RSS
OSCAR WİLDE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OSCAR WİLDE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2010 Pazar

OSCAR WILDE / GÜL İLE BÜLBÜL

Çev:Nurettin Sevin
MEB Yayınları /1994


Genç öğrenci: "Al bir gül görürsem benimle dans edeceğini söyledi. Fakat bütün bahçemde bir tane bile al gül yok." diye ağladı.

Bülbül Karameşenin içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.

Genç: "Bütün bahçemde bir tanecik al gül yok!" diye ağladı, gözleri yaşla doldu. "Ah şu mutluluk... ne hiçten şeylere bağlı! Bütün akıllı insanların yazdıklarını okudum, felsefenin bütün sırlarına erdim de gene kırmızı bir gülün yokluğu hayatımı perişan ediyor."

Bülbül: "İşte nihayet “gerçek âşık”ı buldum." dedi. "Hiç tanımadığım halde onu gecelerce terennüm ettim, gecelerce onun destanını yıldızlara okudum, şimdi kendini görüyorum. Saçları sümbül kadar koyu; dudakları yüreğinin titrediği gül kadar al. Fakat ihtiras yüzünü fildişi gibi soldurmuş, keder alnına damgasını vurmuş.

Genç öğrenci, "Prens yarın gece balo veriyor." diye söylendi, "Sevgilim de gidecek. Al bir gül götürebilirsem gün ağarıncaya kadar benimle dans edecek. Kırmızı bir gül götürebilsem, onu kollarımın arasına alacağım, o başını omzuma dayayacak, elleri de avucumun içinde kalacak. Fakat bahçemde hiç al gül yok, demek yapayalnız bir köşede oturacağım, o da yanımdan geçecek, bana hiç bakmayacak, gönlüm kırılacak.”

Bülbül, "İşte gerçek âşık bu." dedi.

"Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor: bana heves, ona yas. Aşk acayip bir şey kesinlikle!

Zümrütlerden daha değerli, gökkuşağından daha değerli. İncilerle, lâllerle değişilemez, pazara da çıkarılamaz. Ne tacirlerden parayla alınabilir, ne de altın teraziyle tartılır ... "

OSCAR WILDE / MUTLU PRENS

Çev: Nurettin Sevin
1989 MEB Yayınları


Kentin yukarısında, yüksek bir sütun üzerinde Mutlu Prens’in heykeli duruyordu… baştan başa ince, has altın varaklarla kaplıydı; göz yerine iki parlak gök yakutu vardı, kılıcının kabzasında da kocaman al bir yakut parlıyordu.

Heykeli çok beğeniyorlardı. Artistçe beğenileri olduğu yönünde ün kazanmak isteyen bir belediye başkanı üyesi “Adetâ hava fırıldağı kadar güzel!” diye düşüncesini söyledi… Fakat kendisinin pek pratik olmadığını düşünürler korkusuyla hemen ekledi.” Ancak o kadar yararlı değil”

Dikkatli bir anne “ay” için tutturup ağlayan oğluna “Mutlu Prens kadar olamıyor musun? O hiçbir şey için ağlamayı aklına bile getirmez” dedi.

Kötümser bir adam nefis heykele bakarak: “Hele hele… dünyada büsbütün mutlu biri de varmış demek” diye söylendi…

“Hayır Çocukları” parlak kırmızı pelerinleri, bembeyaz önlükleriyle kiliseden çıkarlarken “Tıpkı melek gibi” dediler..

Matematik öğretmeni:

“Nerden biliyorsunuz?” dedi. “Hiç melek görmediniz ki?”

Çocuklar : “Aaa… rüyalarımızda var ama” dediler… Matematik hocası da kaşlarını çatıp, pek ciddi bir tavır takındı…Çünkü çocukların düşlerle uğraşmalarını hiç doğru bulmazdı.

Bir gece küçük bir kırlangıç kente doğru çıkageldi. Arkadaşları bir buçuk ay önce Mısır’a gitmişlerdi fakat bu geri kalmıştı. Çünkü çok güzel bir “saz”a gönül vermişti… Ona taa ilkbaharın başında sarı, iri bir kelebeğin peşisıra nehirden aşağı doğru uçarken rastlamış, sazın narin beline o kadar vurulmuştu ki konuşmak için önünde durdu.

Hedefine bir an önce varmaktan hoşlanan Kırlangıç:

“Sizi seveyim mi?” dedi…

Saz da yerlere kadar eğildi. Bunun üzerine kırlangıç kanatlarını suya değdire değdire gümüş halkalar çizerek çevresinde döndü… döndü…Bu onun yanıp yakılmasıydı ve bütün yaz sürdü…

Öteki kırlangıçlar:

“Gülünç bir ilgi, parası yok, soyu sopu da kum gibi” diye cıvıldadılar… Doğrusu nehir de sazlarla dopdoluydu. Sonra güz vakti gelince hepsi uçup gitti.

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE -1

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm



Kraliçe Victoria, XX. yüzyılın hemen başında 1901'de öldü; ama adını verdiği çağa tepki, o ölmeden aşağı yukarı yirmi yıl önce başlamıştı bile. 1880'li yıllarda gelişen Aesthetic Movement (Estetik Akım) Victoria çağının ahlaksal ve dinsel baskılarına karşı yoğun bir tepkiden başka bir şey değildir. Bu akım, «art for art's sake» yani «sanat uğruna sanat» ya da «sanat sanat içindir» eğilimiyle elele gidiyordu. Bir slogana dönüşen bu deyişi, «I' art pour l'art» diyerek, yarım yüzyıl önce, 1835' de Theophile Gautier, ilkin Mademoiselle de Maupin adlı romanının önsözünde kullanmıştı.


Estetik Akımda ana düşünce, sanatın, siyasal, toplumsal, dinsel, ahlaksal bir amaç gütmemesi gerekliliğiydi. Estetik amaç dışında, yani güzellik yaratmak amacı dışında, sanatın bir amacı olmamalıydı. Sanatçı ve yazar, ancak güzelliğin yaratılmasına yönelmeliydi. Victoria Çağının Philistinism'ine ve o çağın insanlarının içinde yaşadıkları çevrenin çirkinliğine tepki çoktan başlamıştı zaten. Örneğin, John Ruskin, ahlak ve toplumla ilgili konulara çok önem vermesine karşın, sanata ve güzelliğe taptığı için, Estetik Akımın öncülerinden biri sayılır. Düş güçleriyle süsledikleri bir Ortaçağın havasına dönmek isteyen ve ahlâksal ya da toplumsal konuları hiç önemsemeyen Pre-Raphalelite'ler de bu akımı hazırlayanlar arasındadır. Ne var ki, Estetik Akımın gerçek temsilcileri, aralarında bir kuşak farkı olan Walter Pater (1839-1894) ile Oscar Wilde'dır (1854-1900). Oscar Wilde, The Picture of Dorian Gray'in (Dorian Gray'in Resmi) önsözünde, Estetik Akımı bir iki sözcükle özetler:

«The artist is the creator of beautiful things»

(Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır.)


OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 2

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm



Oscar Wilde, Andre Gide'e «j'ai mis mon génie dans ma vie; je n'ai mis que mon talent dans mes oevres» (ben dehamı yaşamıma koydum; ancak yeteneğimi yapıtlarıma koydum) demişti. Onu yakından tanıyan Frank Harris'e göre de, Oscar Wilde'ın en büyük tiyatro oyunu kendi yaşamıydı. Bir Yunan tragedyasını andıranA bu oyunun en heyecanlı seyircisi de Wilde'ın kendisiydi. Yaşam öyküsü, biyografi yazarları açısından biçilmiş kaftan olduğundan, yapıtlarını inceleyen çok az sayıda kitap yazılmışken, otuza yakın yaşam öyküsü vardır.

Wilde'ı uzaktan yakından tanıyanlar, ölümünden sonra kaleme sarılmışlardır hemen. Ama bu yaşam öykülerine ne kadar güvenebileceğimiz bir tartışma konusudur. Onu tanıyanların özyaşam öykülerinde, anılarında, mektuplarında ondan sürekli söz etmeleri yetmiyormuş gibi; o renkli kişiliğinin başlıca özelliklerinden biri olan «exhibitionism» ile Oscar Wilde da sürekli söz eder kendinden. Başkalarının ve kendinin anlattıkları dışında, yığınla fotoğrafı da vardır. Bunlardan bir kısmı, Wilde'ın kılığı kıyafeti açısından şok etkisi yapar insana. Örneğin, onu, göğsü çok dekolte, karnı açık, çok sayıda ve çok şatafatlı takılarla süslenmiş bir durumda Salome kılığında gösteren fotoğraf gibi.

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 3

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm




Oscar Wilde, söyledikleri ve yaptıklarından çok, kılığı kıyafetinden ötürü bir alay konusuydu belki de. The Picture of Dorian Gray'de yazarın sözcüsü olan Lord Henry Wotton, XIX. yüzyılın erkek kostümlerinin, nefret edilecek kadar çirkin ve kasvetli olduğunu söyler. Wilde ise, güzel giyinmek isterdi. Ama acayip kılıklarda ortaya çıkmasının asıl nedeni, aşırı bireyciliğini gözler önüne sermek, herkese benzemediğini kanıtlamaktı. Örneğin, normal pantolon yerine, XVIII. yüzyılda olduğu gibi dize kadar gelen külotlar, ipek çoraplar giyer, çok enli rengarenk kravatlar takar, başına geniş kenarlı şapkalar geçirirdi. Yakasında her zaman, çok pahalı kocaman bir çiçek bulunurdu. Arkadan bakınca violonsel biçiminde görünen, kimi ışıkta bronz rengi, kimi ışıkta kırmızı bir ceketi vardı. Gülerek anlattığına göre, bu ceketi uyurken düşünde görmüş, uyanır uyanmaz hemen çizmiş, terzisine koşmuştu. Wilde, ancak doğumgünlerinde, herkesinki gibi geleneksel biçimde koyu bir kostüm giyerdi. Gençliğinden bir yıl daha yitirdiği için yas tuttuğunun bir belirtisiydi bu. Ne var ki, süsüne gülünç denecek kadar düşkün olan bu adamın, moda denen şey konusunda söylenebilecek sözlerin en doğrusunu söylediğini de unutmamalı:

«Fashion is a mode of ugliness so unbearable that we are compelled to alter it every six months.»

(Moda, öyle tahammül edilmez bir çirkinliktir ki, bu çirkinlik biçimini her altı ayda bir değiştirmek zorundayız.)

3 Nisan 2010 Cumartesi

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 4

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm



Ne var ki, çoğu Amerikalının ilgisini çeken, Oscar Wilde'ın neler söylediği değil, nasıl davrandığı ve özellikle neler giydiğiydi. Wilde bir konferans dizisi vermiyor, bir show turnesi yapıyordu sanki.

Amerikalılar, o sırada ülkelerinde büyük bir başarıyla temsil edilen Patience operetindeki garip adamı (Wilde da oradayken o temsillerden birine gitmişti) kendi gözleriyle görmenin heyecanını yaşıyorlardı. Üstelik bu adam, Patience'da gösterildiğinden bile daha acayipti gerçek yaşamda. Daha önce de söylediğimiz gibi zaten bir showman yanı olan Wilde, Amerikalıları şaşkına çevirmek için elinden geleni yaptı.

Ama Harvard öğrencileri de ona bir oyun oynadılar: Boston' da vereceği konferansda, ön sıralar son dakikaya kadar boş kalmıştı. Wilde konuşmaya başlamak üzereyken, altmış öğrenci salona girip bu boş yerlere oturdular. Hepsi Wilde stilinde, aşırı süslü giyinmişlerdi; ellerinde de kocaman bir çiçek tutuyorlardı. Ne var ki, kendine oynanılacak oyundan haberi olan Wilde, herkesinkine benzeyen koyu renk çok sade bir kostüm giymişti o gün. Bir espri yaparak «God save me from my disciples» (Tanrı beni çömezlerimden korusun) diye konferansına başlayınca, müthiş alkışlandı.

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 5

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm


«The Fisherman and His Soul» (Balıkçı ve Ruhu) yoğun bir şiirsellikle başlar. Ama ne yazık ki, Wilde bu şiir havasını sonuna dek sürdüremez. Keats'in «La Belle Dame Sans Merci»si (Merhametsiz Güzel Kadın) ve Matthew Arnold'un «The Forsaken Merman»inde (Terkedilen Denizerkeği) olduğu gibi, doğaüstü bir yaratıkla ölümlü bir insanın aşkı anlatılır burada: Günün birinde genç bir Balıkçı, derin bir uykuya dalmış küçük bir denizkızı bulur ağlarında. Bu dünyalar güzeli yaratığa sevdalanan Balıkçı, onu çağırdığı zaman sahile yaklaşıp şarkılar söylemesi şartıyla, denizkızını özgür bırakır. Denizkızı verdiği sözü tutar. Ama Balıkçı, bu kadarıyla yetinemez. Denizkızına dokunabilmek, onun tarafından sevilmek ister. Denizkızı ise, ancak ruhundan kurtulursa, onu sevebileceğini söyler. Delikanlı, bir büyücünün yardımıyla ruhundan ayrılır; denize dalar, sevgilisine kavuşur. Ruhu, her yıl bir kez, kıyıya gelip ona seslenir; başından geçen serüvenleri anlatır. Ama bu serüvenler, balıkçının ilgisini çekmez. Denizlerin dibinde yaşadığı aşkın her şeyden daha güzel olduğunu söyler. Ne var ki, ruh, üçüncü kez gelişinde, çıplak ayakları iki küçük beyaz güvercine benzeyen bir dansçı kızdan söz eder. O zaman sevdiği Denizkızının ayakları olmadığını düşünen Balıkçı, denizden çıkar, ruhuyla birlikte, beyaz güvercin ayaklı kızın peşine düşer. Ama onu bir türlü bulamaz. Üstelik, ruhunun bedeninden ayrılınca kötü bir ruha dönüştüğünü, ona hep günah işletmek istediğini anlar. Gene sahile dönüp, Denizkızını bekler. Bir yıl bekledikten sonra, Denizkızının ölüsü sahile vurur. Terkettiği sevgilisine sarılan Balıkçı da o sırada çıkan fırtınada ölür.


«The Young King»de (Genç Kral) tıpkı «The Happy Prince»de olduğu gibi, yoksullara merhamet konusu işlenir: Genç Kral, ertesi sabah yapılacak görkemli bir törenle taç giyecektir. O gece düşünde, pis bir tavanarasında, yoksul ve aç dokumacılar görür. Bu zavallıların kendi taç giyme giysisini dokuduklarının farkına varınca, büyük bir tedirginlik içinde uyanır. Yeniden uykuya dalınca, ikinci bir düş görür: Birbirlerine zincirlenmiş kölelerin kürek çektikleri bir kalyondadır. Bu kölelerin en genci sürekli denize dalmaya zorlanır. Suyun yüzüne her çıkışında inciler vardır elinde. İncilerin en büyüğünü, en derin sulardan çıkardıktan sonra, ağzından burnundan kanlar gelerek ölür. Ölüsü denize atılır. Genç Kral, o güzel incinin âsâsını süsleyeceğini anlayınca, çığlıklar atarak uyanır. Üçüncü düşünde, hasta ve aç insanlar, toprağı kazarak yakut aramaktadırlar. Bu yakutların tacı için arandığını öğrenen genç kral, gene acılar içinde uyanır.

2 Nisan 2010 Cuma

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 6


İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm


Oscar Wilde'ın şakalarından biri, Shakespeare üzerine bir inceleme yazacağını, Hamlet'in kişiliğini yorumlayan eleştirmenlerin gerçekten deli mi olduklarını, yoksa Hamlet'in kendisi gibi sadece deli rolü mü oynadıklarını tartışacağını söylemekti.

Böyle bir inceleme yazmadı; ama Shakespeare ile ilgili en çetin bilmecelerden biri olan «Bay W.H.» sorununu ele aldı. «The Portrait of Mr. W.H.» Wilde'ın denemeleri arasında yer alır genellikle. Oysa bu metnin bir öykü sayılması daha yerindedir bize kalırsa.

Shakespeare, sonelerini, Bay W.H. dediği birine adamıştı. Shakespeare ve Hamlet adlı kitabımızda yazdığımız gibi, «Bay W.H.'in kimliği sorunu, bir mürekkep selinin binlerce sayfa üstüne akmasına ve bazıları son derece saçma ve mantıksız varsayımların ortaya atılmasına neden olmuştur. »(1)


Oscar Wilde, Bay W.H.'in kadın rollerine çıkan genç bir oyuncu olduğu tezini savunur. Bu tez özgün değildir. Ta XVIII. yüzyılda, aynı görüşü ileri sürenler vardır. Ama Oscar Wilde'ın anlattığı öykü çok ilginçtir: Cyril Graham, eski okul arkadaşı Erskine'e XVI. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığını söylediği bir portre gösterir... On altı ya da on yedi yaşlarında, elini Shakespeare'in soneler kitabı üstüne koymuş, son derece güzel, ama kadınımsı bir delikanlının resmidir bu. Cyril'e göre, Shakespeare'in sevdiği, uğruna o ölümsüz soneleri yazdığı, Bay W.H. yani Willie Hughes'dur bu genç. Ama Cyril, yalan söylemiştir. Bu sözüm ona eski portreyi bir sandıkta bulmamış, usta bir ressama yaptırmıştır. Bir rastlantı sonucu bunu öğrenen Erskine, arkadaşının sahtekârlığını yüzüne vurunca, Cyril kendini öldürür. Onun öyküsünü Erskine'den duyan anlatıcı, Cyril'in intiharına neden olan varsayımı ilkin kesinlikle reddetmişken, zamanla bunun doğruluğuna inanmaya başlar. Shakespeare'in sonelerini yeniden okuyunca, bu inancı büsbütün güçlenir. Haftalarca kitap karıştırıp, düşünüp taşındıktan sonra, Cyril'in tezini savunan uzun bir mektup yazar Erskine'e. Ne var ki, bu mektubu yazar yazmaz, üstüne bir bezginlik gelir; doğruluğunu kanıtlamak için bunca emek harcadığı teze kendi inanmaz olur. Öykünün en ilginç yanı, Bay W.H.'in kimliği konusunda intihar eden arkadaşının görüşlerini hiç paylaşmayan Erskine'in, bu tezin savunucusu haline gelmesi, yaşamını bunun doğruluğunu kanıtlamaya adamasıdır.

OSCAR WILDE / ESTETİK AKIM VE OSCAR WİLDE - 7

İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ/ Mina URGAN
Cilt:5 / Onbirinci Bölüm



Oscar Wilde’ın tek romanı The Picture of Dorian Gray, 1890’ da Amerika’ da Lippincott dergisinde tefrika edildikten bir yıl sonra, bazı küçük değişikliklerle İngiltere’de yayınlandı:

Lord Henry Wotton, arkadaşı ressam Basil Hallward’ın atölyesinde, yirmi yaşında, çok güzel bir delikanlının portresini görür. «Fildişinden ve gül yapraklarından yapılmış» «made out of ivory and rose leaves» izlenimini veren Dorian Gray’i tanımak ister. Ama Lord Henry’nin Dorian üstüne kötü bir etkisi olacağından korkan ressam, buna razı değildir. Çünkü modeline, sevginin sınırlarını aşan derin bir tutkuyla bağlıdır. İleride göreceğimiz gibi, Oscar Wilde mahkemelere düşünce, bir erkeğin başka bir erkeğe böyle bir tutku duymasının normal olup olmadığını sorulmuştu ona. Oysa Basil Hallward, erdemli bir insandır; tutkusunda hiçbir sapıklık yoktur. Dorian Gray’in kişiliğinde güzellik kavramına tapar aslında.


Basil Hallward’ın korktuğu olur. Dorian, Lord Henry Wotton ile tanışır tanışmaz, kendinden on yaş büyük, çok pırıltılı bir kişiliği olan, ağzından çıkan nerdeyse her sözü nükteler ve çarpıcı özdeyişlerle süsleyen bu adamın hemen etkisine kapılır. Lord Henry, delikanlıyı ressamın sevdiği gibi sevmez; çünkü başkalarına bağlanan bir adam değil, yaşamı uzaktan seyreden, insanlar üzerine deneyler yapmaktan hoşlanan biridir. Henüz tertemiz ve saf olan Dorian’ın bilinçaltını kurcalar. Onun kendi kendisinden bile gizlediği tutkularını, düşüncelerini; anımsanması bile yüzünü utançla kızartan düşlerini ortaya çıkarmak ister. Lord Henry, gençliğin ve güzelliğin geçiciliği üstünde durarak, Dorian’ı zehirler. Aşırı bireyciliği savunan bu adama göre, kişiliğinin tüm olasılıklarından tam anlamıyla yararlanmak, insanın başlıca amacı olmalıdır. Doyasıya yaşamak için, Dorian’ın önünde ancak birkaç yıl vardır. İnsanlardan da, Tanrı’dan da hiç çekinmeden, yaşamdan elinden geldiğince haz almalıdır. Lord Henry, eşsiz güzelliği sayesinde, her isteğini gerçekleştirebileceği inancını da aşılar Dorian’a. Portresine bakınca, zamanla yaşlanacağını, çirkinleşeceğini; bu resmin ise her zaman genç ve güzel kalacağını düşünen delikanlı, bunun tam tersinin olmasını, portrenin yaşlanıp çirkinleşmesini, kendisinin genç ve güzel kalmasını ister. Böyle bir tansığın gerçekleşmesi uğruna, ruhunun cehennemlik olmasına bile razıdır.

30 Mart 2010 Salı

OSCAR WILDE / ANDRE GIDE VE OSCAR WİLDE

O'nu yakından tanımış olan Andre Gide, Oscar Wilde'in anısına yazdığı uzunca bir tanıtım yazısında olayların bu noktasını şöyle anlatıyor:

“İngiliz kamuoyunu çalkalayan mahkeme skandalıyla Wilde'ın hayatı mahvolma tehlikesine girdiğinde bir takım edebiyatçı ve sanatçılar, edebiyat ve sanat adına bir kurtarma harekatına giriştiler... Yazarı överek insanı bağışlatmayı umdular... Ne yazık ki bu yanlış anlamalara yol açtı; çünkü kabul etmek gerekir ki Wilde büyük bir yazar değildi. Uzatılan bu kurşundan can simidi sadece O'nun boğulmasını hzlandırdı. Eserleri O'nu kurtaracağına adeta O'nunla birlikte battılar.. Boşuna bir kaç imdat eli uzandı... Dünyanın kabaran dalgası her şeyi yuttu."

O sırada Wilde'ı tümüyle ayrı bir biçimde savunmak kimsenin aklından geçmedi. İnsanı, yapıtlarının arkasına gizlemek yerine; önce insanın eşşizliğini göstermek gerekirdi. Sonra yapıtları zaten aydınlanırdı. Wilde “Tüm dehamı hayatıma, eserlerime yalnızca yeteneğimi harcadım.” derdi. Büyük bir yazar değildi ama, sözcüğün tam anlamıyla bir hayat adamıydı.. Yunan filozofları gibi, Wilde da bilgeliğini yazıya dökmez; konuşmasıyla , yaşamıyla aktarırdı; bilgeliğini tedbirsizce, insanların uçucu bellleğine emanet ederdi, suyun üzerine yazar gibi... O'nu can kulağıyla dinlemiş olanlardan biri, ben, burada bazı kişisel anılarımı aktaracağım...” diyor ve şöyle sürdürüyor...

“Wilde'ı, ancak hayatının son yıllarında tanımış olanlar, hapisten zayıflamış ve ve çökmüş olarak çıkan bir Wilde'a bakarak dahi Wilde'ı düşleyemezler..."

Kendisiyle ilk karşılaşmamız, 1891 yılında oldu. Wilde o sıralarda, Thackeray'ın “büyük adamların sahip oldukları başlıca yeteneğe”, yani "sükseye" sahipti. Hareketleriyle bakışlarıyla, her durumda ağırlığını koyardı. Sükse yapacağı o kadar kesindi ki sanki başarısı Wilde'dan önde gidiyordu. O'na yalnızca ilerlemek kalıyordu. Kitapları şaşkınlık ve beğeni yaratıyordu. Zengindi, büyüktü, mutluluk ve övgüye boğulmuştu. O'nu kimileri Asyalı bir Bacus'a kimileri Romalı bir imparatora, kimileri sde Apollon'a benzetirdi. Paris'e gelir gelmez adı dilden dile dolaşmaya başlamıştı.

29 Mart 2010 Pazartesi

OSCAR WILDE / DORİAN GRAY'İN PORTRESİ VE DİĞER ESERLERİ

Wilde'nin yazar olarak ilk önemli başarısı, başlıca romanı Dorian Gray'in çarpıcı kesinlemelerden oluşan önsözünde “Törelere uygun ya da törelere aykırı kitap diye bir şey yoktur. Kitaplar iyi yazılmıştır, ya da kötü yazılmıştır, o kadar.” diyen bu roman, estetik görüşlerden izler taşır. Bu roman "Faust efsanesinin" bir uyarlaması olarak da görülebilir. Geleneksel Faust öyküsünden başlıca ayrımı, kahramanının çok daha bencil bir tavırla yaşamın sunabileceği tüm maddesel tadları deneyebilmek tutkusuyla sürüklenmesidir.


Dorian, Faust ile, ayartıcısı Lord Henry Wotton Mephistopheles, kendini öldüren sevgilisi Sibyl'in kardeşi de Valentine ile karşılaştırılınca roman ilginç anlamlar kazanabilir. Gerçekte çağdaş okur için bu roman Dorian'ın portresi gibi yaşlanmış bir romandır. Biçim yönünden eksikleri, anlamca yüzeysellikleri, Victoria çağı Londra'sının ilginç bir yüzyıl sonu belgesi olarak sınırlar bu romanı. Ancak doğru bir değerlendirmesi için de, “hedonist” öğretileriyle Lord Henry Wotton'u, ya da zayıflıklarıyla Dorian Gray'i eleştirmenlerin şimdiye dek yaptıkları gibi yazarın kişiliğiyle özdeşleştirmemek gerekir.

OSCAR WILDE

“Yarı çocuk, yarı dahi .” Oscar Wilde'nin yaşamöyküsünü yazan Hesketh Pearson, O'nun kişiliğini böyle niteliyor. Bir yandan O'nun gösteriş tutkuları içinde çocuksu bir uçarılık, bir yanda da olağanüstü düşünsel bir yeteneğin oyalanmaları, yetinmezlikleri, serzenişleri... Gelişmesi belli bir noktada takılıp kalmış bir duygusal benlik ile çok gelişmiş bir düşünsel benliğin sürekli çekişmesi... Oscar Wilde'in yaşamını da, sanatını da belirleyen, dengesinden uğratan en önemli etken belki de budur. Yaşamının ileri aşamalarında gitgide daha da sivrileşen bu karşıtlık, O'nun bütün başarılarının olduğu gibi, yıkımının da temelini oluşturmuştur.


En sevdikleri şey, başkalarını korkutmak olan çocuklar vardır; şaşırtmak için türlü kılıklarda davranışlar sergilerler.. Bunu yapmazlarsa bir türlü mutlu olamazlar... İşte Oscar Wilde'ın yarı benliği, bu tür çocuklardan biridir. Yemeyi içmeyi aşırı ölçüde sevmesi, yasakları delme duygusu, düş kurmaya, gülmeye yatkınlığı, yerli yersiz çalımları, hep bu çocuk yönünün dışa vurumudur.

OSCAR WILDE

“Sanatta gerçek, temel olan düşünceyle gelip geçici varlık arasında bir uyum değildir. Biçimle gölge arasındaki ya da şeklin kendisiyle billurun yansıttığı şekiller arasındaki benzeyiş de değildir. Ne bir dağın yankısı, ne de ovadaki “ay”ı “ay”a ve Narcisse'i Narcisse gösteren gümüş su kaynağıdır. Sanatta gerçek bir şeyin kendisiyle uyumu, biçimin özü yansıtması, ruhun gövdeye gövdenin ruha denk oluşudur. Bu yüzden acıyla ölçülebilecek gerçek yoktur.”

“Her sanat yaratısı, bilinmez bir merkezden verilen bir haberin gerçekleşmesidir. Çünkü bir sanat eseri bir düşüncenin bir şekle bürünmesi demektir.”

“Yeni sanatın gerçek amacı genişlik değil yoğunluktur. Artık sanatta tiplerle değil, benzersizliklerle uğraşıyoruz.”

“Sanat taklidin bittiği yerde başlar”

“Yobazlık yalnızca sanatı anlama yeteneksizliği değildir. Yobaz, toplumun mekanik ağır, kör ve sakar güçlerini tutan, onlara yardım den, bir insanda ya da devingenlikte karşılaştığı, dinamik gücü tanımayan adamdır.”

“Suyun yıkayabileceğini, ateşin temizleyebileceğini, ve yeryüzünün anamız olduğunu unuttuk. Sonuçta sanatımız ay gibi, öz aydınlığından yoksun ve gölgelerle sarmaş dolaş oldu. Oysa Yunan sanatında güneşin parlaklığı vardır ve bu sanat eşyayı olduğu gibi gösterir. İlkel güçlerde temizleme özelliği bulunduğuna inanıyorum. Onlara dönmek, onların içinde yaşamak istiyorum.”

“İnsanların ve eşyanın, herkesin diline düşmüş formüllerinden bıktım. Sanatta, yaşamda ve doğada mistik olanı arıyorum. Bunu bir yerde mutlaka bulmam gerekiyor.”

“Çağımın sanat ve kültürüyle simgesel bir ilişkim vardı; delikanlılığımda bunu anlamış, çevremdekileri de bunu anlamaya zorlamıştım. Pek az insan yaşamında benim bulunduğum terdekine benzer bir yerde olabilmiş, ve bunu kabul ettirebilmiştir. Çoğunlukla bu yer varsa, o kişinin çağı geçip gidince, uzun bir süre sonra eleştirmenler ve tarihçilerce belirtilir. Benim içinse bu böyle olmadı... Duydum ve bunu başkalarına da duyurdum.. Byron da bir simge kişiydi ama, çağının tutkularıyla ve tutkulardaki yorgunluklarla ilgiliydi. Benim çağımla ilgim, daha kökten ve daha sürekliydi, hedefi daha büyük bir ilgiydi. “

“Sanatı felsefeye, felsefeyi sanata dönüştürdüm. İnsanlara başka türlü düşünme yöntemleri öğrettim, eşyaya başka renkler verdim. Söylediğim her şeye şaşıp kalıyorlardı. Ben sanat türlerinin en nesneli olan dramı aldım, sone gibi, lirik şiir gibi kişisel bir edebiyat yaratısı yaparak onunu ufkunu genişlettim, içeriğini zenginleştirdim. Dram, roman gibi düzyazıyla; şiir, ciddi ya da fantastik bir konuşma... Elime her geçeni güzelleştirip yeni bir görkemin giysisiyle süslüyordum. Gerçeği olduğu kadar yanlışı da bir imparatorluk yıkılmazlığıyla veriyor ve doğru ile yanlışın basit bir mantıksal düşüncelerden başka şeyler olmadığını gösteriyordum. Sanatı en yüce bir gerçeklik ve yaşamı yapmacığın bir parçası gibi değerlendirerek yaşadığım yüzyılın fantezi tutkusunu değerlendiriyordum. Öyle ki çevremde efsaneler, destanlar oluşturuldu.”

“İmge fakültesi, dünyanın ışığıdır. Dünya onunla oluşturulmuştur. Buna karşı dünya onu anlamasını bilmez. Bunun nedeni imge fakültesinin dünyanın görünüşü anlamına gelmesi ve insanları birbirinden ayıran şeyin özünde sevgi bulunmasıdır."

“Yaşam için kazanılmış her şey, sanat için yitirilmiştir.”

“Ölümün ulaşamadığı tek şey sanattır.”

“İyi romancılara iyi evlatlardan da az rastlanır. Kimi romanları yazmak onları okumaktan da kolaydır.”

“Çağımız romancılarının karşılaştığı başlıca güçlük şu: Topluma karışmazlarsa eserleri okunmaz olur, toplum yaşayışına girerlerse yazmaya zamanları kalmaz.”

“Sanatçı bir şey tanıtlamak istemez. Doğru olan şeyler bile tanıtlanabilir. Doğru olan şeyler bile kanıtlanabilir. Sanatçıda ahlak eğilimleri yoktur. Böyle bir eğilim sanatçıda bağışlanmaz bir deyiş yapmacığıdır. Sanatta ahlaklılık, kusurlu bir aracın kusursuz kullanılmasıdır. Sanatçı tiksindirici şeylere eğilim göstermemiştir. O, neyi isterse onu dile getirebilir. Erdemle -kötülük,dille düşünce sanatçı için sanat araçlardır.”

“Sanatın amacı sanatçıyı gizlemek, sanatı ortaya çıkarabilmektir.”

“Eleştirmen, güzel şeylerden edindiği izlenimleri başka bir biçimde ya da başka araçlarla anlatabilen kişilerdir. Eleştirmenin en yücesi de en kabası gibi bir çeşit otobiyografi olmaktan kurtulamaz..."