohumdan çıkıp, bazan olgunlaşan meyve ile, arkadaşlar ve karı koca arasındaki ilişkiyle uğraşır.
Kadın edebiyatçıların belki de en büyüğü olan Virginia Woolf, kendini kolay ele vermeyen bir yazar.. Şiirsel romanlarındaki tadı, ön bilgiler edinmeden yakalamak çok zor. O’nun Kraliçe Victorya döneminden başlayıp, II.Dünya Savaşı İngiltere’sinde sona eren yaşamını, acılarını, rahatsızlığının yaratıcılığıyla ilişkisini iyice incelemek gerek. O’nu anlayabilmek için; O’nun varlığında, döneminin tüm İngiliz kadınları için tipik olan ne varsa tümünü, bu özelliklerin karşıtlıklarının da tümünü barındırdığını görebilmek gerek. O’ nun yaratısını tipik bir İngiliz, bir o kadar da evrensel kılan, sanırım kişiliğinde gerçekleşen bu karşıtlıkların birliğidir.
Bu iki romanın ardından Woolf’un deneyci kişiliği ön plana çıkar. 1919 tarihli ünlü “Modern Roman” yazısında savunduğu gibi, yeni dil ve anlatım arayışlarına girişir:
O dönem romanlarına şöyle bir bakarsak, geleneğe uyarak roman yazanların yanısıra; o zamana dek süregelen roman biçimini konu, biçem ve teknik bakımından hepten alt-üst edip, kendi geliştirdikleri kişisel kurallara göre yazanlar olduğunu da görürüz. Bildiğimiz roman kalıbı içinde, günün toplumsal sorunlarını ele alıp işleyen romancıların yanında; sadece kendi özel görüş ve düşüncelerini yansıtmak, ya da düşünce ve kuramları bir yana bırakıp, yalnız kendi iç dünyaların izlenimlerini okuyucuya iletmek amacıyla yazanlar da önemli bir yer tutmakta ve bunlar eski biçim yazan romancıları modernlerin dışında saymaktadır...