RSS
Jean BAUDRILLARD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean BAUDRILLARD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2010 Salı

Jean BAUDRILLARD / AŞIRI İLETKEN OLAYLAR

Trans-politik biçim olarak terörizmin, patolojik biçim olarak AIDS ve kanserin, genel anlamda cinsellik ve estetik biçimi olarak transseksüelliğin ve travestiliğin aynı zamanda ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüzde sadece bu biçimler bü­yüleyicidir. Cinsel özgürleşme, politik tartışma, organik has­talıklar ve hatta konvansiyonel savaş artık kimsenin ilgisini çekmiyor (savaş konusunda sevindirici bu; Kimseyi ilgilen­dirmeyeceği için birçok savaş da gerçekleşmiş olmayacak). Hakiki fanteziler başka yerde. Bunlar, temeldeki bir işleyiş bo­zukluğundan ve bu bozukluğun sonucundan kaynaklanan üç bi­çimin içindeler: Terörizm, kanser, travestilik. Bunların her biri politik, cinsel ya da genetik oyundaki bir şiddetlenmeye, aynı zamanda da sırasıyla politika, cinsellik ve gen kodlarındaki bir yetersizlik ve çöküntüye denk düşmektedir.

Bunların hepsi viral, büyüleyici, farksız ve görüntülerin ze­hirleyici gücüyle çoğalmış biçimlerdir; çünkü günümüzde medyanın viral bir gücü vardır ve zehirleyicilikleri de bu­laşıcıdır. Bedenlerin ve zihinlerin sinyal ve görüntülerle ya­yıldığı bir kültürün içindeyiz; ve bu kültürün en güzel sonuç­ları yaratmış olması gibi en öldürücü virüsleri de yaratmasına niçin şaşıralım? Bedenlerin nükleerleştirilmesi Hiroşima'da başladı, ama kitle iletişim araçlarının, görüntülerin, gös­tergelerin, programların ve iletişim ağlarının yayılmasıyla belli bir çevrede bedenler sürekli ve ardı arkası kesilmez biçimde nükleerleştirilmektedir.

Bu tür vakitsiz ve kıtalararası "aşırı iletken" olaylar bom­bardımanının artık devletleri, bireyleri ve kurumları değil; cinsellik, para, haberleşme ve iletişim gibi bütünlüklü çapraz (ge­çişli) yapıları ilgilendirmesi açısından şanslıyız aslında.

AIDS, iflas, elektronik virüsler ve terörizm birbirlerinin ye­rine geçebilir şeyler değildir; ama bir tür aile oluştururlar. AIDS, bir anlamda cinsel değerlerin iflasıdır, tıpkı Wall Street iflasında bilgisayarların "zehirleyici" bir rol oynaması gibi. Ama bilgisayarlara da virüs bulaştığından bilgi-işlemsel de­ğerlerin iflasının da eli kulağındadır. Salgın yalnızca her bir sistemin içinde etkin olmakla kalmayıp bir sistemden diğerine de etkili olur. Bütün bu eğilimler, bir felaket senaryosu et­rafında dönmektedir. Bu düzensizleşmenin işaretleri uzun za­mandır ortadaydı elbette: Salgın hale gelmeden önce var olan AIDS, bir öncü! oluşturmuş 1929 örneğiyle ve hep mevcut teh­likesiyle iflas, şimdiden yirmi yıllık tarihe sahip elektronik korsanlıklar ve kazalar. Ama belli bir çevrede sürekli var olan tüm bu biçimlerin birbirine bağlanması ve çok hızla gelişen bir anomali haline neredeyse eşsüremli geçişleri, ilginç bir durum yaratıyor. Ama halkın bilinci üzerindeki etkilerinin kaçınılmaz biçimde aynı olduğu söylenemez: AIDS gerçek bir felaket olarak yaşanabiliyor, oysa iflas daha çok bir felaket oyunu gibi görünüyor; elektronik virüse gelince, bunun feci sonuçları ola­bilir; ama gülünüp geçilen ironik bir hali de yok değil ve bil­gisayarların üstüne çullanan ani salgın, haklı bir neşeyle (pro­fesyoneller hariç) karşılanabiliyor.

Jean BAUDRILLARD / FOTOKOPİ VE SONSUZ

İnsanlar akıllı makineler yaratıyor ya da düşlüyorlarsa gizliden gizliye kendi akıllarından umut kestiklerinden ya da dehşet ve­rici ve gereksiz bir aklın ağırlığı altında ezildiklerindendir: O zaman bu akılla oynayabilmek ve onunla eğlenebilmek için aklı makinelere hapsederler. İktidarı politikacılara bırakmanın bize her tür iktidar isteğine gülme olanağı tanıması gibi bu aklı makinelere emanet etmek de bizi her tür bilme iddiasından kurtarır.

İnsanlar özgün ve dahi makineler düşlüyorlarsa, kendi öz­günlüklerinden umut kestikleri ya da bundan vazgeçip üçüncü şahıs olan makineler aracılığıyla bu özgünlükten yararlanmayı yeğledikleri içindir. çünkü bu makinelerin sunduğu şey düşüncenin gösterisidir; insanlar da makineleri kullanarak ken­dilerini düşüncenin kendisinden çok düşüncenin gösterisine ve­rirler.

Makinelere sanal denmesi boşuna değildir; düşünceyi ek­siksiz bir bilginin ortaya çıkmasına bağlı belirsiz bir kararsızlık içinde tutarlar. Burada düşünce eylemi, sürekli olarak ertelenir. Hatta artık düşüncenin lafı bile geçmez; tıpkı gelecek nesiller için özgürlük lafının geçmeyeceği gibi: Bu nesiller, boş­luktalarmış gibi kendilerini koltuklarına bağlayarak yaşayıp gi­deceklerdir. Aynı şekilde Yapay Akıl İnsanları da kendi zihin alanlarından, bilgisayarları karşısında oturarak geçeceklerdir. Bilgisayarı önünde kımıldamadan duran Sanal İnsan, ekran aracılığıyla sevişir, derslerini de telekonferansla yapar. O bir hareket özürlüsü haline gelmiştir; kuşkusuz zihinsel olarak da özürlüdür. İnsanın işlemsel hale gelmesinin bedeli budur. Göz­lüklerin ve kontakt lenslerin, görmeyen bir türün ayrılma pro­tezine dönüşeceğini ileri sürebiliriz; tıpkı bunun gibi, yapay aklın ve bu aklın teknik dayanaklarının da artık düşünceye sahip olmayan bir türün protezi olmasından endişe duyabiliriz.

Jean BAUDRILLARD / Enerjinin Yazgısı

Burada betimlenen tüm olaylar ikili -fizik ve matematik- bir tanıya bağlıdır. Fiziksel açıdan, dengesizlik halindeki bir in­sanlık sistemi içinde bir çeşit devasa geçiş aşamasıyla uğ­raşmaktayız. Bu geçiş aşaması, fiziksel sistemler için olduğu kadar bizim için de büyük ölçüde gizemli olmayı sürdürüyor; ama bu felaketli evrim kendi başına ne yararlı ne de zararlıdır, sözcüğün gerçek anlamında felaketlidir yalnızca.

Bu kaotik sapmanın, başlangıçtaki yeriler karşısındaki bu hiper-duyarlılığın prototipi olan şey, enerjinin yazgısıdır. Kül­türümüz tersinmez bir enerji özgürleşmesi sürecinin geliştiğini gördü. Önceki bütün kültürler dünyayla tersine çevrilebilir bir anlaşmaya, enerji bileşenlerinin de katıldığı dengeli bir düzenlemeye bağlıydı, asla bir enerji özgürleşmesi ilkesine değil. Enerji "serbestleştirilecek" ilk şeydir ve sonraki tüm öz­gürlükler bu modele göre düzenlenecektir. İnsan da enerji kay­nağı olarak serbest bırakılmıştır ve böylelikle de tarihin ve ta­rihin hızlanışının devindirici gücü haline gelmiştir.

Jean BAUDRILLARD / Ölüler Sergisi

Heidegger'e ilişkin boş tartışmanın kendine özgü bir felsefi an­lamı yoktur. Bu tartışma, yalnızca, kendine yeni bir enerji bu­lamadığından saplantılı biçimde kökenlerine, göndermelerinin katıksızlığına geri dönen ve yüzyılın başındaki ilk sahnesini bu yüzyıl sonunda acıyla yeniden yaşayan bir düşünce zayıflığının günümüzdeki belirtisi niteliğindedir.

Daha genel olarak He­idegger vakası yüzyıllık bilanço vakti geldiğinde bu toplumu saran kolektif canlanmanın belirtisidir: Faşizme, nazizme, soy­kırıma duyulan ilginin yeniden canlanışı; burada da ilk tarihsel sahneyi yeniden öğretme, kadavraları aklama ve hesapları temize çıkarma eğilimi, aynı zamanda da şiddetin kaynaklarına dönüşün sapkın büyüleyiciliği ve kötülüğün tarihsel gerçeğine ilişkin kolektif samı vardır. Geçmişten böylesine keramet umu­yorsak, bugünkü hayal gücümüz hayli zayıf, kendi durum ve düşüncemiz karşısındaki umursamazlığımız hayli büyük ol­malıdır.

Heidegger Nazi olmakla suçlanıyor; suçlanmasının ya da aklanmasının ne önemi var: Suçlayan da aklamaya çalışan da, herkes, sığ bir düşüncenin, göndermede bulundukları şeyin bile gönencini taşımayan, bunları aşma enerjisi de kalmamış, elin­de avucunda kalanları da tarihsel tetkiklerde, davalarda, şika­yetlerde ve ispatlarda çarçur eden öfkeli bir düşüncenin tu­zağına düşüyor. Üstatlarının ikircikliğine imrenen (hatta üstat -düşünürler gibi onları ayaklar altında çiğneyen) felsefenin öz­ savunması, başka bir tarih üretememiş olduğundan, va­roluşunu, hatta suçlarını kanıtlamak için geçmiş tarihi di­diklemeye mahkum, tüm bir toplumun özsavunmasıdır. Bu kanü da nesi? Politik ve tarihsel olarak bugün yok ol­duğumuzdan (bizim sorunumuz bu), 1940 ile 1945 arasında Auschwitz'te ya da Hiroşima'da öldüğümüzü kanıtlamak is­tiyoruz; bu, hiç olmazsa sağlam bir tarih. Tıpkı Ermenilerin 1917' de katledildiklerini kanıtlamak için kendilerini tü­ketmeleri gibi. Ulaşılmaz, gereksiz; ama bir anlamda yaşamsal kanıt. Felsefe, günümüzde yok olduğu için (onun sorunu bu: Yok olma durumunda nasıl yaşanır?) Heidegger ile kesin ola­rak lekelendiğini ya da Auschwitz ile konuşma yeteneğini yi­tirdiğini kanıtlamak zorunda. Tüm bunlar ölümden sonra or­taya çıkan bir hakikate, ölümden sonra ortaya çıkan bir aklanmaya umutsuzca yapılan tarihsel bir başvurudur; ve bu tam da herhangi bir doğrulamaya varmak için yeterli hakikatin kalmadığı, tam da kuramla uygulama arasında herhangi bir ilişki kurmak için yeterli felsefenin kalmadığı, tam da olup biten konusunda herhangi bir tarihsel kanıt göstermek için ye­terli tarihin kalmadığı bir anda yapılmaktadır.