RSS

25 Şubat 2010 Perşembe

PABLO NERUDA

Şili'li ozan Pablo Neruda...

1971 yılında Nobel ödülünü alan büyük ozan Şili'nin Parral kasabasında 1904'te doğdu. Neftali Ricardo Reyes olan asıl adını Pablo Neruda olarak değiştirmiş ve yirmisinde YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI 'yı yayınlayarak adını duyurmuştur.

Latin Amerika şiirinin durgunluk yılları.. “Modernista” akımı Ruben Dario'nun ölümüyle bitmiş, Güney Amerika ozanları aranış içine girmişlerdi. .. Bir takım akımlar yaratma ya da son Paris modalarını izlemek arasında bocalanıyordu... Bu nedenle eski duyarlıkları kullanan sıradan ozanlar kendi kültüründen kopuk, özentili, taklitçi bir kuşak oluştu... İşte Neruda bu oluşum yaşanırken; pampaların, yanardağların, büyük yaylalardaki yalnız evlerin diliyle konuşan şiirleriyle ortaya çıkar!.. Ve yirmisindeki bu ozanı okuyanlar, kendine özgü duyarlıkları yansıtan otantik bir kişilikle karşı karşıya olduğunu anladılar!.. Bir konuşmasında Neruda bu gerçeği şöyle belirtir:

“Eliot'un , Jimenez'in kaynakları nereye çıkıyor?. Kitaplara, eğitime, kültüre değil mi?.. Ama yanardağlar, pampalar ve çöllerle kaplı bir ülkenin şiirini yamak istiyorsanız, soyluca döşenmiş salonlar ve oturma odaları için yazamazsınız...”


Neruda'nın şiirinin kaynağı hiç kuşkusuz, Şili'nin ıssız görünümlerinin, ozanın bilincine bir yalnızlık olarak yansıması oldu... 1910 yıllarında güneydeki yaylalarda Temuco'ya yerleşmişlerdi. Orada büyük okyanus yağmurlarının; küçük köy evlerini, demiryollarını, ormandaki ağaçları sürükleyip götürdüğünü gördü. ..Ve bütün bunlar O'nun şiirlerine yansıdı.. Bakın o yılları nasıl anlatıyor:


Ve o zamanlar oldu bu... Şiir
aramaya geldi beni...
Bilmem ki , bilmem ki nerden
çıkıverdi... kıştan mı ırmaktan mı?
Bilmem ki nasıl, ne zaman?
değil sesler değildi bu, sözcükler
ya da sessizlik değildi...
bana bir sokaktan sesleniyordu,
gecenin dallarından
başkaları arasından ansızın
yanan ateşler arasında
ya da yapayalnız bir dönüşte
oradaydı, yoktu yüzü
ve dokunuyordu bana.

Ne diyeceğimi bilmiyordum, ağzımsa
bilemiyordu adlandırmayı,
kördü gözlerim
ve bir şeyler çarpıyordu içime
ateş gibi
yitik kanatlar gibi...

ve bir başıma geliştim usul usul.
uğraşıp çözerek bu yangını
ve ilk anlaşılmaz satırı yazdım
anlaşılmaz, temelsiz, saf ahmaklığı
saf bilgisini,
hiç bir şey bilmeyen kimsenin.
ve gördüm birdenbire
benek benek ve açık göğü, gezegenleri, canlı fidanlıkları...
delinmiş göz göz olmuş gölgeyi oklarla, ateşle, çiçekle
sürükleyip götüren geceyi, evreni...

Ve ben, en ufak yaratık
gizem görünümünde ve biçimindeki
o büyük ve yıldızlı boşlukla şaşkın...
sezdim uçurumun saf bölümünü,
yuvarlanan yıldızlarla
yüreğim çözüldü rüzgarda.
“ O yer beliriyor sanki bende yaşıyormuş gibi,
kapıyorum gözlerimi, o anda varoluyorum,
kapıyorum gözlerimi, bir bulut açılıyor,
bir kapı açılıyor kokunun geçidinde,
bir ırmak doluyor içeri taşlarıyla çağıldayarak,
içime işliyor ülkenin nemi,
altın kilisesinin yontularına doluşmuş
bu güz buğusu içinde
ve göreceksiniz ben öldükten sonra bile
nasıl karşılıyorum ilkyazı hala
nasıl üstleniyorum başakların hışırtısını,
deniz nasıl giriyor gömülü gözlerime ...


Daha sonra Neruda batılı ozanları, özellikle Fransız Sembolist şiirinin “lânetlenmiş ozanları” nı Beaudelaire ve Rimbaud'yu okuyup özümseyecek... Şili folklorunu ve ülkesinin gezgin halk ozanlarını inceleyecektir... Böylece ozan kültür birikimini, Avrupa uygarlığı ve Şili halk kültürü sentezi üzerine kuracak, ama bu birikim onu doğadan koparıp yabancılaştırmayacaktır.


Oğluyum ben o ırmakların
ama yaşamım
yeryüzünde koşmakla geçti
aynı ırmaklar boyunca aynı köpüğe doğru
ve denizi o günlerin
devrilince yaralı bir kula gibi
ve çılgın bir öfkeyle doğrulunca diken diken
çıktım köklerimden,
daha genişledi yurdum,
ağacın birliği kırıldı;
ormanların zındanı
yeşil bir kapı açtı da
girdi ordan dalga ve gümbürtüsü
ve yaşamım yayıldı
bir deniz çarpmasıyla
enginde


Temuco'dan sonra Neruda yüksek öğrenimini yapmak için başkente Santiago'ya gitti. Edebiyat ve felsefe okuyacaktı... Çekingen tavırları, koca sombrerosuyla, yüreğinde yağmurlar, akarsular, çoban ateşleri dolu dolu küçük bir pansiyon odasına yerleşti. Bu odada her gün 3-4 şiir yazıyordu... Kent yaşamına ayak uydurması kolay olmadı...


“Üniversiteyi bitiremedim... Çünkü üniversitede politika beni tamamen kendisine çekmişti... Bir de edebiyat dünyası... Benim gibi bir taşralı için Beaudleaire' den söz edebilen, Fransız şairlerini tanıyabilen kimselerle bir araya gelebilmek, vazgeçilmeyecek bir zevkti... Yeni yeni bulduğumuz, ayrımına vardığımız şeyleri geceler boyu tartışıyorduk...O zamanlar 19 yaşında ya vardım ya yoktum...

“Şililer şiire düşkün, eğilimlidirler. Bu belki de bir yanı okyanus öbür yanı aşılmaz dağlarla çevrili ülkenin, içe kapanıklığındandır. Üniversite öğrenciliği yıllarında, şiirler okuyarak ülkeyi baştan başa dolaştım... kitlenin ilgisini çeken şeyin şiir olduğunu fark ettim... Politika ve ekonomiden çok, şiir heyecan veriyordu... onlara da bana da... "


Gene de bazı dostluklar, bu yalnız ve içe kapanık genci değiştirdi. Bu dostların başında Alberto Royal Jimenez gelir. Jimenez O'na büyük kentin aylak, bohem yaşantısını tanıttı..Bu arada Fransızca öğrendi.. ve biraz da mimarlık..


YİTEN ÇOCUK


Kim oldum? Ne oldum? Ne olduk?

Karşılık yok. Geçtik,
Olmadık. Öyleydik. Başka ayaklar
başka eller, başka gözler.
Her şey durum değiştirdi yaprak yaprak
ağaçta. Ama sende? Derin değişti

saçların, belleğin. Sen o olmadın,
koşa koşa geçti o çocuk
bir ırmağın ardından, bir bisikletin ardından,
ve devinimle
yaşamım geçip gitti o dakikada.
Sahte kimlik izledi adımlarını.
Saatlar rıhtıma bağlandı günden güne,
ama sen değildin daha, geldi öteki
öteki sen, sonra bir öteki, sen sen oluncaya dek,
sen koparıncaya dek kendini
yolcunun kendisinden,
trenden, yaşamın vagonlarından,
başkası bilmekten kendini, ilerleyenden.
Çocuğun maskesi değişti,
acılı durumu zayıfladı,
yatıştı güçlü devingenliği
iyi dayandı iskelet, dayandı kemik çatkısı,
gülümseme, yürüyüş, havadan bir çalım; yankısı
o çıplak çocuğun
ki ortaya çıktı bir şimşekten,
gene de büyüme bir giysi gibi oldu!
insan başkasıydı ve kendinde taşıyordu onu iğreti.

Böyle oldu bu işler bende...

Ormandan
vardım kente, gaza, acımasız yüzlere
ki ölçtüler boyumu ve bilgimi
vardım kadınlara, ki bende aradılar kendilerini
bende yitirmişler gibi.
ve ortaya çıktı böylece
saf olmayan kişi,
oğulu saf oğulun,

hiç bir şeyin öncekine benzemediği ana dek
ve ansızın yüzümde
yabancı bir yüz belirdi
ama kendi yüzümdü bu da:
bendim o büyüyen
sendin o büyüyen
her şeydik biz
ve unuttuk büsbütün ne olduğumuzu.

Arasıra anımsarız
o bizde yaşamış olanı
ve sorduğumuz olur bizi anımsar mı o diye,
bilir mi diye kendisi olduğumuzu en azından,
konuştuğumuzu
kendi diliyle,
ama o yok olmuş saatlerin dbinden
bakar bize, bakar ya, tanımaz bizi.


Evet... Santiago'daki taşralı üniversiteli delikanlı, o küçük pansiyon odasında yazıyor, okuyor, arkadaşlarıyla tartışıyor; bir yandan da bit, pire, açlıkla savaşıyordu... gözlerinin önünde yitip giden çocukluğu... anıları ve yaşadıklarıyla, yalnızlıkla, kimlik arayışındaydı... Bir savaşım veriyordu... dünyaya, yaşama, kendine karşı.. açlığa, yokluğa, kavramlara ve sözcüklere karşı... Bu yılların izlerinin şiirlerinde de görürüz.


YÜZÜSTÜ KALAKALMIŞLAR

Değil yalnız deniz, değil yalnız kıyı, köpük,
güçleri boyuneğme nedir bilmeyen kuşlar,
değil yalnız şurada buradaki kocaman gözler,
değil yalnız yaslı gece ve gezegenleri,
değil yalnız orman ve yüksek kalabalığı,
acı da, evet, acı da ekmeğidir insanın.

Ama neden? Ben o zamanlar
ip gibi inceydim ve daha kara
bir gece suları balığından,ve elimde değildi,
elimde değildi dayanmak, dünyayı değiştirmek
isterdim bir yumrukta.
lsırdığımı sandım birden en acı otu,
böldüğümü cinayetle kirlenmiş bir sessizliği.
Ama yalnızlık içinde doğar ve ölür her şey,
akıl durmadan büyür taşkınlığa dönmek için,
güle ulaşamadan genişler taçyaprağı,
yalnızlık işe yaramaz tozudur dünyanın,
dönen tekerlektir insansız, topraksız, susuz.
Ve böylece haykırdım da ben yitik
ne oldu bu dizginsiz çığlık çocuklukta?

Kim işitti? Hangi ağız karşılık verdi? Hangi yolu tuttum?
Ne karşılık verdi
duvarlar, başımı vurduğumda kendilerine?
Yükselip geri gelir zayıf yalnızın sesi,
döner, döner durmadan acımasız tekerleği felaketlerin.
O çığlık yükselip geri geldi. Bilmedi kimse.
Yüzüstü kalakalmışlar bile.

Sait Maden – Kara Ada Şiirleri
Bilim Felsefe Sanat Yayınları




20 AŞK ŞİİRİ VE BİR UMUTSUZ ŞARKI Neruda'nın ilk önemli yapıtıdır. Ustalıklı bir şiir işçiliğinin yanısıra gençlik üzüntüleri tutkular, özlemler, yurdunun güney kesimlerinin görkemli doğası iç içedir bu yirmi şiirde ... Santiago'da öğrencilerin barındığı sokaklar, hanımeli kokuları, denizle yağmurun çizdiği sınırsız bir çerçeve, güney kutbunun bol yıldızlı göğü ve karşılıklı güzel bir aşkla başkent...



“Anımsıyorum seni geçen güzkü halinle
Başında gri beren ve sakin yüreğin
Gün batımı alevi tutuşur gözlerinde
Ve yapraklar düşerdi gönlündeki sulara

............

Bir gemiden gökyüzü tarlalar tepelerden:
Anıların ışıktır, dumandır, durgun sudur
O derin gözlerinde şafaklar yalazlanır
İçimde tutuşur kuru güz yaprakları.”

-----------------------------------

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler,
Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi ah daha neler neler
Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler
Sesim rüzgarı arar ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya eskidendi sevmeler



SERENAD

Sen benim derimden daha çok benimsin. seni araken
İçimde damarlarımda, kanımda ışıkla örülmüş
Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giyssilerin
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum.
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm
Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun köklerin çok derinde

.....................

“Kim var orada, kim var orada”
diye sorarım sanki gecenin
Geç saatlerinde... birisi kapımı çalmış gibi
Bir de baktım ki boşluğun ortasında rüzgardan başka bir şey yok
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş
Sanki hiçbir şey yokmuş da
Var olan herşey oradaymış gibi...
Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin
İşte kan ya da buğday
toprak ya da ateş
yaşarız burada bir tek bitki gibi
Yapraklarının anlamını bilmeyen.
(Çev: Hilmi Yavuz)

Pablo Neruda 1925'ten sonra kendini büsbütün şiire verir. Ardarda üç yapıt çıkarır: “HALKALAR ,” YERLEŞİK ADAM VE UMUDU”

Bu arada siyasal tartışmalar, işçi olayları başkentli bohem sanatçıların duyarlıklarında yer ediyor; Neruda'nın henüz radikal değişikliklerden uzak insancıl perspektifler kazandırıyordu. Neruda'nın iki büyük ozanın şiirleriyle tanışması bu döneme rastlar: Mayakovski ve Walt Whitman... Neruda kendi anlatımıyla Mayakovski'de: “Doğayı günbatımı ve gündoğumu diye sınıflandıran bunak sistemlerin anlaşılmaz mırıltıları” arasında “çekiç gibi ses veren şiirler” buldu...


Çimen Yaprakları'nın ozanı Walt Whitman için ise sonradan yazdığı şiirlerden birinde:

“Bana sesini ödünç ver, yüreğinin ağırlığını” diyecektir. Neruda; Mayakovski ve Whitman'da aradığı sesi bulacak, bu ozanlar onun gelişmesinde yol açıcılık yapacaklardır.

1927 yılında dışişlerinde görev aldı. Konsolos olarak Birmanya'nın Rangoon kentine atandı.Ünlü yapıtlarından YERYÜZÜNDE KONAKLAMA burada oluşur.

Pablo Neruda kendisiyle yapılan ropörtajlardan birinde “Şairken birdenbire konsolos oldunuz, nasıl oldu bu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:

“Şilililer denizci ve gezgin olurlar... Ve bizde herkes biryerlere gitmek ister. Bir şeyler yaptığınız zaman size "İyi ama buralarda ne duruyorsun sen?" diye sorarlar... “Her yeri gördün de mi buradasın!.” bana bu soruyu o kadar çok kimse sordu ki, sonunda kendi ülkemde ne yapıp durduğumu, başka yerlere gitmenin en iyi yolunun ne olduğunu ben kendikendime düşündüm.Param yoktu. O zaman bana akıl verdiler, konsolos olarak atanabileceğime kanaat getirdim. Dışişlerine başvurdum bana tuhaf tuhaf baktılar, geri döndüm... Sonra bir arkadaşımın yardımıyla görevi aldığımda öylesine koltuklarım kabarmıştı ki neresi olduğunu bile sormamıştım. Bakanlık bürosu duvarındaki büyük dünya haritasında tam tayinimin çıktığı yerde bir delik vardı.. Nereye konsolos olarak gideceğimi soranlara “bir deliğe” diyordum...

Bu delik taa Birmanya'da Rangoon kentiydi... Bir yıl sonra Seylan'ın başkenti Colombo'ya ... 1930 'da Java'ya atandı... P. Neruda bu yılları anılarında şöyle anlatıyor:

“Resmi görevimde yaptığım iş hemen hemen hiç yok gibiydi... Her üç ayda bir Kalküta'dan bir gemi kalkar ve Şili'ye çay ve katı parafin götürürdü. O sırada başımı kaşıyacak zamanım olmaz, çıkış belgelerini pullayıp imzalardım... Ondan sonra yeniden üç aylık durgunluk ve boşluk.. Yalnız başıma çarşıları, tapınakları gezerdim...Bu dönem şiirimin en kederli dönemidir...”

Neruda o sırada yalnızca çarşıları ve tapınakları değil, çöküp yozlaşmakta olan İngiliz sömürge yönetimini ve doğuyu da incelemek fırsatını buldu. İngiliz soylularının zarifliği, mihracelerin göz kamaştıran zenginliğinin ardında büyük halk yığınlarının yoksulluğunu gördü... Bu Neruda'nın şiirine, bu kez yalnızlığın değil, ama bir yıkılışın ve ölümün hüznünü getirdi...

Doğu'daki görevleri boyunca Neruda kendi deyimiyle “Ölümün Sözlüğü” nü inceledi. Ilya Ehrenburg Neruda'nın bu yıllardaki şiirinde ölüm temasının somut bir gerçeklik kazandığını belirtiyor:

“1920'lerin sonu ve 1930'ların başlangıcında Neruda'nın şiirinde “ölüm” bir gerçeklik kazanmıştı. Bu çevresinde gördüğü ve binlerce görünmez bağla bağlı olduğu bir dünyanın göçüp gidişiydi. Ozan sesi ne kadar güçlü ve bütün çıkarsa ölümün de onda o kadar güçlü yankılanacağını biliyordu.”

YERYÜZÜ KONUĞU...Bu dönemde oluşur ve bu temaları en somut, en geniş perspektiflerden alır. Neruda bu şiirlerde bireyselden evrensellik düzeyine ulaşır. Yalnızlık ve ölümün yanında yeryüzü insanının karşıkarşıya kaldığı krizleri ve çözümleri derinlemesine ele alır.

Buraya kadarki yalnızlık sürecinde; Neruda'nın çevreye, doğaya, insanlara, yaşadıklarına ve kendi gerçeklerine, gözlemlerine dayalı kavramlar içeren şiirlerini, yani bireysel, kendine dönük duyarlıkları yansıtan şiirlerini inceledik... Bu dönemi YERYÜZÜ KONUĞU' ndan seçmelerle noktalayalım. Çünkü ozanımız yaşamındaki değişimlerle birlikte, düşüncelerinde de büyük değişimler yaşayacak ve bunları yazdıklarıyla yansıtacaktır. Şimdi Yeryüzü Konuğu'na dönelim, “yalnızlık ve ölüm” ün ondaki etkilerine bakalım..


Şöyle bir dokunsaydın yüreğime
Yüreğime üfleseydin deniz kıyısında ağlayara
Karanlık bir ses duyacaktın uykulu tren seslerinin andıran
Kararsız sular gibi güz yaprakları gibi kan gibi
Islak ateşlerin sesi gibi göklerde yanan
Bir düş gibi ses verirdi dallar gibi yağmur gibi ya da
Üfleseydin yüreğime, denize yakın
Avcı borazanları gibi hüzünlü bir limanda

Aklar giyinmiş bir hayalet gibi
Kıyısında köpüklerin
Rüzgarın ortasında
Uzayan bir yokluk gibi ansızın bir çan gibi
Zincirden kurtulmuş bir hayalet ağlayan deniz kıyısında

Deniz paylaştırır yüreğinin sesini
yağmur iniyor, karanlık iniyor yalnız sahillere
gece iniyor gece önüne geçilmez
batık gemi bayrakları mavisinde hüznü
sönük gümüşsü yıldızlarla çoğalmış
acı deniz kabukları gibi ses vererek
ey deniz, ey yakarış diye haykırır yürek
İçten sesiyle suçlar deniz,

Ey mutsuzluk, ve kırılmış dalgalarda yiten korku diyerek
yeşil gelinciklerini ve gölgesini, üstüne düşen...

Ansızın var olursan yaslı kıyılarda
ölü bir günle kuşatılmışsan
yüzünle yepyeni bir ışığa dönüksen
dalgalarla dalgalarla doluysan
yangınlı bir güvercin gibi çırpınan
korkudan soğumuş yüreğime üflersen
kanın kara sesli harfleri gibi yankılanır
büyür kırmızı suları, derin
ölüm gibi ses verir
rüzgar ağlamayla dolu bir borazan gibi
korkular akıtan bir kazan gibi ses verir
ya da bilinmez sesini getirir gölgelerin

Bir hayalet olmak ister miydin
kısır ve yaslı borazanı üfleyen
deniz kıyısında yalnız tek başına?
Bir kez çağırmaya gör denizin
uzayan seslerini hayın ıslıklarını
yaralı dalgalardaki buyruklarını

Birileri gelirdi belki
gelirdi birileri
adaların doruklarından kızıl derinliklerinden

Gelirdi birileri gelirdi birileri
gazapla üflemek için
bırakılmış bir geminin sirenleri gibi ses vererek
bir yakarı gibi
kanla köpük arası bir at kişnemesi gibi
kendi kendini ısıran öfkeli bir su gibi

Deniz duraklarında
gölgeli kabukları bir çığlık gibi dolanır
deniz kuşları uçuşur ve denizi küçümser
seslerin çizgileri ve yaslı çubuklarıdır
açık denizin yalnız kıyısından eser...

Çev: H.Yavuz


Yıl 1934... Barselona konsolosluğu... iç savaş öncesi İspanyası'nda... 1930'lu yıllarda İspanya sıcak aydınlık, pırıl pırıl şiirler yazan Akdeniz ozanlarıyla doludur. Bunlardan bazıları Federico Garcia Lorca, Raphael Alberti, Miguel Hernandez, Luis Cernuda, Manuel Altalaguer... gibi adlar...

Neruda 1935'te Madrit'e yerleşir... O ünlü “Çiçekler Evi'ne...

Lorca Alberti, Gonzales-Tunon'la şiir tartışmaları, düşünce alışverişiyle İspanya'nın dar güneşli sokaklarında yapılan gezintiler... Umutla, düşlerle, tasarılarla; seinç içinde Çiçekler Evi'nin balkonunda geçirilen günler... Neruda mutludur... arkadaşlarıyla “Şiirin Yeşil Atı” adını verdikleri dergiyi çıkarırlar. Ne yazık ki bu güzelliklerle dolu dönem kısa sürer...

Ve F.G.Lorca 1936, 19 Ağustos'unda kurşuna dizilir... İşte o andan başlayarak Neruda'nın yaşamında, şiirinde, kişiliğinde derin değişimler başlar... Artık “gelinciklerle örtülü metafizik” dönemi kapanmıştır. Çünkü İspanya'da iç ve dış güçlerin kışkırtıcılığında başlayan iç savaşı Neruda günü gününe yaşar.... kıyımı görür... kan gölüne dönüşen sokakaları görür... Lorca'nın ölümünden sonra Madrid'in yazgısına katılır; Franco'ya karşı Cumhuruyetçileri öyle candan destekler ki Şili hükumetince görevden alınır. İlk büyük siyasi şiiri “Ölmüş Savaşçıların Analarına Ağıt”ı yazar... AÇIKLAYALIM diye haykırır.



AÇIKLAYALIM


Bana soracaksın: Leylaklar nerde?
Nerde gelinciklerle örtülü metafizik?
Nerde suskular ve kuşlarla dolu kelimeleri
damıtan yağmur?...
Anlatayım başıma gelenleri:

Madrit'in bir mahallesinde yaşıyordum
çanlarla, ağaçlarla, saatlerle
uzaklara bakınca ordan
kocaman deri bir okyanus gibi
Kastil'in kuru yüzü görünürdü...

Evimin adı “Çiçekler Evi”iydi.
Itırlar biterdi her yanında güzel bir evdi
çocuklar, köpeklerle

Raoul, hatılıryor musun?
Raphael, ya sen?
Hatırlıyor musun, Federico?
Sen şimdi toprağın altında yatan
hatırlıyor musun evimin balkonlarını, orda
Haziran güneşi ağzına çiçekler yığardı hani
kardeş hey kardeş !

Ve bir sabah her şeyi ateş aldı
Ve bir sabah kızıl korlar
Topraktan çıktılar
yutup yok ederek önüne gelenleri

Ve o günden başlar ateş
Ve o günden beri barut
Ve o günden beri kan

Haydutlar geldiler uçaklarıyla, mağriplileriyle
Haydutlar; yüzükler ve düşesleriyle
Kara papazlarıyla geldiler onları kutsayan
Göğün yücelerinden geldiler çocukları öldürmek için
Çocuk kanları boydan boya
Çocuk kanlarıydı akan kentin sokaklarından

Ama her suçtan bir mermi fışkırıyor
Bir gün yüreğinizin tam ortasındaki
Yerini alacak olan

Bir de bana şiirlerin
Neden söz açmaz diye soruyorsunuz
Düşlerden yapraklardan
Doğduğun ülkenin koca yanardağlarından?

Gelin görün sokaklar kan
Gelin görün
Sokaklar kan
Gelin görün kanı
Sokaklar boyunca akan.


Neruda'nın düşünceleri İspanya İç Savaşı'na bağlı olarak kökten değişime uğramıştır. Marksizme bağlanmış ve bunu o yıllarda “faşizme karşı, tek savaş silahı olarak nitelendirmiştir. 1937'de İspanya'dan ayrılıp Fransa'ya gitti. Şili'de bir “Halk Cephesi” hükumeti kurulunca da ülkesine geri döndü.

II. Dünya Savaşı başladığında Neruda Meksika başkonsolosuydu. Savaş yılları Neruda'nın Nazi faşizminin zorbalığına yiğit bir aydın ahlakıyla karşı koyduğu yıllardır. Bu savaşta tarafsız kalmayı yeğleyen aydınlara öfkesini şöyle dile getiriyordu:

“Bir Aztek delikanlısının, Arjantinlinin ya da Kübalı'nın Kafka, Rilke ya da Lawrence'e bağlandıklarını gördükçe öfkelenmemek elde değil... Gençler “saf şiir” adına daha gençken yaşlanıyorlar, en basit insanlık görevlerini untuyorlar... Savaşmayan kim olursa olsun korkaktır. Geçmişten artakalanlara dönmek ya da düşlerin labirentini araştırmak çağımıza yaraşan bir uğraşı değildir.”

Bu sözleriyle Neruda çağdaş aydının sorumluluğunu anganement (bağlanma) olarak pratiğe indirmiştir. Bu dünya görüşüyle toplumcu yazarlara, özellikle Sartre'la birleşir. Sartre'ın şu sözlerinde Neruda'nın öfkesinin yankılarını buluruz. “Fare gibi ölmek istemeyen bir yazarın kuşlar hakkında şiir yazmaktan hoşlandığını söylerken içten olamayacağını söylemeliyim. Yazar çağını şu ya da bu biçimde yanıtmalıdır... Yansıtmak zorundadır.”

Neruda'nın saf şiirin karşısına dikilmesi hem O'nun ideolojik yönsemesi, hem de nesnelere karşı olan gerçekçi tutumu ile bütünleşir. Bu yüzden de “saf şiir”e karşı saf olmayan şiiri savunmuştur. “Pure poetry” deyimini kullanmıştır.

Impure poetry'i kavramak için isterseniz Neruda'nın açıklamalarına bakalım:

“Gecenin ya da günün belirli saatlerinde orada duran nesnelere derinlemesine bakmakta yarar vardır: geniş tozlu yollarda aşınmış tekerlekler, kömür çuvalları, fıçılar, sepetler, marangoz gereçleri.... İnsan elinin ve toprağın dokunmuşluğunu yansıtırlar. Bu yansıma acı çeken bir ozan için bir derstir.Eskimiş yüzeyler, nesneler üzerindeki parmak izleri... Çoğunlukla trajik ama genellikle belirsiz duygular getiren bir duyarlık bu nesneleri kuşatmıştır. Bunlar gerçeğe hafife alınamayacak bir büyülenmişlik kazandırırlar. İnsanoğlunun görkemden uzak karışıklığı bu nesnelerde belirir. Bu dağınıklık kullanılmış ve atılmış nesnelerde el ve ayak izlerinde, bütün nesnelerin içinde ve dışında insanlığın sürekli damgasını taşır. İşte biz bu tür şiiri aramalıyız. Asitle ve insan eliyle eskitilmiş, duman ve tere batmış, güzel ya da kötü kokan, yaptığımız her şeye bulanmış bir şiir... Eski giysiler kadar kirli, yemek lekeleri ve utançla kirlenmiş bir beden kadar pis... buruşukluklar... utançlar... gözlemler... düşler... uyanıklıklar... siyasal inançlar, kuşkular ve yergilerle dolu bir şiir....”

Siyasal inançlar... Evet, Neruda'yı sürgüne götürecek sadece bunlar olacaktır. Savaştan sonra Şili'de demokrasi savunucuları çıkar ortaya... Eski arkadaşı Gonzales Videla bunlardan biridir.Videla başkanlık seçiminde adaylığını koymuştur. Demokrasiyi gerçekleştirecek, işçilerin haklarını koruyacak ve bir toprak yapacaktır. Senatör Neruda, Videla'nın en gözüpek savunucularından biridir. Seçimler yapılır, Videla başkan seçilir. Ama sözlerinin birini bile gerçekleştirmek şöyle dursun, tam bir polis devleti kurar Videla... Neruda yiğitçe karşı koyar.. Videla'nın adamları onun evini ateşe verir. Hükümet O'nu ihanet suçuyla 1948 yılında yargı önüne çıkarır.

Sürgün yılları ve Canto General... Dünya ozanları ve şiirseverler bu büyük epik şiirin Neruda'nın “Magnum Opus”u olduğunda birleşiyorlar.. Bir kıta insanının ve toprağının savaşını kapsayan evrensel bir destan, bir halk epopesi...


Halkım ben parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde.
Buğday nasıl filizini sürer de

Çıkarsa toprağın üstüne
Kırmızı güzelim elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız yeniden doğarız ölümlerde...


Not: Bu metin ağırlıklı olarak, Hilmi Yavuz çevirilerinden, ve Neruda'nın "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" adlı yaşamöyküsünden... dergilerde çevrili şiirlerinden derlendi..

Hiç yorum yok: