RSS

23 Şubat 2010 Salı

PABLO NERUDA / ELEŞTİRİ

ELEŞTİRİ
VE
KENDİ KENDİNİ ELEŞTİRİ

Değerli bir iki eleştirmenin var olduğunu inkâr edemem. Edebiyat şölenlerinin övgü nutuklarından söz açacak değilim. İstemeyerek yol açtığım küçük düşürmelerden de söz açmayacağım.

Ben daha başka kimselerden söz edeceğim. Kitaplarım üzerine yazılanlar arasında genç neslin ateşli yazarlarından ayrı olarak Sovyet yurttaşı Lev Ospevat adını en başta söyleyeceğim. Bu genç adam İspanyol dilini bütün incelikleriyle öğrendi ve benim şiirlerimde anlamdan ve uyumdan daha fazlasını buldu: Kendi ülkesinin kuzey ışığını benim şiirlerime yönelterek yarının bakış açısına varmış oldu.

Büyük çapta bir eleştirmen olan Emir Rodriguez Monegal, şiirlerim üzerine bir kitap yayınladı. "Hareketsiz yolcu" başlığıyla. Bu edebiyat doktorunun hiç de budala olmadığı ilk bakışta anlaşılır. Yolculuklardan hoşlandığımı, fakat evimden, yurdumdan ve kendi kendimden uzaklaşmadan bunu yaptığımı hemen fark etmişti. Kitaplığımda bulunan ve eşsiz bir polis romanı olan "Ay Taşı"nda hoşuma giden bir dokundurma vardır. Yaşlı bir İngiliz centilmeni, sırtında pelerini, bir elinde piposu, öteki elinde kitabıyla şöminenin önünde oturur, ayaklarının ucunda iki köpek uyuklar. Şöminenin önünde, deniz kıyısında, iki köpeğin arasında ve pipomu tüttürerek kitaplar okuyayım, her zaman pek isterdim.


Amado Alonso'nun “Pablo Neruda'nın Şiiri Ve Üslûbu” kitabı pek çok şeyi doğru olarak ortaya koymaktadır; gölgelikleri araştırması, sözler ve kayıp giden gerçek arasında bir şeyler aranması çok ilginçtir. Bunun dışında da Alanso'nun incelenmesi, dilimizde çağdaş bir şairin eserleri üzerine ilk ve ciddi bir uğraşıdır. Böyle oluşu beni pek çok şeyden daha çok onurlandırıyor.

Şiirlerimi incelemeyi deneyen birçok eleştirmen bana başvurdu.

Bunların arasında Amado Alonso, beni soru yağmuruna tuttu o günlerde hiç katlanamadığım aydınlık duvarına sıkıştırdı.

Kimi eleştirmenler beni gerçeküstücü sayıyor, kimileri de gerçekçi. Şairden saymayanlar da var. Hepsi de bir parça haklı. Bir parça da yanılıyorlar.

“Yeryüzünde Konaklama” kitabım, gerçeküstücülüğün doruğa ulaştığı günlerde yazılmış, hiç değil yazılmaya başlanmıştı. “Bitip Tükenmez İnsanlar” da böyle. Ne var ki, yılları saymak pek güvendirici değil. Dünyanın havası şiir molekülleri istiyor. Hafif ya da kurşun gibi ağır. Bu tohumlar sürülmüş topraklara, ya da kafaların içine düşüyor. Maddeye ilkbahar ve mücadele havasını armağan ediyor.


Gerçekçiliğe gelince, şiir söz konusu olunca, gerçekçilikten nefret ederim, diye bir şey aklımın köşesinden geçmez. Hatta, daha da fazlası. Şiirin gerçeküstü, ya da gerçek altı olmak için hiç bir nedeni yoktur ama şiir gerçekçiliğe karşı olabilir. Bunu çok haklı, ya da çok haksız yapabilir. Yani bütün şiir yanıyla.

Şiir çalışmalarımın dokusu niteliğindeki kitaptan hoşlanırım. Edebiyat ormanından da. Kitapların sırt yazılarından bile. Fakat edebiyat okulu etiketlerinden hiç hoşlanmam. Okulsuz ve sınıflandırılmamış kitaplar istiyorum. Hayatta olduğu gibi…

“Olumlu kişi” yi, Walt Whitman'da ve Mayakovski'de severim. Demek istediğim şu: “Olumlu kişi” yi reçetesiz bulmuş, bunu vücut yapımıza, boyunca acılara katlanarak yerleştirmiş, o kişiyi ekmeğimize ve rüyalarımıza ortak edebilmiş olanlarda.

Sosyalist bir toplum, asıl önemli olanın unutulduğu, tedirgin bir dönem mitolojisine son vermeli. Kuzey Amerikalı Whitman'ın ya da Sovyet yurttaşı Mayakosvki'nin iç savaşın aşırı hareketli siperlerinde bulduğu “olumlu kahraman”dan hoşlandığım gibi; Lautreamont'un yaşlı kahramanına da, Laforgue'nin saygıdeğer kişisine ve Charles Baudlaire'in “olumsuz” askerine de yer var yüreğimde.

Yaratıcılığın bu elma yarısından kopmamağa dikkat etmeliyiz, yoksa yüreğimiz ikiye bölünür. Varoluşumuzu kaybederiz.

Dikkat! Şairler için sokakta, ışıkta ve gölgede bir yer ayırmayı bilmeliyiz.

Şairin görevi tarihte hep birdi belki de! Şiirin onuru, sokağa gitmek, şu ya da bu mücadeleye katılmaktı. Ayaklanmış yığınlar “Şiir bir ayaklanıştır” dediğinde şair hiç korkmadı. “Şair, sen bir devircisin” denildiğinde de, bir hareket anlamı çıkarmadı bundan. Hayat, yürürlükte toplum yapılarını aşar, insan ruhu için yeni yasa kitapları oluşturur. Tohum taneleri her yerde fışkırır. Bütün düşüncelerde bir yabancılık vardır. Kökten değişmeleri her gün bekleriz. İnsanoğlunun kurduğu düzenin her gün değişimini heyecanla yaşarız. İlkbahar, başkaldırının ta kendisidir.

Bende var olanı verdim. Şiirlerimi "Arena"ya fırlattım. Şiirlerimle birlikte yavaş yavaş kan döktüm. Can çekişmelerin acısını çektim. Eşsizliği övdüm. Yaşamak ve doğrulamak istediklerimle arada sırada yanlış anlaşıldım ama, bu da can sıkıntısına bile değmez.

Ekvatorlu bir eleştirmen "Üzümler ve Rüzgâr" adlı kitabımda “sahici şiir altı sayfayı geçmez” demişti. Bu Ekvatorlu eleştirmen kitabımı sevmeden okumuş, derim. Politika yanı ağır basıyor diye.

Aşırı politikacı eleştirmenlerin “Yeryüzünde Konaklama” kitabımdan, pek hüzünlü ve sembolcü diye, nefret etmeleri gibi. Çok önemli bir eleştirmen olan Juan Marinella bile, bir başka tarihte, temel ilkeler adına o kitabımı lânetledi. Her ikisi de yanılıyor, derim. Her iki yanılmanın da nedeni bir.

"Yeryüzünde Konaklama" kitabıma ben kendim bile bir tarihte karşı çıktım. Ne var ki, bunu yaparken şiir yanını değil, kitabı dolduran aşırı abartılmış iklimi düşünmüştüm. Birkaç yıl önce Santiago'da kendini ağaca asan delikanlıyı hiç unutamıyorum; yanıbaşında benim o kitap duruyordu ve “Gölgelerin Anlamı” sayfası açılmıştı.

Eserlerim arasında önemli bir yeri olan o hüzünlü "Yeryüzünde Konaklama" kitabımın da, genişlikleri ve ışıkları bol bir kitap olan "Üzümler Ve Rüzgâr" ın da, bir yerlerde yaşama hakkı var. Şöyle dersem, kendi kendimle çelişkiye düşmemiş olurum:

"Üzümler ve Rüzgâr”a karşı bir bakıma aşırı sevgim var. Kendi kitabım olduğu, ya da onun sayfalarında dünyaya taşındığım için. Onun sayfalarında sokakların tozları, nehir suları vardır. İnsanlar vardır. İlişkiler, hiç tanımadığım ve fakat dolaşmalarım sırasında bana yakınlık gösteren denizaşırı ülkeler vardır. Tekrar ediyorum, o kitap, en sevdiğim kitaplarımdan biridir.

Bütün kitaplarım arasında "Programdışı Dolaşmalar", gerçi en güzel türküler söyleyeni değildir, ama en atılganıdır. Onun mısraları değer vermeyi, saygı beslemeyi ve karşılıklı saygıyı aşar. Derin saygıdan yoksunluğuyla benim en içtenlikli kitabımdır. Gerçeğin tuz tadını veren, başına buyruk bir kitabımdır. Tam bana göre bir kitaptır. Şiirlerim arasında en geniş yönlüsü olarak kendinden geçmişliğe ulaşır.

"Temel Şiirler" kitabımda dünyanın başlangıcını, doğum sancıları içinde dile getireyim istemiştim. Daha önce dile getirilmiş, söylenmiş ve yine söylenilmiş birçok şeyi yeniden anlatayım istemiştim.

İsteğimle seçtiğim yola çıkış noktam, kurşun kalemini kemirerek güneş, taş tahta, saat, insanlarda aile üzerine bir görev yazmak zorunda olan bir çocuğu andırmalıydı. Hiç bir konu benim sınır çevremin dışında kalmamalıydı. Her şeye dokunayım istiyordum. Yürüyerek, ya da uçarak dilime sonsuz bir saydamlık ve el değmemişlik vereyim istiyordum.

Bir kaç taşı ördek yavrularına benzetmiş olmam, Uruguaylı bir eleştirmenin, hoşnutsuzluğunu uyandırdı. Eleştirmen ördek yavruları da, bütün küçük hayvanlar gibi, şiire hiç uygun değildir, buyurmuştu. Böylesine ciddîlikten uzak davranış, edebiyat alanında bir söz düellosuna yol açtı. Bu gibilere göre, yaratıcılar sadece yüce konuları ele almalıdır. Ne var ki burada yanılıyorlar. Bizler o yüce söz ustalarının hor gördüğü şeylerle yazacağız şiirimizi.

Burjuvazi gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. Can çekişen kapitalizm şairin, ekmeğe ekmek ve şaraba şarap, demesini bile, tehlikeli buluyor. Bir şairin, Huidobro'nun deyimiyle, kendisini “küçük bir Tanrı” saymasını, kapitalizm daha uygun görüyor. Bu kanı, ya da bu davranış, egemen sınıfları hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp, Tanrılara özgü yapyalnızlığında direnince, satın alınması, ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor. Bu arada ise, dünya kendi yolunda, kendi göz kamaştırıcılığında sarsılarak ilerliyor.

Bizim Amerikan halklarımızın milyonlarcası okuma yazma bilmez. Kültürsüzlük, derebeylik düzeninin zorunlu miraslı ve ayrıcalığı olarak özenle korunmuştur. Bu yetmiş milyonluk engele bakınca okurlarımız henüz doğmamıştır, diyebiliriz. Bu doğuşu çabuklaştıralım ki, onlar biz bütün şairleri okuyabilsin. Amerikan halklarının ana kucağını açalım ki, zafer ışığını oradan alabilelim.

Kitap eleştirmenlerinin çoğu, derebeylerine ayak uydurur. Sözgelişi, 1961'de benim üç kitabım çıktı: Kahramanlık Destanları, Şili'nin Taşları, Törensel Türküler. Ülkemin bütün eleştirmenleri bütün bir yıl hiç birinin adını bile duyurmadı.

"Macchu Picchu Tepeleri" şiir kitabım ilk basıldığında, Şili'de kimsecikler adını olsun söylemeyi göze alamadı. Bu şiir kitabımın yayıncısı, bir buçuk yüzyıldır çıkmakta olan El Mercurio gazetesinde paralı ilan vermek için başvurdu. İlanı bir şartla kabul edecekleri cevabını aldı: Neruda'nın adı basılmadan… Yayıncı Neira: "Fakat kitabın şairi Neruda, " diye karşı çıktı.

Aldığı cevap: "Bizi ilgilendirmez!" oldu.

"Macchu Picchu Tepeleri" ilânı, şairi bilinmeyen bir kitap olarak çıktı. Böyle bir gazetenin yüz elli yıl çıkmış olması neye yarar? Böylesine uzun bir sürede gerçeğe, olanlara, hele şiire saygı duymayı öğrenmedikten sonra.

Kimi olumsuz tutkular sadece kıyasıya sınıf çekişmesinin tepkisiyle değil, daha başka nedenlerle açıklanabilir. Kırkı aşkın yılı arkada bırakmış ve birçok edebiyat ödülü kazanmış olmama, kitaplarımın en akla gelmeyecek dillere çevrilmesine rağmen, beni saran çekememezlik her gün ufak, ya da büyük bir darbe indirmeyi dener. Benim ev, bunun bir örneğidir. İsla Negra denilen o ıssız yerde yıllarca önce bir ev satın aldığımda ne içme suyu vardı, ne de elektrik … Bir yandan kitaplarımı yazarken, evimi yavaş yavaş yaptım ve döşedim. Sevgili tahta heykellerimi, gemi başı heykellerimi, eski gemi modellerini bir bir taşıdım. Evim onlara bir barınak oldu. Uzun yolculuklardan sonra rahata kavuştular.

Ne var ki, bir şairin her yerde yayınlanmış eserlerinin yemişi olarak maddi bir armağanı bunca zahmetle elde etmesine pek çok kişi katlanamıyor. Oysa, bütün yazarlar, müzikçiler, bütün ressamlar bunu hak etmiştir. Çelişmeler içinde bocalayan gerici yazar bozuntuları Goethe'yi durmamacasına göklere çıkarırlar da, günümüz şairlerine yaşama hakkını çok görürler. Bir otomobile sahip olmam, onları olağanüstü öfkelendirir. Onlara kalırsa, bir otomobil, tüccarların, tefecilerin, genel ev işletenlerin, karaborsacıların ve kaçakçıların ayrıcalığıdır. Onları büsbütün çileden çıkarmak için İsa Negra'daki evimi halka armağan edeceğim. Sendika toplantıları yapılsın, kömür madeni emekçilerine ve ırgatlara dinlenme yurdu olsun diye. Şiirimin öcünü böyle almış olacağım.

Hiç yorum yok: