RSS

23 Şubat 2010 Salı

PABLO NERUDA / ÖZGÜNLÜK

Ben inanmıyorum özgünlüğe. Özgünlük; baş döndürücü uçurumun derinliklerinden çağımızın bulup çıkardığı Tanrıcıklardan biri. Ben dilde kişiliğe, biçimde kişiliğe, sanatta her anlamda yaratıcılığa inanırım. Fakat o çileden çıkarıcı özgünlük modern bir icattır ve bir seçim palavrasıdır. Ülkelerinin, dillerinin, hatta dünyanın baş şairi seçilmek isteyenler vardır. Böylece de seçmenlerinin arkasından koşarlar; asayı ellerinden alabilecek sandığı kişilere küfrederler. Böylesi, şiiri karnavala benzetir.

Fakat doğanın, kültürün, toplum hayatının şaire Tanrı vergisi yeteneklerini korusun diye verdiklerine göz kulak olmak, iç dünyamızın yönünü korumak yine de gereklidir.

Eski çağların Quevedo gibi soylu ve çok titiz şairleri şiirlerine "Horatus'a nazire," "Ovidus'a nazire, " "Lucretius'a nazire" notunu koyarlardı.

Ben, yaradılıştan güç alan anlatımımı kendi payıma korudum. Bütün canlı şeylerin büyüyüp gelişmesi gibi. İlk kitaplarımın çoğu parçasını sorusuz heyecanlar oluşturur. Türküleriyle kalbin duygulu, ya da öfkeli seslenişlerine cevap vermeyen şairlerin Tanrı yardımcısı olsun. Fakat kırk yılın tecrübelerinden sonra, bir şairin yaratıcılığının heyecanları büyük ölçüde dizginleyebilmesine bağlı bulunduğunu sanıyorum. Yönetilmiş bir doğrudan doğruya seslenişe inanıyorum. Bunun için de şair yelek cebinde bir takım yedekler bulundurmalıdır. Gerektiğinde yardım istemek için.

En önce kuramlar, etkili gözlemler, sözler, seslenişler, ya da şekiller gelir. Çevremizde anlar gibi uçuşurlar. Bunları hemen yakalayıp yelek cebine koymalı. Bu bakımdan ben epey tembelimdir ama yine de iyi bir öğüt verdiğimi sanıyorum.

Mayakovski yanında küçük bir kitap taşır ve sık sık yardımına başvururdu. Heyecanlar da yedeklenebilir. Yedek heyecanlar nasıl korunabilir? Heyecanlarsız anlarınızda onları hatırlayarak. Beyaz bir kâğıt önünde onun bilinçlendiriliciğini asıl heyecanından daha iyi hatırlarız.

Şairin gözüne çarpanları, insan topluluğuna yazması gerektiğini, eserlerimin önemli bir parçasında ispat etmek istedim. Eski çağların hemen bütün büyük eserleri titizlikle belirlenmiş siparişler sonucu meydana getirilmiştir. Georkia 'lar, Romalıların tarım usullerinin reklâmıydı. Bir şair, bir üniversite, ya da bir sendika için, komisyonlar ve meslekler için yazmakla özgürlüğünü yitirmez. Büyülü esinlenme ve şairin Tanrıyla ilişkisi saçma uydurmalardır. Aşırı yaratıcı kendinden geçişler anında ürün kısmen yabancılaşır, okumanın ve dış baskının etkisinde olur.

Edebiyat hayatımın gençlik yıllarını hatırlamak için bu kuram gözlemlerini kesiyorum.
Ressamlar ve yazarlar pek uyuşuk davranmaktaydı. Resimde ve şiirde bir güz lirizmi ağır basıyordu. Herkes ötekinden daha anarşist daha karıştırıcı olabilme, dağıtıcı olabilme yollarını arıyordu. Şii’nin toplum hayatı bir değişim geçirmekteydi. Alessandri, yıkıcı nutuklar söylüyordu. Güherçile vadilerinde çalışan işçiler, bütün Amerika kara parçasının en önemli halk hareketini oluşturacak örgütlerini kurmaktaydı. Mücadelenin kutsal günleriydi. Carlos Vicina'lar ve Juan Gandulfo'ların günleriydi. Anarşist-Sendikalist üniversiteli ideolojisine kaptırıvermiştim kendimi. En sevdiğim kitap Andrjev'in Sasch Schegulev'di. Başkaları Arzybachev'in açık saçık romanlarını okuyor ve bunlardan ideolojik sonuçlar çıkarıyordu. Günümüzde varoluşculuk pornografisinde olduğunun tıpkısı.

Aydınlar meyhanelere sığınıyorlardı. Yıllanmış şarap, yoksulluğu cilâlıyor ve ertesi sabaha kadar altın gibi pırıl pırıl yapıyordu. Olağanüstü yetenekli şair Juan Egana bu yüzden mezarı boyladı. Anlattıklarına göre, bir mirasa konunca eline geçen bütün paraları boş bir evde masanın üstüne bırakmıştı. Kafadarları gündüzleri uyur, gece olunca fıçı fıçı şarap taşırmış. Fakat Don Juan Egana şiirinin ayışığı parıltısı bizim “Şir ormanımız”ın bilinmez bir yer sarsıntısıdır yine de. Bu romantik deyim, Molina Nunez ve Segura Castro'nun hazırladığı büyük modern antolojinin başlığıdır. Geniş, büyük çapta ve gönlü yüce bir kitaptır. Sonsuz boşlukları ve tertemiz parıltıları olan karışık bir dönemin şiir bilânçosudur. Beni en çok etkisi altında bırakan kişilik, genç edebiyatın diktatörüydü. Bugün onu kimsenin hatırladığı yok. Adı Ahrio Ayarzum'du. Bitik bir Baudelaire'ci, aşırı yetenekli bir düşkün, Şili'nin bir Jacob Baradaeus'üydü. Acılar içinde kıvranan, ölüden farksız, güzel ve delinin biriydi. Boğuk bir sesle ve tepeden bakarcasına konuşurdu. Edebiyatımızın belirli bir bölümünde kendine özgü bir hiyeroglif icat etmişti. Estetik sorunları dile getirmek için Sesini yükseltince, alnı zekî tapınağının sarı kubbesini andırırdı. Sözgelişi şöyle derdi:

"Çevrenin en yaygını", "Diktatörün en baskıcısı", "Karanlığın karanlık yanı."

Fakat Ahrio Ayarzum hiç de budala değildi. Bir kültürün cennet ve cehennem yanlarını birleştirebilmeyi başarmıştı. Bir kozmopolitti. Kuramlar hatırına, kendi çekirdeğini yavaş yavaş öldürdü. Yeni, bir yarışmayı kazanmak için tek şiir yazdı. Bu şiirin Şili'nin bütün şiir antolojilerine neden alınmadığını anlayamıyorum.



Burhan Arpad / Yaşadığımı İtiraf Ediyorum / Alan Yayıncılık / 1976

Hiç yorum yok: