MUZAFFER UYGUNERYahya Kemal, şiirlerinde hayat, ölüm, aşk, anı deniz, tarih gibi temleri işlemiştir Onun şiirlerinde, çocukluğunda karşılaştığı olayların izlerini de buluruz. Çocukken, annesi, onu dizinin dibine oturtur dinden, Hz. Muhammed’den söz edermiş. Sonra, on bir yaşında iken annesinin ölümünü görmüş, onu unutamadığını her zaman ve her vesile ile söylemiştir. Tanpınar, ölen annesinin -onun üzerinde büyük etkisi olduğu kanısındadır. Evlerinin karşısındaki mezarlık, mezarlıkta yatan ölüler, onun duygusal hayatını etkilemiştir. Bilindiği gibi, Yahya Kemal'in çocukluğunun bazı günleri de Rakofça kırlarında, sınırın ötesinde kalan atalarının armağanı topraklara bakmakla, atalarının at koşturduğu günleri düşünmekle geçmişti. Kendisini bilmeye başladığı yıllarda Tesalya savaşını ve onun kötülüklerini görmüştür. Gazi Ethem Paşa ordularının Atina'ya doğru zaferle yürüyüşleri onu da bütün Balkan Türkleri gibi sevindirmiş, coşturmuştur.
Yahya Kemal'ln aşk yönü de pek erken başlamıştı. Anılarına göre, daha beş yaşında iken Üsküp'de, Redife adında bir kızı sevmiş, 12 ve 15 yaşlarında yeni aşk serüvenleri geçirmiştir.
Henüz sekiz yaşlarında iken, Leskofça göçmenlerinden Hüseyin adlı lalası, ona, Battal Gazi Destanı'ndan parçalar okur; Budin, Belgrad türküleri söylerdi. Annesi ise Kur'an öğretir, Yazıcızade Mehmet'in Muhammediyye'sini okurdu.
İşte, Yahya Kemal'in üzerindeki ilk etkiler bunlardır. Daha sonraki yıllarda. Paris'te Parnasse'çı ozanlarla ve sombolizm taraftarları ile karşılaştı. Birçok kez aşık oldu. Bir çok şiirlerinin yazılmasında ilham veren Celile Hanım ve daha başka hanımlar bulunduğunu biliyoruz.
Yahya Kemal, ilk şiirini, 12 yaşında iken, aşık olduğu Redife için yazdığını söylemektedir. Demek oluyor ki ilk şiirini 1896 yılında yazmıştır. İlk şiirinin yayınlanış tarihi ise 1901 dir. Üsküp'den gönderilen bu şiir, İstanbul görüntü1erini konu olarak almıştır. Başkaları ise, yayımlanan ilk şiirinin, Abdülhamid II. nin tahta çıktığı günü kutlamak için hazırlanan İrtika dergisinin 1 Eylül 1902 tarihli özel sayısında Üsküp Belediye Reisi İbrahim Beyzade Agah Kemal imzasıyla çıkan şiiri olduğunu söylemektedirler. Bu, bir “muhammes” dir.
Paris'e gittiği sıralarda Divan şiirinin etkisi altında bulunuyordu. Paris'de yeni bir şiir havası buldu. Fransız ozanlarının toplandığı kahvehanelerde şiirin manevî havasını da aldı. Şiir dinleyerek geçen saatler boyunca Divan şiirimizi de düşünmüştür elbette.
Bilindiği üzere, Divan şiiri "mazmun" ardında koştuğundan, şiirdeki bütünü ihmal etmişti. Dilde ayrı bir anlayışı sürdüren, fakat son yıllarda bu dil anlayışını yitiren halk şiirimiz de divan şiirine yaklaşmağa başlamıştı. Tanzimat edebiyatı ise divan şiirini esas alarak Fransız şiirini örnek tutmuştu. Divan şiirinin birçok özellikleri Tanzimat şiirinde devam ederken, Fransız şiirinin bütünlük anlayışı da yerleşmeğe başlamıştı. Servet-i Fünun şiiri ise, Fransız şiirini öykünmeye yönelmişti, diyebiliriz.
Yahya Kemal, o sıralardaki Fransız şiirini o zamanın ünlü ozanlarından dinlemiş, incelemiş ve etkisi altında kalmıştı. Şiiri, "musikiden başka türlü bir musikî " içimizin ahengi" olarak düşünmeye başlamıştı. Prof. Vehbi Eralp onun bu düşünceleri ile ilgili olarak şunları söylüyor: "Yahya Kemal'in mısrayı mısra yapan şeye derunî ahenk adını vermesi ve bununla söylenen şiire öz şiir, ya da tad şiiri demesi, 1913 yılına rastlar; Fransa'da rahip Henri Bremond'un aynı görüşü ortaya atması 1925 de oluyor, hem de aynı deyimleri kullanarak…Aslında 19 uncu yüzyıl sonlarından beri, öz şiir görüşü havalarda dolaşır bir halde idi; Bremond'la Yahya Kemal, birbirlerinden habersiz, bu görüşü yakalamış olacaklar. Burada, Newton'la Leibnitz'in, ayrı ayrı yollardan giderek, sonsuz küçükler hesabını aşağı yukarı aynı yıllarda. bulmalarına benzer bir hadise karşısındayız. İşte Yahya Kemal bu görüşle işe koyuldu; elinde estetikçilerin "altın oran" dedikleri bir ölçü vardı. Bir yandan şiirlerini bu ölçüye göre söylüyor, bir yandan da şiirimiz bu ölçünün terazisinde tartılıyordu."

